Anasayfa

Arşiv

Forum

32 Farz

54 Farz

Din Nedir?

İman Nedir?

Dini Sualler

Gusül Abdesti

Abdest(Resimli)

Teyemmüm(Resimli)

Namaz Bilgileri

Namaz(Resimli)

Namaz Sureleri

Oruc Bilgileri

Zekat Bilgileri

Hac Bilgileri

Kurban Bilgileri

İslam / Mükellef

Kur'an Meali

Tecvid Dersleri

Kur'an'ın Faziletleri

Kur'an ve Bilim

İbret Vesikaları

İslam / Mükellef

Tasavvuf Bilgileri

Mektubat-ı Rabbani

Kelimeler / Kavramlar

Hayatımızdan / Dualar

Efendimizin Hayatı

Gençliği Ahlakı

Hayası Nezaketi

İsimleri Hanımları

Şakaları Tevazusu

Adaleti Mucizeleri

Şükrü Sabrı

Şemail-i Şerifi

Veda Hutbesi

Evlilik Ve Aile Hayatı

Tum Yonleriyle Aile

Kadın Hakları

Evlilik Aile Hayatı

Hanım Sahabiler

Cinsel Yaşam

Teseddür

Esmâül Hüsnâ

ALLAH(c.c.)ün Sıfatlrı

ALLAH(c.c.)ün Kelamı

Asr-ı Saadet

Orta Çaĝ

Selçuklu Tarihi

Osmanlı Tarihi

Yakın Tarih

Mezhepler tarihi

Muhtelif konular

Image Hosted by ImageShack.us

ŞEHADET BILINCI
ŞEHADET BILINCI
...GüL BeBeK...
Sarmaşık Gülleri
Eyy Yar...VusLatım Ömrüm Kadar
Ateşte Açan Gül
~GüL Dü$Leri~
Güneş doğamaz o ilahi Aşk olmasa..
Rüzgar essin kokun gelsin ya Resulallah...
Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun..!
KaDiR GeCeNiZ MüBaReK OlSuN
Peygamber efendimiz, Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruy
Ramazan, Kur'an ayıdır
Bir Toplum Utanmayı Kaybederse
Kumeyl Duası
Fe firrû ilâllâh: Allah’a firar et, Allah’a kaç ve A
DERDİMENDİM
Senden başka bu kulunun gidecek kapısı yok..!
Bir müjde gizli bulunamayan halimde...
Hükümsüzdür...
Hükümsüzdür...
UYGUR KARDEŞLERİMİZ İÇİN ÇAĞLAYAN'DA BULUŞUYORUZ...
Üç aylar ve regaib kandili ile ilgili bilgi:
((Eski dava arkadaşlarına seslendi:Şevki Yılmaz))
Örtülü Çıplak Nasıl Olunur?‏


Kelimeler / Kavramlar

17/2/2008 · Kategori: Kelimeler-Kavramlar

 

KELİMELERİN ÜZERİNE TIKLAYINIZ

 

 ABD

 ADÂLET

 AFV-İSTİĞFAR

 AHD
 
AHLÂK

 AİLE

 AKIL EMNİYETİ

 ANAYASA

 ATALAR DİNİ
 
ÂYET

 BAĞY

 BÂTIL
 
BEL'AM
 
BESMELE

 BEY'AT (SADÂKAT YEMİNİ)

