|
Hucurat (49/12) “Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.”
Nisa (4/112) “Kim kasıtlı veya kasıtsız bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.”
Nur (24/4) “Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu isbat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.”
Nur (24/5) “Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”
Nur (24/15) “Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur.”
Nur (24/16) “Onu duyduğunuzda: "Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır" demeli değil miydiniz?”
Nur (24/23) “Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lânetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azap vardır.” Ahzab (33/58) “Mümin erkeklere ve mümin kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” Saff (61/7) “İslâm'a çağırıldığı halde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.”
******>
Sakın demeyin!!Seven sevdiği için herşeyden VAZGEÇER..
27/11/2007 · Kategori: islam Dini K
Yalnızlığınızı atmak için girdiğiniz kalabalıklarda yalnızlığın en acısını yaşadığınız oldu mu hiç... Doymak için yediğiz yemek daha da acıktırdı mı sizi hiç...
Hararetinizi dindirmek için içtiğiniz suyun yüreğinizi yaktığı oldu mu hiç...
Gülmek için olmadık şeyler denediğiniz halde gözünüzdeki yaşın sel olup aktığı oldu mu hiç...
Maddenin sizi sıktığı anlarda yöneldiğiniz maneviyatın sizi daha da üzdüğü oldu mu hiç...
Çaresizliğin en acısına nasıl katlanılır anlatın ne olur...
Maddeten çökmüşsünüz... imkanlar sebebler tamamen yok.. tek bir sığınağınız var sebeblerin tek sahibi olan Mevla'nız var.. O'na dayanmak istersiniz ama nefis ama şeytan bırakmaz sizi.. çünkü yalnızsınız sizi O'na yönlendirecek dostlarınız... nerde dostlarımmmm iyi günümde canımda olan dostlarımmmm...
Demeyin sakın git dostunun sinesine yaslan diye.. hani nerde dostum...
Seversiniz... gözünüz değildir aslında seven gönlünüzdür... sevmesi gereken asıl yerdir ama anlamazlar sizi.. neden gözünle sevmedin nedennnnnnn soruları sizi sıktıkça çaresizlik nasıl sarar bir bilseniz yüreğinizi...
Sevmek en güzel duygudur sizin için... kimse anlamasada sevdiğiniz anlar sizi... çünkü o da sever sizi.. o da görmedi sizi.. o da gönlüyle sevdi sizi... anlar sizi.. ama uzaktadır sevdiğiniz.. elinden tutmak istersiniz, eliniz kısa gelir uzanamazsınız sevdiğinizin eline.. mesafeler mekanlar şartlar izin vermez size. Çünkü anlamaz ki sevginizi madde mekan zaman...
Yine tek dayanağınız vardır yüreğiniz, sevginiz ve sevdiğinizin yüreğidir sizi hayata bağlayan.. onun sevgisini hissedersiniz yüreğinizde... bu sevgi her şeye bedeldir sizin için.. ama her şeye bedeldir... çünkü bilirsiniz ki bu sevgi sizi gerçek sevgiliye bağlar.. çünkü O'nun sevgisi için sevmişsinizdir sevdiğinizi ve o da O'nun için sevmiştir sizi... evet bağınız RABBİNİZDİR ve bu bağ her derde devadır aslında sizin için..
Ve yine şükür sarar sizi.. şartlar sıksada sizi.. imkansızlıklar boğsada sizi.. ne yapacağınızı bilmesenizde yine de mutlusunuzdur.. çünkü sizi anlayan biri vardır bir kişi dahi olsa sizi anlayan biri vardır.. aslında sadece onun anlaması bile her şeye bedeldir sizin için.. çünkü o sizin sevdiğinizdir... canınızdır... ve bu sevgi ve bu anlaşılma en güzel şükre bir sebebdir aslında.. şükürler olsun RABBİM en güzel bir şükürle binlerce kez şükürler olsun... Yakup olmak isterseniz yusufunuz uzaktayken gözlerinizi körleştirmek istersiniz ama bırakmazlar sizi.. al şu gözlüğü al da dünyaya bak diye zorlarlar.. ama alamam o gözlüğü çünkü benim gözlerim yusufumda kaldı o gelmeden dünyaya bakamam... dünyanın bunca yalanı bunca dolanı bunca bitmişliğine bakamam... Üveys olmak istersiniz... çaldığınız kapıda beklediğiniz yoksa geri dönmek istersiniz... Çünkü bilirsiniz ki gören seven göz değildir gönüldür... seviyorsanız görmesenizde sevebilir o kişiyi yaşayabilirsiniz... ama anlamazlar anlamak istemezler... Kapıda bekle derler.. gelene kadar bekle derler.. bekleyemem kapıda.. ben gözümle sevmedim.. ben gözümle görmedim... dönmek isterim kapıdan... ben yüreğimi bıraktım o kapıya.. ve kendisine gelen ve göremeden giden üveyse hırkasını veren Rasul misali sevdiğim yüreğini verdi bana... ben sevdiğimin yüreğiyle RABBİMİ bulmuşken RABBİME sığınmışken O'nun izni gelene kadar kapıdan çekilmek isterimmmm... ta ki yüreklerin sahibi yüreklerimizi kavuşturana kadar...
Mecnun olmak istersiniz... sizin sevdiğiniz size Leyla olmayı kabul etmiştir... ben Leyla'ma ben gözüyle baktım.. kimseden istemedim ona benim gibi bakın diye.. bakamazlardı zaten benim gibi ona.. onun için anlamazlardı zaten benim ona bakışımı onu sevişimi onu özleyişimi onu isteyişimi... Anlasınlar da isteyemezdim zaten...
Siz olsanız ne yapardınız... Demeyin sakın şöyle yap buna git şundan medet iste... Sakın demeyin maddeyi ara.. bul ve git sevdiğine... Sakın demeyin seviyorsan gözlerin kara olsun hiçbir şeyi görme...
Sakın demeyin seven sevdiği için her şeyden geçer...
Ben RABBİME güvendim... RABBİME güvendim.. RABBİME güvendim.... Ve Yakup oldum sabır ile beklicem yusufumu.. gözlerim dünyaya kapalı olucak... kara gözlü olmıcam... yollara düşmicem.. çünkü biliyorum ki yollara düşmek değil aslolan.. O'na güvenip O'na sığınıp O'ndan ümit kesmeyip sabır ile beklemek olsa gerek bana düşen... ki zaten yakup'a yusufunu kavuşturan yollara düşmesi değil sabır ile beklemesiydi.... İsyan etmeden... daha bir O'na yönelerek.. daha bir O'nu arayarak.. daha bir O'nu severek... daha bir dünyaya körleşerek.. daha bir gözyaşı dökerek.. daha bir kul olarak... daha bir ümmet olarak... daha bir Yakup olarak.. daha bir Üveys olarak... daha bir Mecnun olarak... daha bir sevdiğime sevgili olarak... daha bir sevdiğime can olarak.. daha bir sevdiğimi severek... daha bir dua ederek... daha bir gözyaşı dökerek... daha bir amin amin amin diyerek.... Dostlarım sizden dua isterim.... değildir istediğim madde... olmasın maddem.. olmasın imkanım.. olmasın olmasın olmasın... Ama duanız olsun benim yanımda sevdiğimin yanında... ne olur dua edin yüreklerinizin güzelliğiyle dua edin... Dua edin de sevgiyi kaldıramayan madde sevgiyi kaldıramayan nefis sevgiyi kaldıramayan şeytan kaldıramadığı sevginin gücüne yenilip yok olsun.... Dua edin de sevgiyi seven sevgiyi taşıyan sevgiyi anlayan yüreklerimiz sevdiğinin yüreğiyle bir olup sevgiyi sevgiyle yaratan en sevgiliye Mahbub'l- Hüda'ya adansın...
Selam olsun RABBİ en güzel bir sevgiyle sevenlere.. selam olsun sevdiğini O'nun izniyle sevenlere... Selam olsun canlara.. selam olsun cananlara... selam olsun kalbi O'nun aşkıyla çarpan dostlara..
alıntıdır
BUGÜN ALLAH İÇİN NE YAPTIK ?
19/11/2007 · Kategori: islam Dini K

Peygamberimiz(sallallahü aleyi ve sellem),ibadetlerin efdali,müslümanları müslüman oldukları için sevmek,kafirleri kafir oldukları için sevmemektir,buyurdu.
