|
KABİR VE TEFEKKÜR-İ MEVT
16/2/2008 · Kategori: Tasavvuf-bilgileri

- Tasavvufta kabir ziyaretlerine bilhassa yaşadığı asırda şöhret bulmuş ilim adamları ile sûfilerin kabirlerinin ziyaretlerine çok önem verilmektedir. Hadislerde ise: "Sizden öncekiler kabirleri mescid ediniyordu. Sakın ha siz kabirleri mescid edinmeyin! Sizi bundan sakındırıyorum!" (Muvatta', Kasru's-salat fı's-sefer, 85); "Allah yahûdî ve hristiyanlara lanet etsin, onlar peygamberlerinin mezarlarını mescid edindiler." (Buhari, Salat, 48, Cenaiz 162, Enbiya 50; Ebu Davûd, Cenaiz 72; Nesaî, Mesacid, 13) buyrulur. Bu konuda neler söylersiniz? - Tasavvuf ricalinin, ulema ve meşayihın kabirlerini ziyaretlerine büyük önem verdiği doğrudur. Allah Rasûlü'nün, kabirlerin mabed edinilmemesi konusundaki emirleri ortadadır. Bunların arasını nasıl telif ederiz? Şimdi bir kerre sizin de zikrettiğiniz hadislerde Allah Rasûlü'nün hedefi açıktır: Kabirleri mabed, ölüleri de mabud edinmemek. Allah Rasûlü aynı endişe ile kabir ziyaretini de yasaklamış, daha sonra bu endişenin zail olmasını müteakip tekrar izin vermişti. Bu duruma göre, kabirlerin mabed edinilmesi gibi bir tehlike söz konusu ise o zaman ziyaretin bile yasaklanması gerekir. Ama böyle bir tehlikenin sözkonusu olmadığı zaman ve mekanlarda sırf ölümden ibret almak, ölüm ötesine hazırlanmak ve şefaati umulan, hakkında hüsn-i zan beslenilen bir büyük zatın kabrinin Allah rızası için ziyaret etmek şer'î bakımdan mahzurlu olmasa gerektir. Nitekim herşeye rağmen türbe içinde ve mezar üstünda namaz kılmak caiz görülmemiştir. Daha önce bir başka vesîle ile zikrettiğimiz gibi, bugün dînî konulara ilginin bilginin önüne geçmesinden kaynaklanan cehalet, bir takım yanlışlıklara sebebiyet vermektedir. Yoksa kabir ve türbeleri başında üç İhlas, bir Fatiha okuyarak ziyaret etmenin ne zararı olabilir? Kaldı ki bu tür ziyaretlerde insanın hayal dünyası kişiyi alıp zaman tünelinden ziyaret edilen şahsın dönemine götürmekte ve böylece bir süre de olsa insan dünya kaygılarını unutup güzel insanların huzurlu dünyasını hayalinde canlandırmaktadır. Konunun bu boyutlarını da düşünmek gerekir. Tek veçheden bakıldığında isabetli karar vermek zordur.
- Rabıta-i mevt veya tefekkür-i mevt denilen "ölümü düşünme" konusunun tasavvuftaki yeri nedir? Açıklar mısınız? - Tasavvufta "tefekkür-i mevt" olarak, bazan da rabıta-i mevt olarak anılan "ölümü hatırlayıp düşünme" olayının çok önemi vardır. Hz. Peygamber: "Dünyevî zevkleri kıran ve tûl-i emeli unutturan ölümü çokça hatırlayınız." (Tirmizî, Zühd, 4; Nesaî, Cenaiz, 3; İbn Mace, Zühd, 31) buyurur. Bir defasında da "kendisine zekî müminin kim olduğu" sorulmuştu da şu karşılığı vermişti: "Ölümü çokça hatırlayan ve ölümden sonrasına iyi hazırlanandır." (İbnMace, Zühd, 31) Benzeri hadislerin ışığında mutasavvıflar "Ölmeden evvel ölmek" (bk. Keşfu'l-hafa, II, 291, hadis: 2669) şeklinde bir anlayış geliştirerek her nefesi son nefes bilip ölüme her an hazır olmanın yollarını aramışlardır. Tefekkür-i mevt bir bakıma her nefesi son nefes bilmektir. Tefekkür-i mevt "Hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekiniz." (Tirmizî, Kıyame, 25) hadisinin ışığında insanın amellerini tartması, ölümü hatırlayarak nasıl hesap vereceğini düşünmesidir. Kalplerdeki dünya sevgisini, kafalardaki masiva ilgisini azaltmasıdır. Bedenin rûha verdiği bulanıklığı atmasıdır. İnsanı her an dünyaya esir etmeye çalışan şeytanın: "Ne yiyeceksin? Ne giyeceksin? Nerede barınacaksın?" şeklindeki şaşırtıcı sorularına: "Ölüm yiyeceğim, kefen giyeceğim, kabri mesken tutup orada barınacağım." şeklinde radikal cevaplar vermesidir. İnsana en yakın olan şey, ölümdür. Çünkü herkes ölecek yaştadır.
Prof Dr H. Kamil Yılmaz
İNSANIN MANEVİ YAPISI
16/2/2008 · Kategori: Tasavvuf-bilgileri

- Tasavvufta ruhdan çok bahsedilir. "Sana ruhdan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindedir. Size ilimden pek az şey verilmiştir" (el-İsra, 17/85) ayetine rağmen bu bilgiler nereden çıkmıştır? - Tasavvufta ruhtan çok bahsedilmesinin sebebi, tasavvufun insanın ruhî boyutu ve manevî tarafı ile ilgilenmesidir. İnsan ruhu, Kur'an'ın beyanına göre ilahî menşe'lidir. "Ben Adem'in yaratılışını tamamladığımda ona rûhumdan üfürdüm." (el-Hicr, 15/29 ; Sâd, 38/72) buyrulmuştur. Bedeni toprak ve sudan olan insanın ruhu, ilahî kaynaklı olduğundan insanlar tarafından merak edilmiş, soru ve araştırma konusu yapılmıştır. Asr-ı saadetteki yahudîlerin Hz. Peygamber'e "ruhun ne olduğunu" sormaları üzerine inen ayette: "Sana ruhdan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindedir. Size ilimden pek az şey verilmiştir'' (el-İsra. 17/85) buyurulmuştur. Bu ayette ruhun "Rabbın emrinden" oluşunun beyan edilmesi, aslında ruhun özelliği hakkında bir ip ucudur. O da insanın halîfe oluşuyla izah edilebilir. Halîfe, kendisini istihlaf edenin özelliklerine sahip olur. Çünkü O'nun adına bir takım görevler üstlenecektir. İşte insan, "imaret" (yönetim ve idare) özelliği taşıyan ruhuyla yeryüzünde Allah adına bir takım sorumluluklar üstlenmiş bulunmaktadır. Ruh hakkında "çok az bilgi verilmesinin" beyan edilmesi, ruh konusunun önemi ve büyüklüğüne göre bilginin çok az oluşunu belirtmek içindir. Tasavvufta ruh ile ilgili verilen bilgiler ise genellikle ruhun tezahürleri ve özellikleri ile ilgilidir. Doğrudan ruhun kendisiyle ilgili değildir.