 BİD'AT

 CAHİLİYYE

 CAN EMNİYETİ

 CİHAD

 CİN VE CİNLER
 
CUMA NAMAZI

 CUMHURİYET

 DALALET

 DÂR ANLAYIŞI

 DECCAL

 DİN EMNİYETİ

 DIRAR MESCİDİ

 EDEBİYAT

 FAHŞA-FUHUŞ

 FESAD

 FIKIH

 FIRKA

 FISK-FÂSIK

 FİTNE

 FÜTÜVVET

 GAYB

 GÜNAH

 HALK

 HELÂL-HARAM
 
HEVÂ HEVES

 HİCRET

 HİLÂFET-İMÂMET

 HUDUD

 HÜKÜM

 HÜRRİYET

 İCMA-İ ÜMMET

 İCTİHAD

 İDEOLOJİ

 İKTİDAR-İTAAT

 İLÂH
 
İMAN

 İNFAK

 İRTİDAT
 
İSRAF

 KAVM-KIYAM-NESEB
 
KIYAS-I FUKAHA

 KUR'ÂN-I KERÎM

 KÜFÜR

 MAL EMNİYETİ

 MA'RUF-MÜNKER
 
MASLAHAT

 MİLLET

 MÎSAK

 MUCİZE

 MUHKEM - MÜTEŞÂBİH

 MÜLKİYET - MİLKİYET

 MÜNAZARA

 NESİL EMNİYETİ
 
NİFAK-MÜNAFIK

 ÖRF VE ÂDET

 RIZIK

 SADAKA
 
SİYASET
 
SÜNNET

 ŞEHİD-ŞEHADET
 
ŞERİAT

 ŞİRK

 ŞÛRA-MÜŞAVERE

 ŞUUR

 TÂGÛT
 
TAKİYYE

 TAKVÂ

 TASAVVUF
 
TA' ZİR

 VAHY
 
VAKIF

 VELÂYET

 ZİKİR

 ZULÜM

ZULÜM

17/2/2008 · Kategori: Kelimeler-Kavramlar

İnsan fiillerinin mahiyetini, insan-eşya ilişkilerini ve insanların birbirleriyle münasebetlerini izah edebilmek için "zulüm nedir?" sualine, doğru cevap vermek mecburiyetindeyiz. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de ve sünnette en çok kullanılan kavramlardan birisi de zulüm ve türevleridir. Günlük hayatımızda da değişik sebeplerle zulüm kelimesini kullanırız. Arapça olan ve "Za-Le-Me" kökünden gelen bu kelimenin lûgat mânâsı:  nûr'un yok olması (karanlık)tır. Arapça mütehassısları zulüm terimini; bir şeyi kendisine ait olan yerin dışına koymak, gerek eksiltmek, gerek çoğaltmak ve gerekse zaman ve yer bakımından saptırmak olarak tarif etmişlerdir(1).

 

Nitekim Asım Efendi: "Vaz'ı mezkûr, ya ziyade ile, yahud noksan ile, veyahut vaktinden ve mekânından ûdul ile olur"2 diyerek, aynı hususa işaret etmiştir. Tayin edilen sınırın dışına taşmak zulümdür. Bazı lûgat âlimleri zulüm terimini "haddi tecavüz ve cevr etmekle" açıklamışlardır. İslâmî ıstılâhta: "Bir eşyayı veya hadiseyi, şer'î hükmünden başka bir şekilde değerlendirmeye zulüm denir." şeklinde tarif edilmiştir. Yaygın olan tarif budur.

 

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Zulüm üç türlüdür. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affetmez. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affeder. Bir zulüm vardır ki, Allah onun mutlaka hesabını sorar. Allahû Teâla (cc)'nın affetmediği zulüm şirktir. Çünkü Allah “Şirk büyük bir zulümdür” (Lokman sûresi:l3) buyurmuştur. Allahû Teâla (cc)'nın affedeceği zulüm; kulların kendi nefislerine karşı işlediği zulümdür. Rableri ile kendi aralarındaki işlerde (emre itaat ve nehiyden kaçınmak noktasında) yaptıkları hatalardır. Allah'ın hiç bırakmayıp, mutlaka hesabını soracağı zulüm ise, kulların birbirlerine karşı hayâsızlıklarıdır. Allah bunların hesabmı sorar ve zalimleri cezalandırır."(3) buyurduğu bilinmektedir. İslâm ûleması zulmü tasnif ederken bu üç esas üzerinde durmuştur (4) Biz de aynı usûle riayet edelim.

 

a) Kur'ân-ı Kerîm'de: "Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıkdan (zulûmattan) nura çıkarır. Küfredenlerin velisi ise tâgûttur. O (tâgût) da kendilerini nurdan ayırıp, karanlıklara (zulümata) çıkarır. Onlar (tâgûtu veli edinen tevağit zümresi) cehennemin arkadaşıdırlar. Onlar orada, bir daha çıkmamak üzere ebedi kalıcıdırlar."(5) hükmü beyan buyurulmuştur. Fahrüddin-i Razi, bütün müfessirlerin "nûr ile zûlümattan maksadın, iman ve küfür olduğunda ittifak ettiklerini" açıklamıştır(6) İbn-i Kesir; önemli bir inceliğe işaret ederek şöyle demektedir: "Allahû Teâla (cc) bu âyette nûru tekil, zûlümatı ise çoğul olarak zikretmiştir. Şüphesiz ki hak (nûr) tektir. Küfrün çeşitleri ise çoktur. Hepsi de bâtıldır."(7). Dikkat edilirse burada; nûr ile zulüm, birbirinin zıddıdır. Küfrün ve şirkin; en büyük zulüm olmasındaki hikmet, kolaylıkla kavranabilir.