ALLAH TEALA,Musa aleyhisselama,(Benim için ne işledin?) diye sorduğunda (Ya Rabbi,Senin için namaz kıldım,oruç tuttum,zekat verdim,ismini çok zikrettim) deyince (Ya Musa!Namazların sana burhandır,oruçların Cehennemden siperdir,zekat kıyamet gününün sıcaklığından koruyan gölgedir,ismimi söylemen de,kabr ve kıyamet karanlığında seni aydınlatan nurdur. benim için ne yaptın?)buyurduğunda,Musa aleyhisselam,(Ya Rabbi,senin için olan ameli bana bildir!) diye yalvardı.CENAB-I HAK,(Ya Musa,dostlarımı benim için sevdin mi ve düşmanlarımı benim için düşmanlık ettin mi?)diye buyurdu. ALLAH da bizi dostlarından ayırmaz İNŞALLAH...
BİZLER BUGÜN ALLAH İCİN NE YAPTIK
Az bela geldigi için üzülenler!
15/11/2007 · Kategori: islam Dini K

Günümüz insani, bela ve musibetlere karsi çok dayaniksiz ve sabirsiz. Basina bir is geldiginde hemen isyan ediyor. Bu isyan sikintinin gelmesine sebep olan insanlardan baslayarak Cenab-i Hakka kadar uzaniyor.
Halbuki, akilli bir insan, kârini zararini bilen bir insan, basina bir belâ gelince, sabrettigi ve metânet gösterdigi takdirde elde edecegi sevâbi düsünür. Bir musîbete mâruz kalan ve Allahü teâlâ için sabir ve tahammül gösteren kimse, o derece sevâba nâil olur ki, kiyâmet gününde, kendisine niçin daha fazla bela ve musibet verilmedigi için üzülür. Çünkü, Allahü teâlâ, bir musîbete düçâr kalip da sabir ve tahammül gösterenlere büyük sevaplar verecegini bildirmistir. Nitekim söyle buyurmustur:
“Yemin olsun, sizi biraz korku, biraz açlik, biraz da mallardan, canlardan ve mahsûllerden yana eksiltme sûretiyle imtihan edecegiz.”
“Sabredenlere lûtuf ve keremimi müjdele. Ki onlar, kendilerine bir belâ geldigi zaman, "Biz dünyada Allaha teslim olmus kullariz ve biz âhirette de ancak ona dönecegiz!" diyenlerdir. Onlar var ya, iste Rablerinden magfiretler ve rahmet hep onlarin üzerinedir ve onlar, dogru yola erdirilenlerin tâ kendileridir.”
Resûlullah, oglu Ibrâhim vefât ettigi zaman agladi, gözlerinden yaslar akti. Bu durumu gören sahâbeden bazilari sordular ki: “Aglamaktan bizleri men etmemis miydiniz?
Resûl aleyhisselâm söyle cevap verdi: “Hayir. Ben böyle aglamayi yasaklamadim. Gözyasi dökmeyi yasaklamadim. Ben feryâd - figân etmeyi, bagirip çagirmayi, agit söylemeyi, yirtinip - dövünmeyi, üstünü - basini yolmayi, seytan sesini ve müzikli mersiyeyi yasakladim. Zîrâ bunlar, birer oyundur, oynastir, seytanin çalgisidir. Benim bu aglayisim ve gözyasi döküsüm ise bir rahmettir ki, sâni yüce olan Allahü teâlâ onu merhametlilerin kalblerine koymustur. Hem, merhamet etmiyene merhamet olunmaz...”
Hasan-i Basrî hazretleri buyurdu ki:
Allahü teâlâ hatâ olarak veya unutarak yaptiklarimizi bagisladi. Bize, hoslanmiyacagimiz, yâhut gücümüzün yetmiyecegi seyleri teklif etmedi. Normal zamanlar için harâm kildigi bir çok seyi zarûret hâllerinde helâl saydi. Bize bes sey verdi:
1- Bize dünyayi fazlindan verdi, borç olarak geri istedi. Ahlâkimizi güzellestirmek için dünyada her ne amel yapar, O'na verirsek, O, bunun karsiligini bize bire on, bire yediyüz olarak verir. Bundan baska vereceklerini de hesâba katmaz.
2- Bizi, hoslanmiyacagimiz bir seye mâruz birakir. Biz de buna sabreder, tahammül gösterirsek bu vesîleyle, O da bize magfiretler ve rahmet verir. Nitekim Allahü teâlâ buyurur: “Onlar var ya, iste Rablerinden magfiretler ve rahmet hep onlaradir ve onlar, dogru yola erdirilenlerin tâ kendileridir.”
3- Sükredersek ni'metini artirir. Nitekim yüce Allah buyurur: “Yemîn olsun, sükrederseniz elbette ni'metimi artiririm. Yemîn olsun, nankörlük ederseniz, hiç süphesiz, benim azâbim gerçekten çetindir.”
4- Bir kimse, ne kadar büyük günâh islese de, sonra tevbe istigfâr etse, Allah onun tevbesini kabûl eder. Nitekim Allahü teâlâ söyle buyurur: “Süphesiz ki Allah, hem çok tevbe - istigfâr edip günâhlardan dönenleri, hem de kötü ahlâktan temizlenenleri sever.”
Ölüm ve musîbet âninda "Innâ lillâh..." demek yalniz ümmet-i Muhammede mahsûstur. "Innâ lillâh ve innâ ileyhi râci'ûn!" Yanî, hepimiz Allahin emrinde ve dilegi altindayiz ve hepimiz O'nun huzûruna çikacagiz! Bizler, O'nun yardimi ile, O'nun kazâsina râzi olduk, demektir. Bekara sûresi yüzellialtinci âyetinde meâlen, “Mü'minlere bir sikinti gelince, innâ lillâh ve innâ ileyhi râci'ûn derler” buyuruldu.
KÜFRE SEBEP OLAN SÖZ VE HALLER
23/10/2007 · Kategori: islam Dini K
İmam-ı Rabbanî hazretleri:
"İtikat ve iman arsası tam temizlenmeden ve düzleştirilmeden hiç bir amelin kıymeti yoktur" buyuruyor.
Biz bu sözü kendimize ölçü alacak olursak, binbir güçlükle ibadetlerini yapmak isteyen kardeşlerimizin zahmetlerinin boşa çıkmaması için bir kerre daha itikatlarını kontrol etmeleri ve imanî konularda titizlik göstermelerini arzu ediyoruz. Aksi halde imanın gitmesine ve insanın imansız kalmasına sebep olabilecek en ufak bir fikir ve bir amel üzerinde bulunan bir kimsenin Allah korusun yapmış olduğu bütün amelleri bir hiçten öte geçemez. İman tam olmadan yapılan amellerin, sabun köpüğü üzerine kurulmaya çalışılan binadan farkı yoktur.
Hâtemülenbiya Efendimiz: "Bir zaman gelecek benim ümmetim dinin muhafazada çok güçlük çekecektir. Din bir ateş olacak; bıraksa dininden olacak elinde tutsa eli yanacak. Ancak bir elinden diğer eline aktarmak suretiyle ateş nasıl elde tutuluyorsa dinini de benim ümmetim işte o güçlükler içinde muhafazaya çalışaktır." buyurmuşlar.
Yine bir hadis-i şerifte: "Bir gün gelecek, kişi mümin sabahlayacak fakat, akşama kâfir olarak girecektir" buyurmuşlardır.
Bu iki hadîsi şerifin dehşetinden titreyen, geçmişteki din alimleri yaşadıkları devirler için "acaba bu zaman o zaman mıdır?" endişesine kapılmadan kendilerini alamamışlardır. Asrımızda yaşayan ehli sünnet velcemaat alimleri ise Allah'ın Resûlünün sözlerinin tecelliyatının asrımızda olduğunu söylemekte olup bunun üzerinde müttefiktirler. Bunun için de gerçek din alimleri vaaz ve nasihatlarını amelî konulardan ziyade imanî mevzulara hasretmişlerdir ki, pek haklıdırlar.
Önce: İman insanın manevî kalbinde yanan bir mum gibidir. Titrek ve nazlı nazlı yanan bir mum. Etrafı sıkı bir muhafaza yapılmadığında en ufak bir esintide hemen sönüverecek kadar zayıftır. Onun taht kurduğu yer insanın gönlüdür, insanın manevî kalbidir ki, bu gün herkesin atışlarına şahit olduğu maddî kalbin olduğu yerde olması itibariyle kendisine kalb ismi verilmiştir. O manevi kalbe Gönül, Yürek, hatta Ruh diyenler vardır. Bir muzır fikir, ufacık bir zararlı düşünce o yanan mumun üzerine doğru esen bir kasırga gibidir. Allah korusun.