- Nefsin mertebeleri ve özellikleri nelerdir? - Nefsin manevî yükselişteki mertebeleri değişik şekillerde tasnif edilmiştir. Bazıları üçlü, bazıları beşli, bazıları yedili tasnifler yapmıştır. Emmare, levvame, mülheme, mutmeinne, râziye, marziyye ve kamile gibi. Nefs-i emmâre: Münker ve günah olan şeyleri işlemeyi teşvik ve emreden nefstir. Kur'an'daki: "Çünkü nefs, kötülüğü şiddetle emreder." (Yusuf, 12/53) ayet-i kerimesi nefsin bu makamına işaret eder. Nefs-i emmare mertebesinde bulunan salik iyilik işlemez, kötülüklerden kaçmaz; ancak kötülüğün zuhurundan pişmanlık duyar. Fakat bu nedamet, onun davranışlarını etkilemez. Bu sıfatla muttasıf olan nefs, hevasına fazlaca düşkündür. Bu mertebedeki salikin zikri "Lâ ilahe illallah", seyri "seyr ilallah"dır. Nefs-i levvâme: Yaptığı kötülüklerin akabinde zaman zaman pişmanlık duyan, sahibini münkere mülazemetten dolayı ayıplayan ve tevbeye temayül gösteren nefstir. Adını Kur'an'daki: "Levvâme (pişmankar) nefse andolsun." (el-Kıyame, 75/2) ayetinden alır. Zikri, Allah lafza-i celali, seyri "seyr lillah"dır. Bu makamda muhabbetullah hasıl olur. Nefs-i mülheme: İlham ve keşfe mazhar olmaya başlayan, neyin hayır, neyin şerr olduğunu idrak edebilme melekesine sahip, şehvet isteklerine karşı kısmen direnme gücü bulunan nefstir. Adını "Andolsun nefse isyanını ve itaatını ilham edene." (eş-Şems,91/8) ayetinden alır. Bu mertebede zikir "Hû", seyr "seyr alellah"dır. Nefs-i mutmeinne: Kötü ve çirkin sıfatlardan kurtulup güzel ahlak ile hemhâl olan nefstir. Bu nefs, Cenab-ı Hakk'ın tevfîk ve inayetiyle sekînet ve yakîne mazhar olarak ıztıraplardan kurtulur. Bu makamda beşeriyet fena bulup "Nûr-i Muhammedi" zuhur ettiğinden nefs, hitab-ı ilahîye mazhar olur: "Ey itmi'nâna ermiş itâatkâr nefs!" (el-Fecr, 89/27) Bu makamın zikri "Hakk" ismidir. Seyri "seyr maallah"dır. Nefs-i râziye: Kendisi hakkında tecellî eden kaza hükümlerine tereddüdsüz teslim olup rıza gösteren nefsin makamıdır. Bu makam, salikin esrar-ı ilahiyyeye muttali olduğu makamdır. Zikir "Hay" ismidir. Seyr "seyr fillah"dır. Kur'an'daki: "Dön Rabbına, sen O' ndan râzî olarak" (es-Şems. 89/28) ayeti bu makama işarettir. Nefs-i merziyye: Allah ile kul arasında rızanın müşterek bir vasıf olduğu, kulun Allah'dan, Allah'ın kuldan râzî olduğu makamdır. Yukarda geçen ayetin devamı olan: "Rabbın da senden râzî olarak" ifadesi bunu göstermektedir. Bu makamda zikir "Kayyûm" ismi, seyr "seyr anillâh"dır. Nefs-i kâmile: Bu makamda salik, bütün marifet makamlarını kazanarak irşad mevkiine yükselir. Bu makam vehbîdir. Zikri "yâ Kahhâr!" ismi, seyri "seyr billâh"dır.
- İnsan kendi başına nefsin mertebelerini aşabilir mi? - Sûfiler tarafından değişik şekillerde yapılan nefs makamlarına aid tasnifler genellikle itibarîdir. Bu bakımdan bunları insanın kendi başına aşması mümkün değildir. Mutlaka başında bir mürşid bulunmalıdır. Ayrıca yapılan bu tasnif çok kesin hatlarıyla birbirinden ayrılmış, matematiksel bir tasnif değildir. Zaman zaman tedahüller olabilir. Ayrıca "mülheme" makamı nefsin ilhama mazhar olduğu makamdır. Bu makam ancak ehliyetli ve liyakatli mürşidler marifetiyle aşılabilir. İlham almaya başlayan nefsin sahibi ucüb ve benliğe kapılabilir. Kendini "erdim" sanabilir. Böyle durumlar da "mezlaka-i akdâm" denilen ayak kaymalarına sebebiyet verebilir.
- Nefs-i emmâre nedir? Nefs-i emmâreden kurtulmak için ne yapmalıyız? - Nefs-i emmare daima kötülük sayılan şeylere ilgi duyan ve sahibini o tür şeylere sevkeden nefstir. Yaptığı kötülüklerden de pek pişmanlık duymaz. Emmare konumunda bulunan bir nefsi şerîata riayet ve mu'tedil bir riyazatla terbiye etmeye çalışmak lazımdır. Bu bir irade eğitimidir. Nefsin hoşlandıklarını geri bırakarak onun her istediğini yapmak yerine, ona aklın ve şeriatın emirlerini yaptırmaya çalışmak gerekir. Nefs, genellikle çocuğa benzetilir. Çocuğunu sütten kesmek isteyen anne nasıl çocuğuna direnir ve bu direnmede iradesini ortaya koyar ve böylece muvaffak olursa, nefs-i emmare ile başa çıkmak için de sağlam bir irade ortaya koymak ve şeriat ölçüleri içinde mücahede etmek lazımdır.
- Kalb hakkında bilgi verir misiniz? - Kalb birşeyin merkezi ve özü demektir. Birşeyi tersyüz etmek, değiştirmek veya değişkenlik anlamınada gelir. Kur'an'da genelde idrak ve anlama merkezi, düşünme ve kavrama gücü anlamına yaklaşık 140 yerde geçmektedir. Kalb îman yeridir. Fıkıh ve kelam alimleri kavramak ve idrak anlamına "akıl" kelimesini tercih ederlerken, sûfiler "kalb" kelimesini tercih etmişlerdir. Sûfilerin başlangıçta anlama ve idrak manasında kullandığı bu kavram, sonraları daha bir derinlik kazanarak "gönül" anlamında kullanılır olmuştur. Sûfilere göre kalb aynı zamanda keşf ve ilham merkezidir. Çünkü kalb Hakk'ın tecellîgahıdır. Kalb, sevgi ve ilgi merkezi olduğundan sevgide birlik esastır. Kalb iki anlama gelir. Birincisi insanın sol memesinin altında çam kozalağını andıran et parçası, ikincisi ise insan bedenine tevdî edilen ruhanî ve rabbanî bir latifedir. Bunun cismanî kalb ile de bir ilişkisi vardır. Nitekim: "Gerçek şudur ki, kör olan gözler değil, gögüslerdeki kalblerdir." (el-Hacc, 22/46) ayeti buna delildir.
Prof Dr H. Kamil Yılmaz
İNSANI KAMİL
16/2/2008 · Kategori: Tasavvuf-bilgileri

- İnsan niçin yaratıldı? Allah'ı bilmek için mi? Kulluk için mi? Yoksa muhabbet için mi? Ma'neviyatta öncelik muhabbete mi, ma'rifete mi, yoksa ibadete mi verilmeli? - İnsanın yaratılışını gayesini gösteren üç ayetten ikisinde insanın boş yere yaratılmadığı (el-Müminûn.23/115) ve başıboş salıverilmeyeceği (el-Kıyame, 75/36) belirtilmektedir. Üçüncü ayette ise Allah Teala "Ben insanları ve cinleri bana kulluk etsinler diye yarattım." (ez-Zariyat,51/56) buyurmaktadır. Ayette yaratılış gayesi olarak "kulluk" öne çıkmaktadır. Bu ayetin tefsirinde İbn Abbas'dan naklen "Beni tanısınlar" yorumu ile ma'rifet de yaratılış gayesini açıklayan bir kavram olarak devreye girmektedir. Ma'rifet de muhabbet için önemlidir. Bu yüzden diyoruz ki: Amaç kulluktur. Kulluk sevgi (muhabbet) ile olursa bir anlam kazanır. Kullukta sevginin yolu da marifetten (tanımadan) geçer. Öyleyse kul önce Allah'ı tanıyacak, sonra ibadet ve taatla O'nu sevecek ve o sevgi içinde kulluğa devam edecek.