 

Zulm kelimesinin; küfür ve şirk mânâsında kullanıldığı başka âyetler de vardır. Meselâ: "İman edenler, bununla beraber imanlarını zulümle de bulaştırmayanlar!.. İşte ancak onlardır ki, emin olmak hakkı kendilerinindir. Onlar doğru yolu bulmuş kimselerdir."(8) âyet-i kerimesi inince, Sahabe-i Kiram: "İçimizde nefsine zulmetmeyen kim olabilir?" diyerek, üzüntüye kapıldı. Zira buradaki zulm kelimesini; hata ve günah olarak değerlendirmişlerdir. Bunun üzerine Rasul-i Ekrem (sav): "Zannettiğiniz gibi değil!... Buradaki zulüm Lokman (sav)'ın oğluna dediğidir: `Evlâdım!.. Sakın Allah'a şirk koşma. Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür."(9) diyerek, meseleyi kavramalarını kolaylaştırmıştır. Dikkat edilirse; her iki âyette de, şirk koşmanın zulm olduğu sarihtir.

 

b) İhlasla kelime-i tevhidi ikrar eden bir mükellef; İslâm'ın emir ve nehiylerine riayet etmeyerek, kendi nefsine zulm edebilir. Kat'i nasslarda, bu mahiyetteki zulüme yer verilmiştir:

 

"Biz hiç bir peygamberi, Allah'ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir hikmetle göndermedik. Onlar kendilerine zulmettikleri vakit; sana gelip de Allah'tan mağfiret dileselerdi, onlara (sen) peygamber de mağfiret isteyiverseydi, elbette Allah'ı tevbeleri hakkı ile kabul edici, çok esirgeyici bulacaklardı."(10) "Kim (nefsine) zulm ettikten sonra tevbe eder ve hâlini düzeltirse, Allah da tevbesini kabul eder."(11) "Ve onlar çirkin bir günah (fahşâ) işledikleri, yahud nefislerine zulm ettikleri vakit; Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını isteyenlerdir. Günahları, Allah'dan başka kim bağışlayabilir. Bir de onlar işledikleri (günah) üzerinde, bilip dururken ısrar etmeyenlerdir."(12)

 

Dolayısıyla "farzları terk ve haramları irtikap eden" her mükellef, önce kendi nefsine zulmetmektedir. Emânete riayet etmeyerek işlediği bu cürümler, başlı-başına birer faciadır. Bazı haramları irtikap ederken; hem kendi nefsine, hem çevresinde bulunan insanlara zulmetmesi mümkündür. Meselâ: Faiz alıp-vermek, tefecilik yapmak, gıybet ve iftira gibi melânetleri işlemek vs.

 

c) Zulüm ferdi planda olabildiği gibi, siyasî iktidar ve toplum planında da olabilir. Allahû Teâla (cc)'nın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen siyasî bir iktidar; bütün müntesiplerin ve çevresinde yer alan diğer toplumlara zulmü esas almıştır. İnsanlara ve topluma, kaba kuvvetle gâlip gelen zorbalara boyun eğmek büyük bir zillettir. Nitekim Âd kavmi, zorbaların peşinden gittiği için lânetlenmiştir. Kur'ân-ı Kerım'de: "İşte Âd kavmi!.. Onlar Allah'ın âyetlerini biinkâr ettiler. Peygamberlerine isyan ettiler. Böylece başları (liderler) olan her zorbanın emrine uyup gittiler. Onlar bu dünyada da, kıyamet gününde de lânet cezasına tâbi tutuldular"(13) buyurulmuştur. Lânetten kurtulmak için; hem zorbalara, hem onların zulümlerine karşı direnmek vâciptir. Aksi takdirde, Âd kavmine mensup olanlarla birlikte haşrolma tehlikesi gündeme girer. Türçede kullanılan "âdi" kelimesi de buradan gelmektedir. Elbette mü’minler, "adi'ler" (Âd kavmine mensup olanlar) gibi, zorbaların peşine takılıp gidemezler. Emirü'l-mü'minîn Hz. Ali (ra); "Zülmün iki temel unsuru vardır. Birisi zâlim, diğeri de mazlumdur. Zâlim zulmettiği için, mazlum da zulme rıza gösterdiği için hesaba çekilir." diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir. Tâgûtî iktidarların; hem Allahû Teâla (cc)'nın hukukuna, hem insanların haklarına tecavüz ettikleri sabittir. Dolayısıyla tâgûtî iktidarlara karşı elleriyle, dilleriyle ve kalpleriyle mücadele vermeyen kimselere zâlim demek mümkündür. Allahû Teâla (cc) nın zalimleri sevmediği kat'i nasslarla sabittir.