Şimdi o ışığın sönmesine veya sağa sola yalpa yapmasına sebep olacak hususları görelim:
İmanı zayıflatan veya imanı yok eden şeyler:
1- Allahın varlığı hakkında insanda meydana gelecek en ufak bir şüphe ve tereddüt.
2- Allahın cisim olduğu hakkında düşünmek ve hayalinde canlandırmaya çalışmak.
3- Cenab'ı Hakkın sıfatlarından herhangi birini insanların sıfatlarına benzetmek. (Mesela Cenabı Hakk'a dil ve ağız gibi mahlukatın hassalarından olan âzâlar hayal etmek)
4- Allah'ı bir şeye hulûl etmiş olarak kabul etmek.
5- Cenab'ı Hakka analık, babalık veya oğulluk isnad etmek. Haşa "Allah Baba" demek veya "Her şeyi yaratan Allah ama Allah'ı yaratan kim" (!) gibi sözler söylemek veya bunları kalbinden geçirmek. (Cenabı Hak Yaratan varlıktır. Yaratılan varlık değildir)
6- Peygamberlere yalancılık isnadında bulunmak
7- Peygamberlerden herhangi birini inkar etmek.
8- Peygamberlere günah isnadında bulunmak
9- Peygamberlerin yüksek terbiye ve ilimlerini Allah'ın yetiştirmesiyle değil de, bir insanın yetiştirmesiyle olduğunu sanmak.
10- Meleklerden her hangi birini inkar etmek (meselâ münkir ve nekir'i, hafaza meleklerini, dört büyük melekten birini inkâr etmek).
11- Meleklere erkeklik dişilik isnadında bulunmak.
12- Hakkında ayet olan herhangi bir mucizeyi inkâr etmek
13- Tevatur yoluyla sabit olan ayın yarılması ve mirac hadisesi gibi mucizeleri inkâr etmek.
14- Kur'an-ı Kerim'in bir ayet veya bir cümlesini inkâr etmek.
15- Kur'an-ı Kerim'de en ufak bir noksanlık düşünmek ve "kifayetsizdir" diye bir fikre sahip olmak.
16- Kur'an-ı Kerim'in hükümlerinden ve kanunlarından daha üstün kanun ve hükümler olduğunu iddia etmek veya düşünmek, veyahutta ileri bir zamanda böyle bir fikre sahip olabilirim diye düşünmek.
17- Kabir sualini ve azabını, öldükten sonra dirilmeyi inkar etmek veya şüphe ile karşılamak.
18- Hesap gününü, sıratı, mizanı, cennet ve cehennemi inkâr etmek.
19- Cennet nimetleri veya Cehennemin azabı hakkında şüphede bulunmak, inkar etmek "Allah hiçbir kuluna azap etmez" demek.
20- Mü'minlerin ebediyyen Cehennemde kalacağını söylemek.
21- Her hangi bir farzın bir cüz'ünü veya tamamını inkar etmek, Mesela: "5 vakit namazdan öğle veya ikindi namazları bu devirde kılınmaz, farz olamaz" demek veya düşünmek.
22- Faizi, insan öldürmeyi, günah ve haram kabul etmemek.
23- İslam dinini mühimsememek ve hor görmek.
24- Herhangi bir kâfiri mü'minden üstün görmek.
25- Haramlardan birini helâl addetmek veya ayetle sabit bir haramı inkar etmek.
26- Sahabelerden her hangi biri hakkında münafık, mürâî (iki yüzlü), kâfir diye düşünmek.
27- Bir mü'mini imanından dolayı hakir görmek veya bir kâfiri küfründen dolayı üstün görmek.
28- İslâmiyetin dünya saadetine engel olan bir din olduğunu söylemek veya düşünmek.
29- Bir mü'mini küfürle suçlamak.
30- Küfrü icap ettiren her hangi bir şeyi kendi isteğiyle hatırından geçirmek.
31- Üzerinde ayet yazılı her hangi bir şeyi kasten kirletmek veya pisliğe tutmak.
32- Müzik aletlerinden birini çalarak Kur'an okumak.
33- "O adam peygamber olsa gene inanmam"demek.
34- "Peygamber gelse gene kabul etmem" demek.
35- "Allah olsan ne yapabilirsin sen bana" demek.
36- "Allahımı inkar edeyim bu böyle" diye yemin etmek.
37- "Ne olur şu güzelim şarap haram olmasaydı" demek.
38- "Namaz kılmam, kılmayacağım" demek.
39- Allahın emir ve yasaklarından ve kanunlarından biriyle alay etmek, (mesela alaylı alaylı : "Hırsızlık mı yaptın uzat kolunu, adam mı öldürdün uzat boynunu" diyerek istihza etmek veya istihza edenin gülmesine gülerek mukabelede bulunmak.
40- Küfrü icabettiren bir söz söylendiğinde onu gülerek karşılamak.
41- "İslam dini efsane ve hurafeden ibarettir" demek.
42- Ruhların kalıptan kalıba geçtiklerine inanmak.
43- Peygamberimizden sonraki hristiyan ve yahudileri mü'min kabul etme, onların da dini haktır diye itikat etmek.
44- Kur'anın kanunlarını Allahın kelamı diye değil de akla, mantığa, ilme ve felsefeye uygundur diye kabul etmek.
45- Bir kâfire karşı muhabbet etmek. (Bu hususa bilhassa taassup derecesinde her hangi bir fırkaya fikren angaje olan kimseler dikkat etmelidir. Hele hele her şeyin sahtesinin çıkktığı günümüzde pek öyle zahire ve elfaza kapılarak hemen. "iyidir, aradığımız ve beklediğimiz olsa olsa budur" diye körü körüne birine sevgi beslememek lazımdır. Çünkü dış memleketlerden konmuş casuslar bir memleketin en yüksek idari mevkilerini işgal edebiliyorlar ve yükselebiliyorlar. Bu türlü bir sevgi dahi kişinin imanını götürür).
46- Uzun müddet küfre hizmet etmiş ve müslümanlığa zararı dokunmuş birisini sevmek, onu desteklemek ve hakkında Allah razı olsun diye dua etmek.
47- Ölmüş bir kâfire veya İslam dinine kötülüğü dokunmuş birine "Allah rahmet eylesin" demek.
48- Kafirlerin öteden beri kendilerini müslümanlardan ayırmak için kullandıkları Haç, zünnar (v.s) gibi alâmeti küfür olan şeyleri takmak veya giymek.
49- Allah'ın ve dininin düşmanlarını taklit etmek, onların hallerini, tavırlarını kendisine örnek ittihaz etmek.
50- İbadetlerinde Cenabı Hakkın rızasından başkalarının hoşnutluğunu gözetmek ve başkalarının görmeleri için kulluk etmek.
51- Kendisi veli olmadığı halde velilik iddiasında bulunmak.
52- "Bu gün Kur'an-ı Kerimle dünya idare edilemez" demek veya diyen birine "doğru söylüyor" demek.
53- Allah'a (cc) peygemberimize ve peygamberlerden herhangi birine, dine veya kitaba sövmek, hakaret etmek veya söven, hakaret eden birine sevgi beslemek o anda onun yüzüne gülmek.
54- Ağıza veya göze sövmek, küfretmek.
55- Nazar değmesin diye bir şeye boncuk takmak (Allah'tan gayri bir şeyden ümit beklemek)
56- Allah dostlarından her hangi bir veli'ye düşmanlık etmek, çalışmalarını baltalamak.
57- Şeriat, dini aykırılıkları bulunmayan ve Allah'ın dinini yaymağa çalışan bir topluluğa, Kur'an'ın şeriatın öğretildiği bir müesseseye düşmanlık etmek ve onların çalışmalarını baltalamak.
58- Bir kâfirin dünyalık bir iyiliğinden dolayı cennete gireceğine kail olmak ve mesela "insanlığa bu kadar iyiliği dokunup da cennete giremiyecek olursa ben de cennet'e girmem" demek.