- İnsanın büsbütün dünyadan el etek çekmesi, kendini sadece ibadete vermiş olması gerekseydi Allah insanı melek olarak yaratmaz mıydı? - İnsanın büsbütün beşerî sıfatlardan sıyrılması anlamında dünyadan el etek çekmesi beklenemez. Aslında insandan istenen ve beklenen, gönlündeki dünya sevgisini çıkarmak ve dünya-perest olmaktan kurtulmaktır. İnsanın dünya nimetleri içinde yüzmesi sevgisi gönle yerleşmedikçe zühde engel teşkil etmez. İnsandan melek olması elbette beklenemez. Ama insan nefsinin isteklerini frenlemesini öğrenmeyince tûl-i emele çabuk mağlûb olur. İnsandaki ebediyyet duygusu çoğu zaman hedef şaşırarak ebediyyeti dünyada ve dünyalık şeylerde sanmaktadır. Tasavvufta dünyaya karşı zühdde aşırı uyarı, bu sebepledir, insanları melek yapmak için değil.
Prof Dr H. Kamil Yılmaz
İLHAM RÜYA
16/2/2008 · Kategori: Tasavvuf-bilgileri

- Bazı tarikatlarda rüya ile ders geçilmektedir. Bunu nasıl izah edeceksiniz? - Sorunun cevabına geçmeden önce rüya hakkında kısaca bilgi verelim: Rüya, uyku halinde zihinde beliren düşünce ve olaylar demektir. Rüyanın yoruma bağlı olarak delil olabileceği konusu Kur'an'da da geçmektedir. İbrahim'in oğlu İsmail'i rüyasında kurban ederken müşahede etmesi(bk. es-Saffat, 37/107), Yusuf'un rüyasında onbir yıldızın kendisine secde ettiğini görmesi(bk. Yusuf, 12/4) , Mısır melikinin gördüğü rüya (bk. Yusuf, 12/43) ile Hz. Peygamber'in Mekke fethine dair rüyası (el-Feth, 48/27) ve bu rüyaların doğru çıklığı Kur'an'da anlatılmaktadır. Hz. Peygamber'in: "Müminin rüyası nübüvvetin kırkaltı cüz'ünden biridir." (Buharî,Tabir,26) buyurması, peygamberliğinin ilk altı ayındaki rüyalar gibi müminlerin gördükleri sadık rüyaların hak olduğuna işarettir. Nübüvvet kapısının kapandığı, ama sadık rüya kapısının açık olduğu şeklindeki hadisler (bk. Müslim, Rüya, 7), rüyanın bir bilgi edinme yolu olabileceğine işaret etmektedir. Sûfiler, özellikle nefsanî tarikat mensubu olan Halvetî ve Kadiriler ders geçme ve manevî yükselişte rüyayı bir ölçü ve değerlendirme aracı olarak görürler. Sadık rüyaların varlığı ayet ve hadislerle sabit olduğuna ve bugün psikanaliz metodu olarak rüyalardan yararlanıldığına bakılırsa bunun çok şaşılacak bir yanı olmadığını sanıyorum. Bu iş bir yoğunlaşma, arınma ve insıbâğ meselesidir. Şuûraltına hükmedebilme meselesidir. Rüyanın görülmesi kadar yorumu da önem arzeder. Bu iş bir ilim haline gelmiş ve görülen rüyadaki sembollere göre rüyalar tabir edilmiştir.
- İlham nedir? Şeriata uygun olan ilhamın muhatab ve üçüncü şahısları bağlamadaki hükmü nedir? İlham, şer'î mükellefiyetin hükmünü yükseltebilir mi? - İlham: Bildirmek ve haber vermek demektir. Kur'an'da: "Andolsun nefse ve ona bir takım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilhâm edene!.." (eş-Şems,91/7-8) ayetinde geçen bu kavram, tasavvufta feyz yoluyla kalbe gelen özel anlam ve bilgi demektir. İlhamın kaynağı ya melektir, ya da doğrudan Allah'dır. İbn Arabî, velilerin ilhamı peygamberlerin vahiy aldığı kaynaktan aldıklarını belirtir. (bk. Füsûsu'l-hikem, s.63) Allah dilediği kullarına ilham yoluyla diğer insanların göremediği bazı şeyler gösterebilir. Ancak sûfilerin genelde kabul ettikleri görüşe göre bunlar başkaları için huccet olmaz. İlham, müctehidin içtihadı gibi taklid edilemez. O belki sadece işâri yorumlarda bir bilgi kaynağı alarak değerlendirilebilir. İlham, muhatabının şer'î mükellefiyetini olmasa bile, şahsî sorumluluğunu artırır. Başkaları için nevafil olan şey, ilham ile taayyün etmiş kişilerde vücûb derecesine çıkabilir. Ancak bunlar istisnaî olaylar ve istisnai kişilerdir.
Prof Dr H. Kamil Yılmaz
KEŞF VE MÜKAŞEFE
16/2/2008 · Kategori: Tasavvuf-bilgileri

- Keşf ve mükâşefe ne demektir? - Keşf, perdenin açılması ve yükselmesi suretiyle bazı şeylere muttali' olmak, gizli olan bir takım hususların zahir ve açık hale gelmesi, gayb olan şeylerin meşhûd olmasıdır. Yani karanlık bir gecede çakan bir şimşeğin ortalığı aydınlatması gibi, keşf de anî bir aydınlanma ile bazı örtülü ve karanlık şeyleri ortaya çıkarır. Keşf, genellikle belli riyazat ve mücahede sonucu bir takım kabiliyet ve melekelerin iyice geliştirilmesi ve ruhî bazı güçlerin meydana çıkarılmasıdır. Bugün insanlanmızın çoğu, mücahede ve riyazat sonucu ruhanî lezzetlere, keşf ve kerametlere ermeyi umar. Halbuki mücahede ve riyazat, vecd ve keşf, asla gaye değil, belki vasıtadır. Halk, Allah'a yakınlıkta hiçbir anlam ifade etmediği halde keşf ve mükaşefeyi kemal alameti olarak görür. Halbuki keşf, bir isti'dad işidir. - Hz. Ali "Görmediğim Allah'a inanmam" diyor. Başkaları da buna benzer şeyler söylüyorlar. Bu konuda bilgi verir misiniz? - Hz. Ali ve diğer İslam büyüklerinden sadır olan bu tür sözler, İmanda ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn mertebelerini ve ihsan kıvamını göstermektedir: "Allah'ı görürmüşçesine kulluk." Bir bakıma "vahdet-i şühûd" da diyebileceğimiz bu makam, Allah'a îmanın şühûda dönüştüğü makamdır. Burada görmekten kasdedilen illa basar gözüyle Allah'ın zatını görmek değildir. Bu görme basiretle Allah'ın kudretini, yüceliğini ve bir oluşunu, sıfat ve isimlerinin tecellîlerini görmektir. Sıfattan mevsûfa geçip Hakk'ı idrak etmektir. - Tasavvufta gizlilik ilkesi ve sırrı ifşa mes'elesi nedir? İslam'da herşey açık ve net değil midir? İslam muammalar dini olmadığı halde tasavvuftaki bu bilinmezler neyin nesidir? Ayet-i kerime ve hadîs-i şeriflerle îzah eder misiniz? - Tasavvufta Allah'ın velî kullarına bahşettiği; şahıslarına münhasır bilgileri gizlemeleri esası vardır. Nitekim ilk sûfî müfessir ve müelliflerden sayılan Kuşeyrî bu konuda şunları söylemektedir: "Alimler ilmi yaymak borcundadırlar. Velîler ise sırları gizlemek durumundadır. Eğer bilginler ilmin delillerini gizleyecek olurlarsa kendilerine cehennem ateşinden yular takılır. Veliler ise kendilerine