 

Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Benden sonra bir takım emirler olacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik eder ve yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim havzımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez ve onlara zulümlerinde yardımcı olmazsa, o bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır."(14) buyurduğu sabittir. Peygamberimiz (sav) bu ihtarı ve "Benden değildir. Ben de onlardan değilim" hükmü; zâlimlerin yalanlarını tasdik eden kimseleri istisnasız içine alır. Tâgûtî yönetimlerde (onların velâyetini kabul ederek veya etmeyerek) görev alanlar, Resûl-i Ekrem (sav)'in bu ihtarını iyi düşünmelidirler. Esasen zâlimlere, zihnen ve kalben meyletmek dahi büyük bir tehlikedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Bir de zulmedenlere meyletmeyin. Sonra size ateş dokunur. Zaten sizin Allah'tan başka yardımcınız yoktur. Sonra (zâlimlere meylettiğiniz için) Allah'dan da yardım göremezsiniz."15 hükmü beyan buyurulmuştur. Zâlimlere kalben meyletmek ve zulümleri karşısında sessiz kalmak, başlı-başına bir fâciadır. Onlarla işbirliği yapmak ise, cinayet hükmündedir. Firaset sahibi mü'minler, bu inceliği kolayca kavrayabilirler.

 

KAYNAKLAR

 

(1) Râğıb el-Isfahanî, el-Müfredat, İst. 1986, Kahraman Yay., sh. 470.

(2) Zebidî, Sahih-i Buhari Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Ank. 1974 (3. bsm.) c. VII, sh. 35I.

(3) İbn-i Kesir, Tefsiri'l-Kur'ân'il-Azim, Beyrut 1969, c. I, sh. 508.

(4) Zebidî, a.g.e., c. VII, sh. 351.

(5) Bakara sûresi: 257.

(6) Fahrüddin Râzî, Mefatihû'I-Gayb, İst. 1308, c. II, sh. 231.

(7) İbn-i Kesir, a.g.e., c. I, sh. 312.

(8) En'am sûresi: 82.

(9) Sahih-i Buharî, İst. 1401, Çağrı Yay., c. VI, sh. 20 K. Tefsirû'1-Kur'ân: 3I.

(10) Nisa sûresi: 64.

(11) Mâide sûresi: 39.

ZİKİR

17/2/2008 · Kategori: Kelimeler-Kavramlar

Zikir kelimesi birçok manâyı ifade eden (vücûh) bir kelimedir. Kur'ân-ı Kerîm de ondört ayrı manâda kullanılmıştır. Meselenin anlaşılabilmesi için, usûl açısından "el-Vücuh ve'n-Nezair" konusunu izah edelim. Kur'ân-ı Kerım'in üslûb özelliği, insanların telif ettiği eserlere benzemediği gibi, diğer münzel kitaplara da benzemez. Allahu Teâla’nın (cc) kitabında çeşitli manâlarda kullanılan müşterek lâfızların mevcut olduğu malûmdur. Bir kelimenin bir âyette ifade ettiği manâ ile yine aynı kelimenin diğer âyetlerde ifade ettiği anlamlar aynı olmayabilir. Usûl-i tefsir uleması bunu el-vücuh olarak ifade etmiştir. Bunun aksine de, farklı kelimenin aynı manayı ifade etmesine nezair denilir. İbn-i Abbas'dan rivayet edildiğine göre, Halife Hz. Ali b. Ebi Talib kendisini, Hâricilerle münakaşa ve onları ikna etmek için gönderirken şöyle demiştir: "Onlarla münakaşa ederken delil olarak Kur'ân-ı Kerîmi hüccet gösterme; çünkü onda birçok manâları ihtiva eden, zû vücûh kelimeler vardır. Onlara Resûl-i Ekrem'in sünnetini hüccet olarak bildir ve fikirlerini sünnet ile teyid et."(1) Kur'ân-ı Kerimde bir kelimenin birkaç manayı ifade etmesi, onun mucize oluşunun bir delilidir. İmam-ı Zerkanî, el-Burhan isimli eserinde, Mukatil b. Süleyman’dan naklettiği bir haberde, "kişi Kur'ân’daki birçok vecihleri görmedikçe hakiki bir fakih olamaz"(2) diyerek bu inceliğe işaret etmiştir. Meselâ, el-Hüdâ kelimesi ve ondan türeyen terimlerin, Kur'ân-ı Kerim’de onyedi manası olduğu görülür. Aynı şekilde cehennem "nâr, sakar, hutame ve cahim" gibi çeşitli lafızlar aynı manâyı ifade etmektedirler. Bunlar da nezâire ait örnekleri teşkil ederler.