59- Her hangi bir sünneti ittihaz etmiş bir mü'mine "sana hiç yakışmamış" demek. (Meselâ sakal ve bıyık)
60- Hakkında nas (Ayet-Hadis) olduğu açıkça bilinen, ayrıca icma ve selefi salihiyn efendilerimizin, Şah'ı Nakşi Bendi Abdulhaliki Gucduvani, İmamı Rabbani ve daha binlerce İslam büyüklerinin kail oldukları, kabul ettikleri Rabıta hakkında ileri geri lâf etmek ve küfürdür, demek.
61- "Peygamber gelse kararımdan beni caydıramaz" demek.
62- "Bu işin inşallahı maaşallahı yok artık" demek.
63- "İşte küfrün adını günah koymuşlar. böylelerine küfür sevaptır" demek.
64- "Oruç tutup namaz kılmak neye yarar benim kalbim temiz" demek ve farzları hafife almak.
65- "İslam dini dünya işlerini geriletmiştir" demek.
66- Melaike-i kiramdan herhangi birine günah isnadında bulunmak (Hârut ve Mârut gibi)
67- Hastalanmıyan birisine: "Seni Allah unuttu" demek.
68- Gelcekten haber verdiğini iddia eden kimseyi tasdik etmek doğru söylüyor demek. 69- "Eğer bu işi ben yapmış isem kâfirim" demek.
70- Yalan olduğunu bildiği halde "Allah biliyor ki seni oğlumdan daha çok seviyorum" demek.
71- "Allahım! rahmetini bana vermekle cimrilik etme" demek.
72- "Allah'ın hiç işi kalmamışta bu gibi şeyleri mi yaratıyor" demek.
73- "Allah falan kuluna şu kadar veriyor bana ise şu kadar veriyor. Bu adalet midir" demek.
74- "Ben bu kadar iyilikte ve hayırda bulunuyorum bütün belalar yine bana geliyor. Falan kimse ise her çeşit kötülüğü yapıyor paşa gibi yaşıyor; bu nasıl adalet" demek.
75- "Cinler olacakları biliyor" demek.
76- "Eğer ahirette Allah hakkı ile hükmederse senden hakkımı alırım" demek.
77- "Falan kimse peygamber olsa idi ben iman etmezdim" demek.
78- "Eğer Adem Aleyhisselâm buğdaydan yemese idi biz eşkiya olmazdık" demek.
79- "Falan kimse peygamber olsa idi yine de yalan konuşurdu" demek.
80- Birisini döverken "dövme" denilse o da "Gökten dövme diye ses gelse yine bırakmam" demek.
81- Kur'anın Arapça olmayıp başka bir lisanla olduğunu iddia etmek.
82- Kur'anın bazı ayetlerini alaya almak ve mesela "Ben namazımı yalnız kılarım. Çünkü Allah 'İnnessalate tenhâ' buyurur" demek.
83- Namaz kıl diyen kimseye: "Sabret Ramazan gelsin kılarız" demek.
84- Zikirlerle alay etmek.
85- Bir günahı işlerken besmele çekmek.
86- Abdestsiz olarak bilerek namaz kılmak.
87- "Eğer Allah Cenneti bana verse, sensiz girmem" demek.
88- "Falan adamla Cennete bile girmem" demek.
89- "Falan kimse kıble olsa o tarafa yüzümü çevirmem" demek.
90- Hırıstiyan veya Yahudi, yahut başka din üzere ölenlerin azab göreceklerine inanmamak.
91- "Ramazan bitti artık namazı rafa koydum" demek.
92- Alim kıyafetine bürünüp yüksek bir yere çıkarak alay tariki ile konuşma yapmak veya böyle yapan kimsenin hareketlerine gülmek.
93- Boşanma hakkında : "Ben talak malak bilmem" demek.
94- "Hırıstiyanlık Yahudilikten daha hayırlıdır" demek.
95- Yakını ölen kimsenin. "Ey Allahım! Biz şimdi ne yapacağız sen niçin böyle yaptın" diyerek sitemde bulunmak.
96- Meşru bir sebep olmadığı halde bir kimse için "Şu adamın kanı helâldir ve mübahtır" demek.
97- "Allahü Teâlâ falan kimseyi vaktinden evvel öldürdü ve vakitsiz gitti" demek.
98- Yabancı bir kadına bakıpta : "Güzele bakmak sevaptır" demek.
99- Ahiretten bahseden kimseye . "Ordan haber veren kim? Oraya gidip gelen var mı?" demek. Günah işleyen bir kimseye "Tövbe et" denildiğinde "Ben ne yaptımda tövbe edeyim" demek. ..... Kaynak;
MEKÂSIDU'T-TÂLİBİYN-Sayfa 380- 384 (Eser:M.Raif Efendi, Sadeleştiren: Abdülkadir Dedeoğlu, Takdim: Mehmet Emre, Osmanlı Yayınevi)
Tevhid, Allah’ı (cc) Rab olarak kabul etmektir
18/10/2007 · Kategori: islam Dini K

Cenab-ı Hak Ankebût Sûresi’nde, inkârcıların çelişkilerini mucizevi bir şekilde gözler önüne seriyor. Onların kendi Zât’ının varlığına inanmalarına rağmen şaşırtıcı bir şekilde âlemdeki sanatı inkâr ettiklerini ifade ediyor.
“Canım ben de Allah’a inanıyorum!” sözünü bazı insanlardan sıkça duyarız. Ya da hiçbir semavi kitaba ve peygambere inanmasa, dilleri “Allah (cc)” demeye varmasa da yerleri ve gökleri yaratan birinin olduğunu kabul eden insanlara da rastlarız bazen. Sorduğunuzda bazıları “ateist” olduğunu da söyler; ama başı sıkıştığı her an sığınılacak bir yerin olduğunu sönmemiş vicdanları onlara fısıldayıverir. Zaten, bunun için söylenmemiş midir; “türbülansa girmiş bir uçakta bir tek ateist bile bulamazsınız!” diye... Evet, Rabbimiz Kur’an’ında kendini inançsızlık bataklığında tutmaya çalışan insanların çelişkisini çok güzel ifadelerle gözler önüne seriyor. Buyrun Ankebût Suresi’nden birlikte okuyalım:
61- Andolsun ki onlara, “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?” diye sorsan “Allah” derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?
62- Allah, kullarından dilediğine rızkı bol bol verir, dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
63- Andolsun ki onlara, “Gökten su indirip, onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?” diye sorsan, mutlaka, “Allah” derler. De ki: (Öyleyse) hamd de (sadece) Allah’a mahsustur. Fakat çokları akıllarını kullanmazlar.
64- Bu dünya hayatı sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı.
65- Baksana, gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O’na has kılarak (ihlasla) Allah’a yalvarırlar! Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allah’a) ortak koşmaktadırlar!
66- Kendilerine verdiklerimize nankörlük etsinler ve safâ sürsünler bakalım! Ama yakında bilecekler!
67- Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken (öldürülürken, ya da esir edilirken), bizim (Mekke’yi) güven içinde kudsî bir yer yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla inanıp Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar?
Bir gün Ensar kadınlarından birisi olan Esma bint-i Yezid
18/10/2007 · Kategori: islam Dini K
Bir gün Ensar kadınlarından birisi olan Esma bint-i Yezid, ashabının arasında bulunduğu bir sırada Resulullah'ın (s.a.v) huzuruna vardı ve şöyle arz etti: "Anam, babam sana feda olsun; ben kadınların bir elçisi ve temsilcisi olarak huzurunuza varmış bulunmaktayım. Canım size feda olsun, doğu veya batıda bulunup da benim huzurunuza neden vardığımı duyan her kadın mutlaka benimle aynı şeyleri paylaşacaktır. Arzım şudur ki:
ALLAH seni hak olarak bütün erkek ve kadınlara göndermiştir. Ve biz sana ve seni gönderen Rabb'ine iman etmiş bulunuyoruz. Biz kadınlar, siz erkeklerin evlerinde oturarak, sizlerin isteklerini yerine getirmekte ve evlatlarınızın yükünü taşımaktayız. Siz erkekler ise Cuma namazı, cemaat namazı, hasta ziyareti, cenaze merasimine katılma, haccetme ve hepsinden de önemlisi ALLAH yolunda cihad etme gibi amellerle biz kadınlara üstün kılınmışsınız. Sonra hacca, umreye veya sınırları korumaya çıktığınızda, elbiselerinizi dokuyan ve çocuklarınızı eğiten yine bizleriz. O halde ey ALLAH'ın Resulü, sevap ve mükafat açısından sizinle bir ortaklığımız var mı?"