verilen sırları ifşa edecek olurlarsa bu sırlar kendilerinden alınır. (bk. Letaifu'l-işarat, I, 160) İslam'ın ahkam boyutunda, günlük hayat ve sistem planında getirdiği bütün ilkeler net ve açıktır. Ancak bu ilkelerin özellikle gönül aleminde yorumlanması ve Hakk'ın tecellîlerinin algılanması herkes için farklıdır. Herkesin görmediğini görebilecek bir göz, herkesten farklı şeyler duyabilecek bir kulak, elbette başkaları tarafından yadırganacaktır. Bu durumda farklı şeyler duyan bir kimsenin bunu duymayanların yanında ifşa etmemesi kendisi için daha sağlıklı bir yoldur. Bu konuyu şöyle bir örnekle açıklayalım. Bugün radyo ve televizyon aracılığı ile atmosferdeki radyo-aktif dalgalarının yansıttığı ses ve görüntüleri algılayabiliyoruz. Radyo ve televizyonun icad olmadığı bir zamanda havanın içinde bu dalgalar yok muydu? Elbette vardı. Ama onları alacak cihazlar yoktu. Bu cihazın olmadığı zamanlarda bu sesleri duyabilecek bir kulağa sahip birisi bunlardan haber verse, insanlar kendisine karşı çıkarak "bu adam deli" diyebilirdi. Çünkü insanlar için ölçü kendileridir. İnsanın ibadet ve taat sonucu hissettiği bir takım hazlarla, gördüğü bir takım vakıalar ancak kendini ilgilendiren ve bağlayan şeylerdir. Nitekim müfessir Âlûsî: "Hayır, o (Kur' an) kendilerine ilim verilenlerin sînelerinde (yer eden) apaçık ayetlerdir." (el-Ankebüt, 29/49)ayetini velîlerin ve sofilerin gönlüne doğan bir takım sırları gizleme konusunda delil olarak göstermekte ve bu tür hakikatların rabbani alimlerden başkasına açıklanmaması gerektiğini belirtmektedir.(bk. Rûhu'l-Meanî, XXI, 16) Ayrıca herkese anlayabileceği dilden konuşmak esastır. Nitekim hadiste: "İnsanlara anlayabilecekleri biçimde konuşun. İyi anlatılamadığı için Allah ve Rasulu'nün sözlerinin yalanlanmasını ister misiniz?" (Buhari, İlim, 49)
Prof Dr H. Kamil Yılmaz
VAHDET-İ VÜCUD
16/2/2008 · Kategori: Tasavvuf-bilgileri

- Vahdet-i vücûd ilkesinin ilk savunucusu sayılan Hallac-ı Mansûr şeriat mahkemelerince yargılanmış ve idamına karar verilmiş. Tasavvuf şeriatın üstünde midir ki, tasavvufcular bu şahsı savunuyorlar? - Önce vahdet-i vücûdun ne demek olduğunu belirterek sorunun cevabını verelim. İslam tevhid dînidir. Tasavvuf da bu tevhid dîninin ruh eğitimidir. Tasavvufî eğitim, tevhid merkezli olduğu için ilk devir sûfîlerinden itibaren tevhid, tasavvufî düşüncenin odak noktasını oluşturmuştur. İlk tasavvuf klasiklerinde gençlikle marifet ve tevhid konusu birlikte işlenmiştir. Elinizdeki kitabın (Ebu Nasr Serrac Tusi "el-Lüma'" İslam Tasavvufu) ilk bölümlerinde de ma'rifet ve tevhid konusunun işlendiği görülmektedir. Buradaki ibarelerde ilm-i kelam ve akaid anlamında tevhid anlayışı kadar, daha sonra vahdet-i vücûd adıyla anılacak bir tevhîdî anlayış da dikkat çekmektedir. Vahdet-i vücûd her ne kadar kavram olarak belki İbn Arabi'den sonra ortaya çıkmışsa da muhtevası itibarıyla ilk devirlerden beri bilinmektedir. el-Lüma' tercemesinde ilgili bölüme bir nazar atfetmek bu konuda bir fikir verecektir. Vahdet-i vücûd: Gerçek varlık birdir. O da Hakk'ın varlığıdır. O'ndan başka hakiki vücûd sahibi bir varlık, O'ndan başka "kâim bi-nefsihî" bir vücûd mevcûd değildir. Diğer varlıkların vücudu O'nun vücuduna nisbetle yok hükmündedir. Çünkü onların varlıkları O'nun varlığına bağlıdır. Bu kevn alemindeki eşya O'nun mazharı; yani zuhur mahallidir. Dolayısıyla eşyanın varlığı, gölgenin varlığı gibidir. Nasıl eşya olmadan gölge olmazsa, O'nun varlığı olmadan eşyanın varlığı düşünülemez. O'nun vücudu yanında eşyanın varlığı yok hükmündedir. Vahdet-i vücûd anlayışında "birlik", bilgi ve düşüncededir. Salik gerçek varlığın bir tane olduğunu, onun da Hakk ve Hakk'ın tecellîlerinden ibaret olduğunu bilir. Hakk'ın dışında hiçbir şeyin hakiki bir varlığı olmadığına inanır. Ancak bu bilgi ve inanış, bir nazariye ve aklî istidlallerle elde edilen bir sonuç olmayıp riyazat ve manevî yükseliş sayesinde ruhî tecribe île elde edilen neticedir. Vahdet-i vücud, kalbin manevî seyri sırasında meyd'ana gelir. Kaynağı ibadetin çokluğudur. Mücahede, dünyaya rağbeti terk, zikre devam gibi sebeplerle kalbde meydana gelen aşk ve sevgidir. Hallac'ın şeriat mahkemelerinde yargılanması ve idama mahkum edilmesi, şeriatın değil, o gün şeriat mahkemelerini temsil eden kişilerin hükmüdür. Bu itibarla Hallaç'ı savunup bu hükme karşı çıkanlar, aslında oradaki tarafgir tavra karşı çıkmaktadırlar. Yoksa şeriatın bir hükmüne karşı çıkmış değillerdir. Kaldı ki, şeriat mahkemelerini temsil edenlerden de Hallaç'ı haklı bulanlar vardır.
- "Ene'l-Hak" ibaresi şirk midir? Hallac-ı Mansûr bu sözle kafir olmuş mudur? Hallac-ı Mansûr ve diğer mutasavvıflardan neden "Ene'l-Hak" lafzı sadır olmuş da "Enellah" lafzı sadır olmamıştır? - Kalbin masivadan arınarak Hakk'ın esma, sıfat ve zılâl nûrlarına ayna olması sonucu meydana gelen şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle salik, akis ve gölgeleri Hakk'ın kendisi zanneder. Hallac'ın "Ene'l-Hakk" dediği makam burasıdır. Elini ateşe sokan kişinin yandığında can havliyle: "Yandım, ateş oldum." demesi nasıl mecazi bir hakikati ifade ediyorsa ve bu söz; söyleyenin gerçekten ateş olduğunu göstermiyorsa "Enel-Hak" sözü de böyle bir mecazi idraktir. Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah'a aid olduğunu idrak etmesidir. Sen çekilince aradan- Kalır seni Yaradan bu anlamda söylenmiştir. Bu anlamda söylenmiş bir söz, elbette küfür değildir. Ancak iltibasa müsaid olduğundan bu tür sözleri, sadece beşerî sıfatlardan soyutlanıp ilahî sıfatlarla muttasıf olanlar söyleyebilir. "Ene'l-Hakk" sözünün söylendiği makam Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarıyla idrak olunduğu makamdır. "Hakk" ismi, esma ve sıfat tecellîsidir. Bu yüzden sûfîlerden "Ene'l-Hakk" diyenler çıktığı halde "Enallah" diyenler çıkmamıştır.