 

Zikir, Arapça bir kelime olup, "hatırlamak, anmak, düşünmek ve hatırlayıp gereğini yapmak" gibi manâlara gelir; unutmanın ve gafletin zıddı olarak kullanılır. Asıl manâsı budur(3). Allahu Teâla nın (cc) kitabına ve Resûl-i Ekrem'in (sav) sünnetine uygun ber hayat yaşayabilmek için, insanın kalbini gafletten kurtarması zaruridir. Gafletin zıddı olan zikir, bunu gerçekleştirebilmek için bir vesileden ibarettir. Allahu Teâlâ kalbi, aklın, ilmin ve ruhun mahalli kılmıştır. İnsan kalbindeki istitaat ile ihtiyaçlarını karşılayabilir ve bütün ilimleri öğrenebilir. İnsanın kalbi aynı zamanda şüphelerin ve vesveselerin mahalli, küfrün ve imanın merkezi, ısrarın ve vazgeçmenin (tevbenin) mevzii, mutmain olmanın ve rahatsızlık duymanın cereyan ettiği bir yerdir.(4) Peygamber Efendimiz (sav) de: "Değişkenliğinden dolayı buna kalb ismi verilmiştir. Öyle ki kalb, boş bir arazideki ağaca kökünden asılı durup, rüzgârın bir alta, bir üste çevirdiği bir kuş tüyü gibidir"(5) buyurmuştur.

 

Kur'ân-ı Kerîm’de: "Rabbinin ismini an (zikret) ve ihlâs ile O'na teveccüh eyle!" (Müzemmil sûresi: 8) emri verilmiştir. Gadi Beyzavî, bu âyetintefsirinde, zikir üzerinde hassasiyetle durmuştur.(6) Zikrin bir ibadet oldugu, kat'i naslarla sabittir. Nitekim: "Şüphesiz ki Allahu Teâla’yı zikretmek en büyük ibadettir." (Ankebût sûresi: 45) âyet-i kerimesi bunun en güzel delilidir. Bütün ibadetlerin zâhirî ve bâtınî şartları vardır. Fukaha, "Allahu Teâla nın rızasını kazanmak niyetiyle (ihlâsla) ve şer'i şerife uygun olarak yapılan amellere sâlih amel denilir" tarifinde ittifak etmiştir. Elbette iman ile ibadet arasında önemli bir münasebet vardır. Bir mükellef, sahih bir itikada sahip olmadığı ve ihlâsı esas almadığı müddetçe, sâlih amel işleyemez. Müslümanlar zikir ibadetini edâ ederek gafletten kurtulabilirler. Bir hususa işaret etmekte fayda vardır: Yeryüzündeki hilâfet vazifesini hakkı ile edâ etmeye niyet etmeyen kimselerin, bazı lafızları "dudak servisi" ile tekrarlamalarına zikir denilemez. Kur'ân-ı Kerîm’de zikir ehli, şeriati bilen ve ahkâmini hakki ile edâ eden kimseleri ifade için kullanilmiştir: "Bilmiyorsaniz zikir ehlinden sorunuz." (Nahl sûresi: 43) âyet-i kerimesindeki incelik budur.

 