ALLAH Resulü (s.a.v) o kadının bu sözlerinin ardından yüzünü asabına çevirerek şöyle buyurdu: "Acaba bu kadının dini meselelerinden bu şekilde sorması gibi güzel bir konuşma dinlediniz mi?" Ashap da "Ya Resulallah, dediler biz bir kadının böyle konuşabileceğini sanmazdık." Sonra ALLAH Resulü (s.a.v) kadına dönerek şöyle buyurdu: "Ey kadın, git ve seni bekleyen kadınlara söyle ki, sizden her kim eşine karşı vazifelerini en güzel şekilde yerine getirir ve onu hoşnut etmeğe çalışır ve ona itaat etmeğe çalışırsa, erkeklerin alacağı o kadar sevabın hepsi ona da verilecektir." Bunu duyan kadın sevinçli bir şekilde ve tekbir ve tehlil getirerek ALLAH Resulü'nün huzurundan ayrıldı. [8]
İşte ilahi adalet buna derler. Kadın-erkek arasındaki eşitlik böyle mi sağlanır, yoksa kadınlara da erkekler gibi, yaradılışları gereği kaldıramayacakları bir takım ağır yüklerin ve sorumlulukların yüklenmesiyle mi? Evet insanların amelleri, doğuracağı sonuçlar ile ölçülür; bu açıdan ise görüldüğü gibi kadınlara da erkeklere verilen mükafatların aynısı verilecektir; elbette vazifelerini yerine getirdikleri takdirde.
Bu mevzunun daha iyi pekişmesi ve bacılarımızın vazifelerini daha iyi müdrik olabilmeleri için birkaç hadisi daha bu bölüme eklemek istiyoruz.
Resul-i Ekrem (s.a.v): "Bir kadın vefat ettiğinde kocası ondan razı ise, cennete girer." [9]
Resul-i Ekrem (s.a.v: "Siz kadınlardan herhangi biri, evinde ev işleriyle meşgul olması vasıtasıyla (iman ve ihlas şartıyla) mücahidlerin cihad sevabını alır inşALLAH." [10]
Yine şöyle buyurmuştur: "Bir kimse, hanımının kötü ahlakına sabrederse, ALLAH ona Hz. Eyyub'a belalara sabretmesinin sevabını verir. Bir kadın da kocasının kötü ahlakına sabrederse, ALLAH ona Asiye bint-i Mezahim'in sevabının aynısını verir." [11]
Bir kişi Resulullah'ın yanına gelerek şöyle dedi: "Benim bir eşim var ki eve girdiğimde beni karşılar, evden çıktığımda uğurlar. Beni üzüntülü gördüğünde ise, nedir seni üzen? der; eğer geçim ve rızk sıkıntısı ise, buna kefil olan var (yani ALLAH rızka kefildir; bilahare bir çıkış yolu bulunacaktır.) Eğer seni sıkan, rahatsız eden şey, ahiret endişesi ise, ALLAH bu sıkıntını artırsın (yani ahiret düşüncen çok olsun ki ona kendini hazırlayasın)." Bunu dinleyen ALLAH Resulü (s.a.v) şöyle buyurdu: "ALLAH'ın bir çok (özel) elemanları vardır ki bu kadın da onlardandır. ALLAH ona bir şehidin yarı sevabını verecektir." [12]
Fıtır Sadakası
18/10/2007 · Kategori: islam Dini K
Sözlükte 'yaratmak', 'icat etmek', 'kesmek' manalarına gelen fatr kökünden türeyen fıtr kelimesi oruca son vermeyi, orucu açmayı (iftar) ifade eder. Ramazan ayını yaşamanın, onun mükâfat ve bereketinden faydalanmanın bir şükran belirtisi olarak verilen sadakaya sadaka-i fıtr denir.[1] Kelime Türkçede fitre olarak kullanılmaktadır.
Fıtır sadakası, Ramazan orucunun farz kılındığı hicri ikinci yılda farz kılınmıştır. Peygamberimiz fıtır sadakasını 1 sa' / ölçek (yaklaşık 3 kg.) hurma veya 1 sa' / ölçek arpa olmak üzere kadın, erkek, hür ve köle her müslümana farz kılmıştır.[2] Ebu Said el-Hudri'den gelen bir rivayet ise şöyledir: "Biz Peygamber devrinde fitreyi yiyecek maddelerinden 1 sa' olarak verirdik. O zaman bizim yiyeceğimiz arpa, kuru üzüm, hurma ve yağı alınmış peynir idi."[3] Hadislerde sadaka-i fıtrın miktarı, buğday, arpa, hurma veya üzümden bir sâ' ( <******>******> Hz.Peygamber döneminde kullanılmakta olan bir ölçü birimi olup yaklaşık 3 kg) olarak belirlenmiştir. Sadaka-i fıtrın bu sayılan maddelerden belirlenmesi, o günkü toplumun ekonomik şartları ve beslenme alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır. Buna göre her Müslüman kendi yöresinde en çok tüketilen temel yiyecek maddesi üzerinden fitre vermelidir.
Fıtır sadakasının maddi manevi birçok hikmeti vardır. Bu konuda Peygamberimizden nakledilen rivayet şöyledir: "Resulullah fitreyi, oruç tutanı anlamsız ve çirkin davranışlardan temizlesin; muhtaçlara da yiyecek bir lokma olsun diye farz kılmıştır."[4]
Fıtır sadakasında zekâtta olduğu nisap miktarı mala sahip olma şartı yoktur. Ramazan ayında oruç tutmaya gücü yeten zengin fakir her Müslümanın fitre vermesi gerekir. Buna fitre alma durumunda olan fakir Müslümanlar da dâhildir. Bu sayede her Mü'min, muhtaç durumda olan diğer Mü'min kardeşlerine yardım etmenin sevinç ve mutluluğunu yaşar.
Her bir Müslüman, fitre verirken kendi çevresinde yaşayan bir yoksulu (miskini) bir gün doyuracak miktarda yiyeceği ölçü almalıdır. .
Fitre vermekle yükümlü olan bir kişi –şayet maddi imkânı müsaitse- bakmakla yükümlü olduğu ana – babası, eşi ve çocuğu için de fitre verebilir.
Fitrelerin en geç bayram namazı vaktine kadar ödenmesi gerekir. Bu konudaki hadisler, fitrenin, bayramın birinci günü sabah namazı ile bayram namazı arasındaki vakitte verilmesinin uygun olacağını belirtse de fakihler, muhtaçların lehine olacağını düşünerek bayramdan bir kaç gün önce de verilebileceğini söylemişlerdir. <******>******> Fitre muhtaç durumda kalmış olan kimselere verilir. Bunu veren kişinin içten niyet etmesi yeterlidir. Fitreyi verirken "bu benim fitremdir" demesine kesinlikle gerek yoktur. Hatta alan kişiyi üzeceği için bundan özellikle kaçınmak gerekir. Fitre alan kişinin aldığı şeyin fitre olduğunu bilmesi gerekmediği gibi, fitre aldığından dolayı yapması gereken herhangi bir görev de yoktur. -------------------------------------------------------------------------------- [1] Yunus Vehbi Yavuz, "Fitre", Diyanet İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1996, c: 13, s: 160. [2] Buhari, Zekat, 70; Müslim, Zekat, 12. [3] Buhari, Zekat, 74. [4] Ebu Davud, Zekat, 17; İbn Mace, Zekat, 21.
Fatiha'nın Yedi Kapısı... Bir Düşünce Eskizi..
14/9/2007 · Kategori: islam Dini K
Fatiha bir kapıdan girişin resmin oluşturuyor, devrediyor, hissettiriyor, yaş(at)ıyor... Dört M'li bir giriş söz konusu: Önce müsaade kapısından geçiliyor, "besmele". içeri girer girmez minnettarlık ifade ediliyor: "elhamdulillah". Bir kaç adım sonra, merhametin kucağında bulur kendini insan: "errahmanirrahim!" en sonunda, mesuliyetle yaşadığımız farkedilir; "din gününün mâliki."