- Vahdet-i vücûd, İbn Arabi'nin fikri midir, yoksa ölümünden sonra talebelerinin onun fikirlerini yorumlamaları sonucu mu ortaya çıkmıştır? İbn Arabi ile ilgili bir takım problemler var. Bunları nasıl yorumlayacağız? - Vahdet-i vücûd, özü Kur'an ve sünnetten alınan, ilk devir sûfilerince tevhid olarak geliştirilen ve İbn Arabî tarafından sistemleştirilen bir anlayıştır. Ancak adının daha sonraki dönemlerde ortaya çıktığı, ilk defa Sadreddin Konevi ve onun talebeleri tarafından kullanıldığı kaydedilmektedir. Vahdet-i vücudun en önemli problemi "vahdet-i mevcûd" denilen "Panteizm" ile karıştırılmasıdır. Panteizm anlayışına göre Allah ile alem aynı şeydir. Allah mevcûd olan şeylerin tamamından ibarettir. Tabîat bir nev'i hayal sahibi bir vahdettir ve ona ibadet edilir. Hegel, Didero, Spinoza, Dekart, Revakıyyûn ve İskenderiye mektebi filozofları genellikle panteisttirler. Ogüst Kant, panteizmi pozitivizm adı altında geliştirmiş ve "Allahsız kainat, ruhsuz insan, ve cevhersiz eşya" tarzında özetlemiştir. Panteistler Cenab-ı Hakk'ı alemin mecmûu sayar. O'nu îcab ve zarürete tabi, irade ve şuurdan mahrum olarak görürler. İbn Arabî ile ilgili problemlerin başında vahdet-i vücûd meselesi gelmektedir. Vahdet-i vücudun problem olması, panteizmle karıştırılmaktan kaynaklanmaktadır. Sûfiler İbn Arabî'ye aid sözler hakkında genelde meskût geçmeyi salim yol olarak görmüşlerdir. O'nun arif bir velî olduğunda şüphe yoktur. Anlaşılması zor, şeriatın zahiri ile çelişir görünen sözleri ise şerh ve yoruma muhtacdır. İbn Teymiye gibi müteşeddıd bir takım alimler ona şiddetle karşı çıkarken, Kemalpaşazade gibi onun fikirlerinin isabetli olduğunu söyleyerek savunanlar da vardır. Savunma ve itham arasında sükutu tercih edenler de azımsanamayacak sayıdadır. Bu duruma göre İbn Arabi'nin sözlerini yorumlamak, anlayamadıklanmız hakkında sükut etmek en uygun yoldur.
Prof Dr H. Kamil Yılmaz
İSTİMDAD TEVESSÜL VE ŞEFAAT
16/2/2008 · Kategori: Tasavvuf-bilgileri

- İstimdâd; yani himmet istemenin dindeki yeri nedir? Mürşid-i kamilin gıyabında himmet istenebilir mi? Allah'tan başkasından İstimdad; meded ve fayda beklemek var mı? - İstimdad; yardım, meded ve himmet istemek demektir. Önce şunu peşin olarak belirtmeliyiz: Her türlü yardımın kaynağı ve başvurulacak mercii Allah Teala hazretleridir. Allah'tan başkasından doğrudan yardım dilemek sözkonusu olamaz. Tasavvufta Hz. Peygamber, tarikat pîri veya şeyh gibi maneviyat büyüklerinden İstimdad, doğrudan onların şahıslarından yapılan bir taleb olarak değerlendirilmemelidir. Böyle bir İstimdad, onların ind-i ilahîdeki derece ve değerlerinden yararlanmak için bir tevessüldür. Bu şahıslar hakkındaki manevi sevgi ve hüsn-i zannın bir ifadesidir. İnsan, beşer olmanın gereği sığınma duygusu taşır. İstimdad sığınma duygusunun bir tezahürüdür. Çocuk anne-babasına, talebe hocasına, mürid şeyhine sığınmak ve yakın olmak ister. Nasıl küçük bir çocuk anne-babasının yanında daha güvende olduğunu sanır ve onlardan uzakta iken: "Anne!.. Baba!.." diyerek ebeveyninden meded umarsa mürid de öyledir. O da kendisini mürşid ve manevî büyüklerin yanında daha bir güvende hisseder. Onlardan uzak olduğu zaman ise annesine seslenen yavru gibi onlara sığınır. Ancak mürid, sülûkünde ilerleyip fena fillah'a erdikçe bu sığınmanın doğrudan Allah'a olması gerektiğini; şeyhine yaptığı istimdadın da aslında Allah'dan onun adına bir meded talebi olduğunu anlayıp Allah'a iltica eder. Tasavvuftaki vahdet-i vücûd anlayışındaki "insan-ı kamil" telakkîsi, Allah ve Rasûlü'nün ahlakıyla ahlaklanmış, kemal sıfatlarıyla muttasıf ve Hakk'ın mazharı demektir. Bu yüzden de ruhanî bir tasarrufa mazhar kabul edilir. "Mazhar kabul edilir." diyoruz, çünkü gerçek tasarruf Allah'ındır. Kul veya kişi, bu tasarrufun görüntüsüdür. Vahdet-i vücûd telakkîsinde bütün fiiller Allah 'ındır. Kudret ve kuvvet sadece O'na aiddir. Meded ve himmet istenen kişinin bizzat kendisinde bir varlık görüp taleb ondan beklenecek olursa, elbette caiz olmaz. Sahibini şirke düşürür. Ama "ya Rabbi, benim sana şahsım adına elimi açmaya yüzüm yok, nezdinde sevgili kulun olduğuna hüsn-i zann ettiğim falan kulun hürmetine bana meded eyle!" anlamında bir İstimdad insanın benlik duygularını da siler. Böyle bir himmet ve meded talebinin gıyabda olması ile, huzurda olmasının bir farkı yoktur.
- Allah'a ibadet sırasında veya camide şeyhten meded istemek caiz midir? Allah neden peygamberleri vesile kılmıştır? "Allah'a, peygamberine ve ülü'l-emre itaat edin" ayet-i celîlesinde geçen itaat edilecekler arasına mürşid-i kamiller de girer mi? - Şeyhden veya herhangi bir pirden istimdad genellikle darda kalındığı zamanlarda yapılır. Bu işi yapacak olanın hadis ile kadimi ayırabilecek durumda olması gerekir. İbadet sırasında ve camide meded dilemek ancak Allah'tan olur. Çünkü namazda her rekatta Fatiha okurken: "Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz." diyoruz. Bu da zaten istiane ve istimdadın sadece O'ndan olacağını göstermektedir. Allah'ın peygamberleri vesîle ve vasıta kılması, insanlara ilahî mesajını canlı olarak göstermek içindir. İlahî hükümlerin uygulanabilirliğini fiilen göstermek ve insanlara "nûmune-i imtisâl'' olmalarını sağlamak içindir. Peygamberler tebliğ ve irşad ile hidayetlerine vesîle oldukları ümmetlerinin örnek şahsiyetleri ve ahırette de şefaatçılarıdır. İnsan soyut konuları algılamakta zorlandığında bunları somut hale getirmiş peygamberler işi kolaylaştırmaktadır. Peygamber varisi ariflerin durumu da aynıdır. "Allah' a, Rasûlü'ne ve sizden olan ülü'l-emre itaat edin!" (en-Nisa, 4/59) ayet-i celîlesinde geçen "ülü'l-emr" birinci derecede müslümanların yöneticileridir. Bu yöneticiler kavramının içine siyasî ve idarî otoriteyi temsil edenler girdiği gibi, manevî otoriteyi temsil edenler de girer. Çünkü onlar da insanlara manevî ve ruhî hayatlarını düzenleyecek tavsiyelerde bulunmakta ve rehberlikte bulunmaktadırlar. Hatta bir mürid, intisab ederken şeyhine itaat edeceğine ve onun tavsiyelerini tutacağına dair söz vermektedir.
- Hastalık sırasında doktor şifaya vesile kılınıp şirk olduğu söylenmezken bir mürşid-i kamilin batını hastalıklara vesile kılınması neden şirk olarak yorumlanıyor? Cemaat ile namaz kılarken imam, cemaat ile Allah arasında vesile midir? - Hastalık sırasında doktor şifaya vesîle kılınmaktadır. Aslında şifayı verecek olan Allah'tır. Ama Allah Teala herşeyi bir sebebe bağlı olarak halk ettiği için şifayı da tedavîye bağlı kılmıştır. Tedavi, mualece; yani sadece ilaçlanmak demek değildir. Dua ve telkin de bunun kapsamına girer. Maddi hastalıkların olduğu gibi manevî hastalıkların da tedavisini verecek; hastayı hidayetle manevi şifaya kavuşturacak olan Allah'dır. Mürşid veya tabîb-i manevînin doğrudan yapabileceği hiçbir şey yoktur. O sadece aracıdır. Onun himmeti, şifa arayan müsterşidin gayretleri, Cenab-ı Hakk'ın inayetine mazhar olduğu zaman hidayet ve şifaya dönüşür. Maddî hastalıklar ile manevî hastalıkların tedavî ve şifa bakımından birbirine benzeyen yanları çoktur. Her ikisinin de doktoru ve ilacı vardır. Her ikisinde de "Şâfî" Allah'tır. Önemli olan kalblerdeki niyyetlerdir. Hasta tedaviyi doktordan görmez, Allah'dan görürse o takdirde şirk kokusu ve korkusu maddî hastalıkta da, manevî hastalıkta da sözkonusu olmaz. Cemaat ile namaz kılarken imamın konumu vesîle olarak değerlendirmeğe uygun görünmüyor. İmam cemaatla birlikte ve onların önünde arz-ı ubûdiyyet etmektedir. Onlardan bir adım önde bulunmasının ötesinde bir konumu yoktur. Namaz kıldıran imamın cemaata vesile oluşu şeklinde bir değerlendirmeye herhangi bir yerde rastlamış değilim.
- Tasavvufta herhangi bir sebepten dolayı daralma veya zorlukla karşılaşma anında tasavvuf büyüklerine sığınma vardır. "Yetiş ya Abdülkadir Geylanî" gibi. Eğer insanlardan birine sığınmak caiz olsa Peygamberimiz buna daha layık değil mi? Halbuki biz günde kırktan fazla Allah'a karşı: "Ancak sana kulluk eder, ancak senden yardım dileriz." diyoruz. Bunu izah eder misiniz? - İstimdad; meded ve himmet beklemenin ne olduğunu bir önceki soruda açıklamaya çalıştık. Böyle bir sığınmanın aslında doğrudan Allah'a olması gerektiğini, belirttik. Buradaki sığınma, eğer insanlara yapılan bir sığınma olarak değerlendirilirse elbette Hz. Peygamber buna daha layıktır. Ancak buradaki sığınmayı beşere yapılan sığınma gibi görmemek gerekir. Sûfîler istimdad ve istiane için Şeyhu'l-islam Kemalpaşazade'nin de Şerh Hadîs-i Erbaîn'inde naklettiği "İşlerinizde şaşkınlığa düşünce ehl-i kubûrdan yardım (istiane) isteyiniz." (bk. Keşfu'l-hafa, I, 85, hadis: 213) hadisini delil sayarlar. Ehl-i kubur, ölüler veya ölümü düşünerek kendilerini ölüm sonrasına hazırlayanlardır. İnsan dünya işine dalmaktan şaşkına dönünce, kabir ehlinin halini, ölümü ve ölüm ötesini düşünerek kendini toparlamak ve onların halinden kendi haline bir ibret yardımı alıp gönlünü Allah'a rabtetmek durumundadır. Ölüm rabıtası veya tefekkür-i mevt, insanı dünya lezzetlerine dalmaktan belli ölçüde korur. Çünkü hadis-i şerifte: "Dünya lezzetlerini unutturan ölümü çokça düşünün." (Tirmizî, Kıyame, 26; Nesei, Zühd, 31; İbn Hanbel, II, 293) buyurulmuştur. Şu halde istiane ve istimdad, kulluğa ruhî bir hazırlıktır. Allah'dan başkasından meded umma değildir. Fatiha'daki:"Ancak sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz." lafzı cemaatle namaz kılarken de yalnız olarak kılarken de çoğul sigası ile okunur. Aslında o lafızda bile "biz içinizde bulunan iyilerle Senden yardım dileriz" anlamı vardır.
- Tasavvufta "vefatı anında insana imanlı gitmesi için şeyhinin yardımcı olacağı" söylenmektedir. Bu duruma göre Peygamberimiz'in amcası Ebû Talib'e vefatı anında iman telkin edip onun kabul etmediğini nasıl izah edersiniz? O alemlere rahmet peygamber iken amcasını cennete sokamamıştı. Şeyhler nasıl bu işi becerecekler, delilleriyle anlatır mısınız? - Müminin mümine yardımı ancak dua ile olur. Şeyhin müridine vefatı sırasında îmanlı gitmesi için yapacağı tek şey, ona dua etmektir. Allah Teala'nın, müminin, kardeşine gıyabındaki duasını kabul edeceği hadislerde anlatılmaktadır. (bk. Tirmizî, Birr, 50) Allah Teala kulların birbirlerine olan halis dualarını reddetmediğine göre şeyhin müride duası müstecab olup kurtuluşuna vesîle olabilir. Soruda zikri geçen Ebû Talib örneği bu konuya uygun değildir. Çünkü Ebû Talib henüz îmana girmemiş bir kimsedir. İmana girmeyenin hidayete ermesi, ancak Allah'ın elinde olan bir husustur. Allah adeta bunu göstermek için bu olayı Kur'an'da anmıştır. (bk. el-Kasas. 28/56) Fakat mümin bir müridin, îmanını kurtarması için şeyhin dua ve himmeti, Ebû Talib örneğinden farklıdır. Hidayete erdirme konusunda hiç bir kimse peygamberlerden daha himmetli ve gayretli olamaz. Bu yüzden böyle şeyleri şeyhlerin olağanüstülüğü gibi görmek de göstermek de yanlış olur. Doğrusu sözün başında söylediğimiz gibi bunlar, dua berekatıyla meydana gelebilecek güzelliklerdir.
- Hz. Peygamber ashabına kendisini rabıta veya vesile ederek Allah'a dua etmelerini söylemiş midir? Örnekle açıklar mısınız? - Peygamberimiz'in kendisini vesîle ederek dua etmesini emrettiğini gösteren şöyle bir rivayet vardır. Gözleri kapanan bir adam Peygamberimiz'e gelerek: "Ya Rasulallah gözlerim kapandı. Benim için dua buyur." dedi. Peygamberimiz şu karşılığı verdi: "Abdest al, iki rek'at namaz kıl, sonra da şöyle de: Allah'ım peygamberin Muhammet ile sana tevessül ediyorum. Ey Muhammed, gözümün açılması için senin şefaatçi olmanı istiyorum. Allah'ım onun hakkımdaki şefaatını kabul buyur." Ardından Hz. Peygamber şöyle ilave etti: "Bir ihtiyacın olduğu zaman hep aynısını yap!" Bu olaydan sonra adamın gözleri açılmıştır. (bk. Tirmizî, Deavat, 49; İbn Mace, İkame. 5; İbn Hanbel, IV, 138)
- İslamı yaşamada Kur'an ve sünnet dışında vesile aramak; mürşid-i kamili vesile edinmek caiz midir? Kur'an ve hadisteki delilleri nelerdir? - İslam'ı kitap ve sünnet çizgisinde yaşamamıza yardımcı olacak bir mürşidi vesîle ve rehber kılmak elbette caizdir. Çünkü mürşid, insana Allah'a giden yolda canlı bir örnektir. O'nun denetim ve gözetiminde seyr u sülûk insanın ayağının sürçmesini önler. Vesîle ve tevessülün cevazını gösteren deliller vardır. Nitekim Kur'an'daki: "Ey iman edenler, Allah'tan korkun, O'na yakınlaşmak için vesile arayın!" (el-Maide, 5/35) Vesîlenin ne olduğu hep tartışılmıştır. Amellerin Allah'a yakınlığa vesîle olduğu, amelle tevessül edip Hakk Teala'dan talepte bulunmanın cevazı hadis kaynaklarında "mağara hadisi" diye de geçen bir hadisten çıkarıldığı görülmektedir. Rivayete göre İslam'dan önce yolculuğa çıkan ve gecelemek üzere bir mağaraya giren, orada bulundukları sırada yağan yağmurdan meydana gelen sel sularının getirdiği bir kaya ile kapıları kapanan üç genç vardır. Bu üç arkadaştan herbiri yaptıkları bir ameli arzederek Cenab-ı Hakk'tan mağara kapısının açılmasını taleb etmişler ve her birinin duasıyla kapı biraz açılmış, ve nihayet sonuncuda kapı tamamıyla açılıp kurtulmuşlardır. (bk. Buharî, İcar, 12; Müslim Deavat, 101) Sünnette Hz. Peygamber'in hadislerinde şahıslara tevessülün cevazını gösteren örnekler vardır. (bk. Buhari, İstiska, 15; Tirmizî, Deavat, 49; İbn Mace, İkame, 5; İbn Hanbel, IV, 138) Yine Allah Rasûlü, fakir muhacirler hürmetine müslümanlara zafer ve yardım ihsan etmesini Allah'tan dilerdi. (bk. Taberanî, el-Mu'cemu'l-kebîr, I, 292) Tevessül ya ibadet ve amellerle olur, ya da Hz. Peygamber, velî ve salih kişileri vesîle kılarak olur. Amellerin Hakk'a yakınlığa vesîle, Allah'ın rızasına ermede vasıta olduğunda şüphe yoktur. Hz. Peygamber'i vesîle almanın cevazı, kendi ifadeleriyle sabittir.