1.bismillah: Kapının beri tarafındasın, evvelâ izin istemen gerek.. kapının ardında kim var? Kapının önündeki kim? İçeriye davet eden kim? İçeriye girecek kim? “besmele” bir müsaade isteme tavrıdır... Allah’ın adıyla, Rahman Rahîm O.... Kapıya dayanan, kapıyı çalan, önce kimliğini benimsetiyor kendine, kendini tanımlıyor, haddini biliyor.. “Ben bana ait değilim.” “Ben ben değilim!” tevazu’yu giyiniyor. Kendi adından vazgeçiyor. Başkası adına çalıyor kapıyı. Bir başkasının ismiyle, Allah’ın ismiyle eşikte duruyor.. kapıyı çalan, aciz ve fakir, kendi kendine yetmiyor; kendisi kendine ait değil... Kapı ise Allah’ın.. kapının önünde ve ardında O’nun hükmü geçiyor, O’nun mülkü uzanıyor.. Rahman ve Rahîm O: varlık kapısından içeri çağırdığına muhtaç değil; hatta kulun kendisine muhtaç olmasına bile muhtaç değil! kul kendine muhtaç olmasaydı, kapıya dayanmasaydı, kendisinde bir eksiklik, bir mutsuzluk, bir hoşnutsuzluk hali olmayacaktı. Kimse de hesap soramayacaktı... Hiç kimseye muhtaç olmayan Rahman’ın her şeye muhtaç olana açtığı kapıdır rahmet..
2.elhamdülillah: Herşeye muhtaç olanın hiç kimseye muhtaç olmayana söyleyeceği ancak teşekkürdür.. sonsuz bir minnettarlıktır duyacağı.. mahçuptur muhatap olmadıkları karşısında. Hiç ummadığı, hiç beklemediği, hiç hak etmediği iltifatlar görmektedir. Hamd O Allah’a dır ki o Rabbidir âlemlerin.. alemler sırf onu karşılamak için, sırf kendisini memnun etmek için terbiye edilmekte, çekip çevrilmektedir.. hiç yoktan var edilenin, kendisini hiç yokken var edene söyleyeceği tek şey, söylediği halde asla bitiremeyeceği, asla sonuna gelip doyamayacağı tek şey teşekkürdür.... Varedilen varlığının hiç bir cüzünü, hiçbir parçasını yanı sıra getirmiş değildir; yoktan varedilen yoktan var edene hiçbir sermaye katmış değilir, yok olanın, hiç ortada olmayanın yoktan var edene katkısı olmamıştır; yok olan ve yok olduğunun farkında olmayan, var edilme arzusunu bile dillendiremeyen kendisini yoktan var edene bir işaret olsun göndermiş değildir ki, O’na borcuna bir sınır koyalım....
3. errahmanirrahîm: Her şeye muhtaç olarak varlığa dahil olanın ilk gördüğü üzerindeki sebepsiz merhamettir.. hem kendisine acınmıştır; hiç yokken, yokluğunu bile farkedemediği unutulmuşluklardan çekip alınmıştır, hem de acıdıklarına acınmıştır; mutluluğunu bir anda yok edebilecek, huzurunu hemen dağıtabilecek kırılganlıkları olan nice sevdikleri de hesapsız ve sebepsiz mutlu edilmektedir. Hem merhamet görmektedir, hem merhamet göstermek istediklerine merhamet gösterilmektedir. Varlığın göğsünde çarpıp duran görünmez bir kalp gibidir rahmet... Rahmandır Allah; herkese her zaman şefkat etmektedir. Rahîmdir Allah, herkesin içinde her bir şeye özel olarak da şefkat etmektedir. Herkese birden şefkat etmesi, herkese ayrı ayrı şefkat etmesine engel değildir. Herkes O’nun rahmetine, bütün çiçeklerin hep birlikte güneşten beslenmesi gibi, hep birlikte muhatap olmaktadır; çünkü Rahmandır. Ama herkes, her bir çiçeğin güneşten kendine özel renkler devşirmesi gibi, kendini biricik eyleyen biçimler bürünmesi gibi, biricik ve bitanecik olarak rahmete muhatap olmaktadır; çünkü Rahîmdir.
4.mâlik-i yevmiddîn:Din günün sahibi o.. buradaki varlığın, başka ve ebedî bir varlığa yolculanman adınadır. “din günü” içindesin.. hesaba çekilebilir bir haldesin. Başına buyruk var değilsin. sorumluluk sahibisin... Bu varlık bir koza; sonsuzun kelebeklerine gebe.. adımın bir sırat üzerinde, ölçüleri sonsuza ayarlı, sonsuzca yansımaya ayarlı.. buradaki bir ayineye düşüyor her dem; yansıması sonsuzda; yüzün başka bir âlemin nazarına düşüyor... Burası burdan ibaret değil, sen buradasın ama burada kalmayacaksın. Buradasın, ama buraya razı olamazsın..
5.yalnız sana kulluk ederiz: Minnettarlığın en güzel ifadesi...
6.yalnız senden yardım dileriz: Merhametinin her şeye yettiğinin ifadesi.. başka kimsenin acımasına muhtaç değiliz.. sen yetersin bize, her birimize, hepimize..
7.sırat-ı müstakîme hidayet eyle bizi: Hesabımızı ancak böyle veririz.. üzerlerine gazab indirilmiş olanların kalarak değil. Sapmışların yoluna düşerek hiç değil..
Senai Demirci
Namaz ve İnsan
14/9/2007 · Kategori: islam Dini K
|
|
|
 İnsanların bir kısmı namazın hem Allah’ın emri olduğunu bildikleri, hem de Cennete gitmek istedikleri halde, neden namaz kılmazlar? Namaz nedir? Niçin namaz kılarız? Namazın mahiyetini ne kadar biliyoruz .
İnsanların bir kısmı namazın hem Allah’ın emri olduğunu bildikleri, hem de Cennete gitmek istedikleri halde, neden namaz kılmazlar? Namaz nedir? Niçin namaz kılarız? Namazın mahiyetini ne kadar biliyoruz? Namaz kılmayanlar niçin şiddetli azapla tehdid edilmiştir? Namazı bu kadar önemli kılan sır nedir? Gafletin sebeb olduğu namazsızlıktan kurtuluş çaresi nedir? Gaflet sebebiyle yakalayamadığımız namazın rûhu olan huşû nasıl elde edilebilir?
NAMAZ NEDİR?
Namazın manası; Allah’ı “Sübhanallah” diyerek O’na yakışmayan her şeyden ve yaratılmışların alâmetlerinden ve yok olmaktan tenzîh ve takdîs etmek, “Elhamdülillah” diyerek ihsan ettiği dünya ve ahiret ni’metlerine şükretmek ve “Allahu Ekber” diyerek bütün isim ve sıfatlarıyla her şeyden üstün olduğunu ilân etmekle hürmet göstermektir. Kâinatta îmandan sonra en büyük hakikat olan namaz Kur’an’da 70 kez emredilmiş bir şeâir-i İslâmiyedir. Ve Resûlullah (asm)’ın “İslâm dininin direği” dediği namaz; çok kıymettar ve mühim olmasıyla beraber ucuz ve az bir masraf ile kazanılabilen ve bütün ibâdetlerin fihristi hükmünde küllî bir ibâdettir.
Allah, şu kâinat sarayını kendisini tanıttırmak için inşâ etmiştir. Namaz, O’nu tanımaktır.
Allah, âlemi kendisini sevdirmek için nihâyetsiz zînetler ile süslemiştir. Namaz, O’nu sevmektir.
Allah, gördüğümüz hârika ihsanlarıyla bize olan muhabbetini gösterir. Namaz, O’na muhabbet ve itaattir.
Allah, görünen nîmet ve ikramlarıyla bize olan şefkatini ilân eder. Nihâyetsiz bir şefkat ise elbette nihâyetsiz bir hürmete layıktır. Namaz, O’na hürmettir. Allah, yaptığı mükemmel san’atlarla bize gizli güzelliğini gösterir. Namaz, O güzele iştiyaktır.
Allah, benzersiz san’atlarıyla her şeyin kendisine has oluşunu ve kendi kudret eseri olduğunu i’lan eder. Namaz, O’nu tek, benzersiz ve ortağının olmayışını kabul etmektir.
Namaz, yaratılışın asıl vazifesi ve kulluğun esasıdır.
Namaz insanı yokluk karanlıklarından varlık âlemlerine getiren ve onu câmit bir taş, ruhsuz bir ot veya şuursuz bir hayvan değil de eşref-i mahlûkat ve halîfe-i zemin olarak yaratan Allah’a, şükür ve O’nu en üstün bir şekilde övmektir.