- Peygamberlerin, Kur'an'ın ve evliyanın şefaatları haktır. Ancak bunlardan dünyada iken şefaat istenilebileceğine dair bildirilmiş bir nass var mıdır? - Sizin de belirttiğiniz gibi, hadislerde nebîlerin, alimlerin, şehidlerin ve siddîkların kıyamette şefaat edeceklerine ilişkin pek çok rivayet vardır. Yukarıda vesîle konusunda zikrettiğimiz şu hadis, dünyada da Allah Rasûlü'nden şefaat talebinin cevazını göstermektedir. Gözleri kapanan bir adam Peygamberimiz'e gelerek: "Ya Rasûlallah gözlerim kapandı. Benim için dua buyur." demişti. Peygamberimiz: "Abdest al, iki rek'at namaz kıl, sonra da şöyle de: Allah'ım peygamberin Muhammed ile sana tevessül ediyorum. Ey Muhammed, gözümün açılması için senin şefaatçi olmanı istiyorum. Allah'ım onun hakkımdaki şefaatini kabul buyur." demiş ve ardından Hz. Peygamber şöyle ilave etmişti: "Bir ihtiyacın olduğu zaman hep aynısını yap!" Bu olaydan sonra adamın gözleri açılmıştı. (bk. Tirmizi, Deavat, 49; İbn Mace, İkame, 5; İbn Hanbel, IV, 138) Sûfiler, şefaat olayını genellikle bu dünyadan başlayarak devam eden bir iltifat-ı Nebî olarak görür ve "Şefaat ya Rasûlallah!" derken bu heyecanı duyarlar. Allah Rasûlü'ne salat ü selam getirirken adeta onunla yüzyüze, gözgöze olduklarını düşünürler. Çünkü Allah Rasûlü: "Bir kimse bana selam verince Allah bana rûhumu geri verir. Ben de onun selâmına mukabele ederim." (Ebu Davud, Cenaiz, 94) buyurmaktadır.
Prof Dr H. Kamil Yılmaz
KERAMET VELAYET VE TASARRUF
16/2/2008 · Kategori: Tasavvuf-bilgileri
- Keramet nedir? İstidrâcla arasındaki fark nedir? Herkes keramet gösterebilir mi? - Keramet, ikram, kerem, lütuf ve ihsan demektir. Mümin bir kulda olağanüstü bir halin zuhur etmesine denir. Ehl-i sünnet uleması kerametin hakk olduğunda müttefiktir. Keramet ehli, amel-i salih sahibi, inançlı bir mümin olmalıdır, inancı olmayan insanlarda görülen olağanüstü hallere keramet değil, istidrac, sihir veya mekr adı verilir. Gösterilen şeylerin olağanüstülüğü eşit olmakla birlikte, hükmü zahir olduğu şahıslara göre değişir. Müminde zahir olunca keramet, kafirde zahir olunca istidrac adını alır. Keramet kevnî ve hakîkî olmak üzere iki çeşittir. Kevnî keramet olağandışı bir takım şeylerdir. Havada uçmak, denizde yürümek, gönülden geçeni bilmek gibi. Hakîkî keramet ise ilim, ma'rifet ve ahlakla ilgli olağanüstü bir takım meziyetlere mazhariyettir. Müridlerinin hallerini iyi yönde geliştirmek, hikmet ve bilgisiyle, iffet ve mehâbetiyle etkili olup insanlardaki kötü huyları giderip iyi huylar kazandırmaktır. Bu tür kerametlere ilmî ve manevî keramet de denir. Sûfilerin itibar ettiği keramet bu türdendir. Halkın itibar ettiği ise kevnî keramettir. Halk şeyhinde veya velilerde bu tür keramet görmek ister. Sûfiler ise bunun mekr-i ilahî olabileceğini söyler. Keramet, Allah'ın bir ikramı olmakla birlikte mu'cizeden farklıdır. Çünkü mu'cize peygamberlerin peygamberliklerini isbat için kendilerine Allah tarafından verilen olağanüstü hallerdir. Mu'cize, bir peygamberlik delili olduğu için istenilen zamanda gösterilmesi (izharı) vaciptir. Keramet için böyle bir vücûb sözkonusu değildir. Aksine kerametin gizlenmesi (izmârı) vaciptir. Kerametin gizliliği esas olduğundan sofiler kerameti "hayz-ı rical" olarak görmüşlerdir. Nasıl kadınlar hayızlarını gizlerlerse ricâlullah da öylece kerametlerini gizlerler. Nasıl ki hayız görmeyen kadın, gerçek kadın sayılmazsa, kerameti olmayan kişi de rical ve velî sayılmaz. Gizlenmesi esas olmak ve kevnîsinden çok hakîkîsine meyil şartıyla keramet, sofilerin ilimlerinde ve hayatlarında vardır. Ancak her isteyen kimsenin keramet göstermesi söz konusu değildir.
- Kerametlerde şeriata uygunluk aranır mı? - Kerametlerde elbette şerîata uygunluk aranır. Özellikle kevnî ve manevî kerametin keramet olabilmesi için inanan insandan ve şeriat ölçüleri dahilinde olması gerekir. Varidat ve ilham türü vakıalarda da ölçü kitap ve sünnete uygunluktur. Şeyhlerin bir kısmı bu anlayışı şöyle sistematize etmişlerdir: "Gönlüme bir varid ve ilham geldiği zaman ben şeriat ölçülerine göre iki şahid isterim. Eğer iki şahidi yoksa kabul etmem. Bu iki şahid kitap ve sünnettir.
- Bir müşid-i kamil aynı anda bir kaç yerde görülebilir mi? - Keramete inanan ve bunun Allah'ın bir ikramı olduğunu kabul eden kimseler için böyle birşeyin varlığını kabul kolaydır. Fakat hedef ve amaç bunlarla uğraşmak değildir. Hz. Süleyman'ın veziri Asaf b. Berihiya'ya Sabâ melikesi Belkıs'ın tahtını göz açıp kapayacak bir zamanda Kudüs'e getirme imkanı veren Allah, elbette salih ve velî kuluna dilerse böyle bir güç verebilir. Buna inanırız. Ancak bunu mutlak bir üstünlük gibi saymak, bir takım iltibaslara yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilir. Sonuçta bir zatın kemalinin ölçüşü, bu tür olağanüstülüklere bağlanırsa, işte yanlışlık buradadır. Her türlü kemal, güzellik ve olağanüstülük sadece Allah'tandır. Allah dilerse kullarını buna mazhar kılabilir. Ehl-i sünnet tasavvufunda anlayış budur.