Namaz, bütün mahlûkatın ibâdetlerine işâret eden kudsî bir haritadır.
Namaz, yaratılmış olmayı, abd oluşu, âciz, fakir, kusurlu ve fâni oluşu ve elbette ki yaratana muhtaç oluşu kabul ve izhardır. Yani namaz, kulluğun ilânıdır.
Namaz, haddini bilmektir.
Namaz, ibâdetlerin her çeşidini içeren nûrânî bir fihristedir.
Namaz, Allah’ın belirli vakitlerde manevî huzuruna yapılan davettir.
Namaz, mi’raçtır. Her Allahu Ekber bir basamağıdır.
Namaz, Allah’ın kullarına hediyesidir.
Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir bağlılık ve yakınlık, ulvî bir münâsebettir.
Namaz sevgiliyle yapılan kudsî bir sohbettir.
Namaz, her bir ruh ve vicdanın lakayt kalamayıp iştiyak ile yapmak istediği ulvî ve nezih bir hizmettir.
Namaz, fânilere tenezzül ve minnet zilletinden kurtulup Bâki’ye müteveccih olmaktır. Namaz, bizi unutan ve elimize geçmeyen dünyayı, “Allâhu Ekber” diyerek elimizle arkamıza atıp vefasız dünyaya onu unutmakla ceza vermek ve dertlerimizi kalbin ağlamasıyla rahmet dergâhına döküp, Allah’ın Rahmet kucağına sığınmaktır. Namaz, Kalp, ruh ve duyguların gıdasıdır. Namaz, kabrin arkasında devam etmekte olan beşer yolculuğunda bir bilettir.
Namaz, dünyada manevî kuvvet, kabirde gıda ve ziya, mahşerde kurtuluş senedi, sırat köprüsünde Burak’tır. Namaz, îmanı ışıklandırıp inkişaf ettirendir. Namaz, Allah’ın büyüklüğünü kalplere yerleştirendir. Namaz, akılları Allah’a yönelten ve ilahî adalet kanunlarına itaat ettirendir. Namaz, kâinattaki Allah’a âit nizamı i’landır. Namaz, kâinat ile ahenktir. Namazsızlık ise; ilahî düzenden çıkmak, ahengi bozmak ve Allah’ın va’dini ve rahmetini suçlamaktır.
NAMAZ NİÇİN KILINIR?
Aslında Allah’ın yarattığı bir kul olduğunun idrakine varmış bir insan için namazı anlamak o kadar zor olmasa gerek. Zira herkesçe malumdur ki, kulluk; itaattir. Allah’ın meâlen, “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (Zariyât, 56) buyurmasıyla ve daha bir çok âyetlerle açıkça anlaşılan, insanın ibâdetle emrolunmasıdır. Âlemde Allah’ın hiç bir mahlûku gâyesiz, vazîfesiz ve başıboş yaratmadığı âşikardır. Allah, ‘küçük bir kâinat’ denilecek kadar mükemmel yarattığı insana da küllî bir ibâdet vazifesi vermiştir. İbadet; kulluk etmek, itaat etmek manasını taşır. Yani aczini, kusurunu görüp yaratıcının Kudret, Kemalat ve Rahmet’inin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
Kâinata baktığımızda, Allah’ın, her şeyi, vazifesine uygun bir şekilde yarattığını görmekteyiz. Mesela, bal yapmak ile vazifelendirilmiş olan arı, azaları ve hisleri ile bu vazifeye gâyet münasip yaratılmıştır. Dolayısı ile vazifesi ibâdet olan insanın yaratılışı da, vazifesine elbette münâsiptir ve ibâdeti ister. Elemler ile müteellim, lezzetler ile mütelezziz olmakla korku ve ümit arasında devamlı med-cezir yaşayan insan rûhu, acziyete bürünerek Kudret sahibi yaratıcısına sığınma ihtiyacı hissetmektedir. Madem ibâdet yaratılışımızın gâyesidir. Ve madem namaz ibâdetlerimizin temelidir; kulluğunu idrak eden insan, aklen, rûhen ve kalben yaratıcısına itaat etme ihtiyacını ve iştiyakını duyacak ve “Neden namaz kılıyorum?” sorusuna cevabı “Beni yaratan Allah emrettiği için” olacaktır.
Elbette ki namazın hikmet ve faydaları bildiklerimizden daha fazladır. Fakat biz namazı hikmet ve faydaları için değil, Allah emrettiği ve O’nun rızası için kılarız. Farz-ı muhal namazın faydalarının olmadığı düşünülse bile, bir Müslümanın namaz kılması için Allah’ın emretmesi yeterlidir. Bedîüzzaman Hazretleri’nin ifâdesiyle, “İbâdetin rûhu, ihlâstır. İhlas ise, yapılan ibâdetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır.”
NAMAZSIZLIĞIN SEBEBİ NEDİR?
“Sabır ve namaz ile (Allah’tan) yardım isteyin! Şüphesiz ki o, (Allah’a) gönülden bağlı olanlardan başkasına elbette ağır gelir. Onlar ki, gerçekten Rablerine kavuşacak ve O’na dönecek kimseler olduklarını sezerler. (katî olarak îman ederler)” (Bakara 45-46)Namazsızlık gaflet ya da inkâr veya îman zayıflığı sebebiyledir. İnkâr, insanın âcizliğini bilmemesidir. Aczini bilmemek, kibri netice verir. Kibir ise, kulun yaratıcısına acziyet itirafı olan secde etmeye mâni olur. Dünyayı, asıl olan âhiret hayatının önüne geçirecek derecede maddiyat ile meşgul olmak ise gafleti netice verir. Gafletin tarifi işlenen günahlardan vicdanın azap duymamasıdır. Gaflet kalınlaştıkça Allah’a muhabbet ve korku azalır. Akabinde îmanın alâmetleri olan başta namaz ve diğer farz ibâdetlere karşı tembellik başlar ve zamanla terke uğrar. Îman da tehlikeye girer. Nitekim Efendimiz (asm), “Kişi ile şirk ve küfür arasında namazın terki vardır.” buyurmuştur. (Müslim)
Demek ki, kişinin dînini muhafaza eden en önemli esas namazdır. Lâkin bu çok mühim ve kudsî hakîkate gösterilecek tembellik sebebiyledir ki; namaz, Hz. Peygamberimizin (asm) ümmetine vasiyeti olmuş ve son sözlerinde; “Namazlara dikkat ediniz. Namazlara dikkat ediniz!” buyurarak o şefkatli Peygamber ümmeti için namaz hususunda ne kadar endişelendiğini göstermiştir. (Kenz)
ALLAH’IN BİZİM NAMAZIMIZA İHTİYACI MI VAR?
Bedîüzzaman Hazretleri şöyle der: “Cenâb-ı Hak senin ibâdetine muhtaç değil. Hem hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibâdete muhtaçsın sen mânen hastasın. İbâdet ise senin mânevî yaralarına tiryak hükmündedir. Acaba bir hasta, o hastalığı hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrarına mukabil, hekime dese: Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun? Bu sözün ne kadar manasız olduğunu anlarsın.”
Günde beş vakit ezanla nihâyetsiz merhamet sahibi Rabbi tarafından manevi yaralarının tedavisi için huzura çağrılan insan, namaza muhtaçtır. Çünkü şuuruyla, aklıyla olmasa da hissen ve fıtraten hissediyor ki: İnsan zayıftır; fakat her şey ona ilişir, onu üzüyor. Âcizdir; fakat düşmanları ve belaları hadsizdir, onu yoruyor. Fakirdir; fakat ihtiyaçları ve istekleri nihâyetsizdir, ulaşamıyor. Hem tembel ve güçsüzdür; fakat hayat yükü ağırdır, taşıyamıyor. Neredeyse kâinatın hepsini sever ve alakadardır, hâlbuki onlar onu terk eder, daima ayrılık acısıyla perişan oluyor. Aklı ona yüksek maksatlar, büyük idealler gösterir. Fakat eli kısa, ömrü kısa, iktidarı ve sabrı kısadır, fâni dünyada yüksek maksatlarına yetişemiyor. İşte bu vaziyetteki ruh; hayat yüküne tahammül, dünyevî işlerin baskısından istirahat ve kendini terk eden fani sevgililere bedel teselli için, Bâkî bir zatla sohbet etmek ister.
İnsanın fâni dünyasına bir parça nur serpecek, istikbâl karanlığını izâle edecek bir sohbet-i bâkî olan namaz, ruh için gereklidir, elzemdir.
NAMAZI TERK EDENE KUR’AN’DA NEDEN ŞİDDETLİ TEHDİD VAR?
Her nefis (kendi) kazandığına karşılık bir rehinedir. Ancak Ashab-ı Yemin (amel defterleri sağ eline verilenler) müstesna. (Onlar) Cennetlerdedir; birbirlerine suçlular(ın halin) den sorarlar. (Sonra o günahkarları görünce dediler ki:) “Sizi Sakar’a (Cehennemin o dehşetli vadisine) sokan nedir? (Onlar şöyle) dediler: “(Biz) namaz kılanlardan değildik.” (Müddessir 38-43)
Namazı terk eden, öncelikle nefsine zulmeder. Nefsin sahibi ise Allah’tır.
Namazı terk eden, mevcudatın ibâdetlerini göremez, belki inkar eder. Böylece Cenâb-ı Hakk’ı zikretmekle kıymet kazanmış mevcudatı yüksek makamlarından düşürür. Ve namaz -bir subayın kendi bölüğünün yaptığı vazifeleri komutanına bildirmesi gibi- varlıkların zikir ve tesbihlerini insanın kâinatın sultanına takdim etmesidir. Namazı terk eden bu mesûliyetini yerine getirmemekle varlıkların haklarına manen tecâvüz eder.
Namazı terk eden, yaratılışının gayesi olan ibâdeti terk ederek ilâhî hikmete tecâvüz eder.
Yani namazsız insan, Allah’ın abdi olan nefsine zulüm etmesi, mevcudatın manevî hukuklarına ve hikmet-i ilâhiyeye tecavüz etmesiyle kendini şiddetli tehdide müstahak eder.
NAMAZIN MAKBULİYETİ NAMAZDA HUŞÛ NİSBETİNDEDİR.
Huşû, Allah’ın huzurunda olduğunu, O’nun her an kendisini gördüğünü bilerek hürmet, tevâzu, haya ve huzur içinde ta’dîl-i erkâna riâyetle namaz kılmaktır. Korku ve muhabbetten hâsıl olan bu edep hali, namazın makbuliyeti için esastır.
Avam bir kimsenin -hissetmese bile- bir anlık huşû elde etmesi onu namazın hakikatinden hissedar eder. Namazın derecelerinde mertebeler çoktur. Herkes bulduğu huşû nisbetinde namazın nûrânî hakikatinden hissedar olur.
Huşûu bulmanın öncelikli sebebi, Allah için namaz kılınmaya devam edilmesidir. Sesli ve geniş mekânlar kalp dağınıklığına sebep olduğu için mümkün olduğu kadar namaz esnasında sükunetli ve dar yerler huşû bulmak için tercih edilir. Hazırda mevcut olan bir işin yapılmamasıyla kalpte oluşan dağınıklık da huşûa mani olur. Bunun olmaması için mevcut işin yapılmasından sonra namaza yönelmektir. Zira Resûlullah (asm): “Akşam yemeği hazırlanmış ise, yemeğe namazdan önce başlayın. Yemeğinizi aceleye de getirmeyin.” buyurmuşlardır. Kalbi istila etmiş diğer endişe ve malayâni işlerden kurtulup huşûu bulabilmek için ise, namazda okunan sûrelerin manalarıyla ve namazın mahiyetine dair ilmî mevzulardan istifade edip tefekkür kazanmak gerekir. Risâle-i Nûr’da, bilhassa 9. Söz’de namazın rûhu olan huşûu bulduracak orijinal bir tefekkür mevcuttur.
Resûlullah (asm) bir kimseyi namazda sakalı ile oynarken gördü ve: “Kalbinde huşû ve hudu’ olsaydı, eli edep üzere olur, azası da kalbi gibi olurdu” buyurdular. (Hâkim, Tirmizî)
Namazın başka bir meşguliyeti barındırmayacağı konusunda ise: “Şüphesiz namazın kendisi başlı başına mühim bir meşguliyettir” buyurmuştur. (Müslim)
Ve huşûu kazandıracak şu tavsiyede bulunmuştur: “Namaz kıldığında dünyaya veda eden kişinin namazı gibi namaz kıl.” (İbni Mace, Hakim, Beyhaki)
Rabbimiz, bizi ve neslimizi namazda mukîm kılsın. Bize ve neslimize namazı sevdirsin. Bize ve neslimize namazı hakkıyla kılmayı nasîb eylesin. Âmîn.
NAMAZIN VAKTİNDE KILINMASININ GERKELİLİĞİ
Namaza şevkle kalkarak vaktinde kılınmasında Allah’ın rızası bulunduğu için ehemmiyeti büyüktür. Fahreddin-i Râzî Hazretleri, namazı vaktinde kılanın dünya hırsı ve emelinin olmayışını şâyet dünyaya muhabbeti olmuş olsaydı; dünya işlerini terkederek, âhiret işlerinden olan namaza sürat etmeyeceğini söylemiştir. Namaza tembel tembel kalkmak ise Kur’ân’da münâfıklara ait vasıflardan zikredilmiştir.“Hem (onlar) namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar” (Nisa, 142)
Sa’d bin Ebî Vakkas (ra) der ki: “Rasûl-i Ekrem’e (asm): “Allah Azze ve Celle’nin ‘onlar kıldıkları namazdan gâfildirler (Mâûn, 5)’ âyetinden maksat kimlerdir?” diye sordum. Rasûlullah (asm):
“Onlar namazlarını vakitlerinde kılmayıp, geç bırakanlardır” buyurdu.” (Bezzar)
Ve Resülullah (asm) buyurdular ki: “Namazın ilk vaktinde Allah’ın rızası vardır. Son vaktinde de affı vardır.”
NAMAZA İTİRAZ EDEN NEFSE AKLÎ İTİRAZLAR
* Namaz kılmak meziyet değil insan olmanın gereğidir. Yani namaz, insanî bir borçtur. Evet, insan ücretini önceden almış ona göre de hizmetle vazifelendirilmiş. Var olmayı, hayatı, göz kulak gibi bütün duyguları Allah insana vermiş ve yeryüzü kadar geniş bir nîmet sofrasını önüne sermiş. Ve hayat, insaniyet ve İslâmiyet ile de kıymet kazandırmış. Bu nîmetlerin borcu hükmündeki namazı terk etmek Allah’ın nîmetlerini bir hırsız gibi yutmak değil de nedir? Acaba hangi insan olan insan bu sıfatı kendisine yakıştırabilir!?
* Öldükten sonra dirileceğine îman eden elbette bilir ki; hakîkî ömrümüz ahiret hayatıdır. Kısacık dünya hayatımıza yirmi üç saati sarfedip, beş farz namaza kâfi gelen bir saati, pek çok uzun olan âhiret hayatımıza sarf etmemek hangi aklın kabulüdür!?
* Bedenin yemek, içmek, nefes almak gibi ihtiyaçlarını üşenmek şurda dursun, zevkle karşılamaktayız. İnsan sadece cisimden ibaret olmadığına göre ruh, kalp ve latifelerimizin gıdası olan namaz neden bize usanç veriyor!? * İnsanın hakîkî saadeti cennet hayatıdır. Cennetin anahtarı olan ve külfeti çok az ve hoş, güzel ve ulvî bir hizmet olan namaza, günde sadece bir saat ayırmak cennete müştak insana nasıl ağır gelebilir?!
* Dünya işlerinin ağırlıklarına karşı kalbe manevî kuvvet, karanlık kabirde ışık, Mahkeme-i Kübrâ’da kurtuluş senedi ve elbette geçilecek olan sırat köprüsünde Burak olan namaz insana şevk vermiyorsa, ebedî cehennem korkusu da mı gayret vermiyor?!
* Acaba insanın vazifesi nedir? Hayvanlar taifesi gibi sadece dünya için çabalamak mı, yoksa hakîkî bir insan gibi hakîkî ve ebedi bir hayat için çalışmak mı? En lüzumlu işimiz Allah’a kulluk iken hiç ölmeyecekmiş gibi lüzumsuz işlerle vakit geçiriyoruz. Velhasıl; Namaz Kılmıyorsak Biz Neden Yaşıyoruz!?
|
« Önceki :: Sonraki »
|
|