- Ölü veya diri bir şeyh, müridin veya başka bir kişinin kalbinden geçeni ve gıyabî hallerini bilebilir mi? - Bir şeyhin, müridin gönlünden geçeni bilmesi bir telepati gibi görülmemeli ve bunun Hakk'ın gönle ilham etmesi sonucu olabilecek bir olay olduğuna inanılmalıdır. Ya da en azından bir öğretmenin tecribesi sonucu karşısına gelen talebeyi tanıması gibi insanların ruhî tecribe sonucu elde ettikleri bir beceri olarak değerlendirilmelidir. Çok özel anlamda mürşidlerin Allah'ın kendilerine bildirmeleri sonucu zaman zaman müridlerinin gönlünden geçenlere aşina oldukları vaki'dir. Bu tamamen Allah'ın bir inayetidir. Şeyhin bizzat şahsına aid bir durum değildir. Çünkü gönüllerde saklı olanları bilen ancak Allah'dır.(bk. Ğafir, 40/19) Dolayısıyla bildirecek olan da O'dur. Ölmüş ve beşerî faaliyetleri sona erene bir insanın böyle bir şeye ıttılaı ise tamamen vehbî ve manevî bir haldir. Tasavvufî bakımdan üzerinde durulması gerekli olan bir hal de değildir.
- Menâkıb kitaplarında geçen Kur'an ve sünnete ters menkıbe ve kerametler hakkında ne dersiniz? Tayy-i mekan, denizden yürüyerek geçmek, kalplerdekini bilmek gibi şeyler nasıl olabiliyor? - "Menâkıb kitaplarında geçen, Kur'an ve sünnete ters gibi görünen menkıbe ve kerametler" ibaresiyle neyi kasdettiğinizi keşke örnekle belirtmiş olsaydınız; konu daha iyi anlaşılmış olurdu. Eğer bunlarla haramları helal, helalleri haram yapan menkıbe ve kerametleri kasdediyorsanız, onlar için söz söylemeye bile hacet yoktur. Ancak bununla kasdedilen tayy-i zaman ve tayy-i mekan türü şeylerse bunların Kur'an'a ters olduğunu gösteren bir delil yoktur. Tayy-i zaman ve tayy-i mekan türü kerametlere İbn Teymiye gibi bazı alimler karşı çıksa bile, ulema ve meşayhın ekserisi, Hz. Peygamber'in zaman ve mekan boyutlarını aşan, "mi'rac" mucizesine istinaden bunu kabul ederler. Çünkü her ümmete, peygamberlerinin mücizesi keramet olarak verilir.
- "Şiş batırma" tarzında gösterilen keramet hakkında ne dersiniz? Bir tebliğ metodu olarak görülebilir mi? Gösterilerden riya oluşmaz mı? - Genellikle Rifaîlerin, bazan Kadirîlerin zikir sırasında yaptıkları "şiş batırma" işine Rifaîlerin kendileri "bürhân" adını vererek keramet olarak değerlendirmekten çekinmektedirler. Olayın tarikatın kurucusu Ahmed Rifaî'ye kadar uzanan bir hikayesi var. Rivayete göre Ahmed Rifaî, hacc amacıyla Hicaz'a geldiğinde Medîne-i Münevvere'de Ravza-i mutahhere'yi ziyaret etmiş, Allah Rasülü'ne: "es-Selamü aleyke yâ ceddî" (Selam sana dedeciğim) diye selam vermiş, kendisine kabr-i Nebî'den: "Ve aleyke 's-selam ya veledî" (Selam sana olsun ey torunum), diye cevap verilerek mübarek bir el uzanmıştı. O da uzanan mübarek eli öpmüş, çevrede bulunan mürîdan ve ihvan bu olayın şahidi olmuşlardı. İşte bu güzel tabloyu seyredenlerin, olayın cezbesi ile muhtelif yerlerine kılıç ve şiş vurdukları ve Rifaîlerdeki bu adetin buradan geldiği söylenir. Başlangıcı ta o dönemlere dayandırılan bürhân adeti, Rifaî tekkelerinde sessiz sedasız kendi muhib ve müntesibleri arasında icra edildiğinde hiç mesele yoktu. Ancak iş medyatik plana çekilip milyonların gözü önünde icra edilmeye başlayınca tartışmalar gündeme geldi. Olay çarpıtılıp din ve tarikat öcü gibi gösterilmeye çalışıldı. Bürhân tarikat muhitlerinde bir sevgi ve kaynaşma vesilesi gibi görülerek tebliğ aracı olarak düşünülse bile milyonlar ve kitleler için asla öyle düşünülemez ve düşünülmemelidir. Bugün kitlelere böyle bir gösteri sempatik olmaktan çok antipatik gelir. Zaten insanlar din ve tarikata bir takım olağanüstülüklerle değil, din ve tasavvufun güzelliklerini görüp dünya ve ahiret mutluluğunu kazanmak için girmelidirler.
Prof Dr H. Kamil Yılmaz
FENA BEKA VE TECELLİ
16/2/2008 · Kategori: Tasavvuf-bilgileri

- Fenâ fillâh ve bakâ billâh ne demektir? - Fena fillah, Allah'ta fanî olmak demektir. Kulun beşerî vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilahî vasıflarla donanmasıdır. Allah'a koşup sığınmasıdır. (bk.ez-Zariyat,51/50) Kulun failiyet şuûrunu kaybetmesi, "abd"ın yerine fail olarak Allah'ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye ifade edebileceğimiz bu halde kulun yerine Allah kaim olur; Allah görür, Allah duyar ve Allah tutar. Bu suretle: "Ben onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum." (Buharî, Rikak, 38) kudsî hadisinin hükmü, gerçekleşmiş olur. Kul, Allah ile o kadar meşgul olur ki nihayet "benlik" bilincini kaybeder. Bu hale zikirle erişilirse "fena fi'l-Mezkûr", muhabbetle erişilirse "fena fi'l-Mahbûb" denilir. Fenanın en yukarı derecesi "fena ender-fena" yani fena haline erme şuûrundan da fanî olmaktır. Fena halindeki kul, bazı beşerî sıfatlarından kurtulursa da beşeriyet sıfatından tamamen çıkmaz. Böyle bir iddia yanlış olur, küfre götürür. Baka billah, kulda kötü sıfatların yerini iyilerinin alması, kendi sıfatlarının yerine ilahî sıfatların geçmesidir. Nefsinden fanî olan, Hakk ile bakî olur. Allah'ta fanî olan da Allah ile bakî olur. Bakada fena haline göre bir bilinç hali vardır.
- Tecellî-i efal, tecellî-i esma, tecellî-i sıfat ve tecellî-i zat nedir? - Tecellî, ortaya çıkmak ve görünmektir. Kudret-i ilahiyye eserlerinin eşyada görünmesidir. Gaybdan gelen, kalbde zahir olan nurlar için de kullanılır. Tecellînin nasıl meydana geldiğini Allah'tan başka kimse bilemez. Alem, tecellînin vukuu anında hadis ve mevcûd, ondan sonra aslına dönerek fanîdir. Fakat bu tecellîler o kadar sür'atli ve daimîdir ki iki tecellî arasında hiçbir fasıla hissedilmez. Durum böyle devam ettiğinden biz mevcudatı daimî sanırız. Tecellîde gaybdan şehadet alemine, karanlıktan aydınlığa çıkış sözkonusudur. Tecellî-i efal: Hakk Teala'nın fiillerinden birinin kulun kalbine açılmasıdır. Bu mertebedeki salik "La fâile illallah" sırrına erip bütün fiilleri Hak'tan bilir. Tecellî-i esma: Hakk Teala'nın esma-i hüsnasından bir ismin salikin gönlünde yer etmesidir. Böyle bir tecellîye mazhar olan kimse, o ismin nurları altında şaşkınlığa düşer. Tesellî-i sıfat: Hakk'ın sıfatlarından birinin kulun kalbine açılmasıdır. O sıfatın bazı eserleri Cenab-ı Hakk'ın fazlıyla kulda zahir olur. Mesela Hakk'ın "Semî" sıfatıyla tecelli ettiği bir kul, cansız varlıkların bile söz ve tesbihini duyar hale gelir. Tecellî-i zat ise; İlahi zatın zatı için tecellîsidir. Bu tecellî kulların idrakinin üstündedir.
Prof Dr H. Kamil Yılmaz
« Önceki ::
|
|