Zikir ibadeti, ihlâsın ve ihsân hâlinin teşekkülüne vesile olabilir. Aynı zamanda kalbin muhafazası açısından da elzemdir. Maddî ve manevî varlığımızın merkezi olan kalbimiz, sâlih amellerle düzelip sıhhate kavuştuğu gibi, çirkin fiillerle (fahşâ, münker, bağy vs.) ve şeytanın vesveseleriyle fesada uğrayabilir. Numan b. Beşir'den (ra) rivayet edilen meşhur bir hadis-i şerifinde Peygamber Efendimiz (sav): "Helâl bellidir, haram da bellidir" dedikten sonra, "Dikkat ediniz! Vücutta bir et parçası vardu ki, o sıhhat bulursa bütün vücud salâha erer. Eğer o fesada uğrar ve hastalanırsa, bütün vücutta fesat ortaya çıkar, bozulur. Dikkat edin, bu et parçası kalptir."(7) diyerek, müslümanları uyarmıştır. Bu sebeple, insanın kalbine sahip çıkması ve onu her türlü hastalıktan koruması zaruridir. Bilindiği gibi her ibadet, ancak niyetle edâ edilebilir. Bu sebeple fıkıh ilminde kalbin ayrı bir yeri vardır. Bütün ameller niyete bağlıdır ve "insanlar niyetleri üzere ba's olunacaklardır."(8) Müslümanlar Resûl-i Ekrem’in (sav) tavsiye ettiği zikirleri ihlâsla edâ ederler ve bu zikirlerine uygun bir hayat yaşamaya gayret gösterirlerse, imtihanı kazanabilirler.

 

KAYNAKLAR

 

(1) İmam-ı Suyutî, el-Itkan fi Ulûmil-Kur-'ân, Kahire 1368, c. I, sh. 42.

(2) İmam-ı Zerkeşî, el-Burhan, Beyrut ty., c. I, sh.103.

(3) Âsım Efendi, Kamus Tercümesi, c. II, sh. 346 vd. Ayrıca bkz. el-Mucenıi'I-Vasit, c. I, sh. 3I3.

(4) İbn-i Arabî, Ahkâmü'I-Kur'ân, Beyrut 1335, c. III,sh.1504.

(5) İmam-ı Suyûtî, Câmiu's-Sağir, c. I, sh.89,"innema"mad.

(6) Mecmuatu't-Tefâsir, İstanbul 1979, c. VI, sh.376.

(7) Sahih-i Müslim, K. Müsakat-102-108; Sünen-i Ebu Davud, K. Kuzat-2; Sünen-i Ibn-i Mâce, Fiten-14; Sünen-i Darimi, K. Büyû-1.

(8) Sahih-i Buharî, K. Bed'ül Vahyi-1, K. İman-41, K. Nikâh-5, K. Menakibu'I-Ensar-45; Sünen-i Tirmizî, K. Fezâilu'1-Cihad-16.

VELÂYET

17/2/2008 · Kategori: Kelimeler-Kavramlar

Kelime-i şehadeti ikrar ve tasdik eden bir kimsenin hedefi; Allahû Teâla (cc)'nın rızasmı elde etmek ve imtihanı kazanmaktır. İslâmî mücadelenin zaferi, ihlâsla ibadet eden ve sadece hesap gününü düşünen, muttaki insanların gayretleriyle gündeme girebilir. İbadet ve velâyet şuuru, her müslümanın hassasiyetle koruması gereken, kardeşlik hukukunun temelini teşkil eder. Bunun için her mükellef, hevâ ve heveslerini bir kenara bırakmak ve hakikate teslim olmak mecburiyetindedir. Nitekim Seyyid Şerif Cürcanî, bu mahiyeti dikkate alarak: "Hevâ ve heveslerine muhalefet edip, Allahû Teâla (cc)'ya teslim olan mükellefin davranışlarına ibadet denilir."ı tarifini esas almıştır. Dolayısıyla velâyet anlayışı ile ibadet arasında ince bir bağ vardır.

 

İslâm dini, bütün mü'minleri birbirlerinin kardeşi ilan etmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Muhakkak ki mü'minler kardeştirler. O halde iki kardeşinizin arasını (bulup) barıştırın. Allah'dan korkun. Tâ ki esirgenesiniz."2 hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyette geçen ihve kelimesi üzerinde kısaca durmakta fayda vardır. Zira kardeş anlamındaki "eh" kelimesi; dostluk ve sadakat anlamını ifade edeceği zaman ihvan şeklinde çoğul olur. Nesep yönünden kardeş anlamına geldiği zaman; âyette olduğu gibi, ihve gelir. Dolayısıyla müslümanlar arasında, inanç sebebiyle oluşan bağı, beliğ bir teşbihle öz kardeşliğe bağlamıştır. İman sebebiyle gerçekleşen kardeşlik, nesep sebebiyle gerçekleşen kardeşliğe denk, hatta ondan üstün tutulmuştur. Bu inceliği asla unutmamak ve "velâyet şuurunu" bu temele bağlamak durumundayız. Şimdi veli ve velâyet kavramları üzerinde duralım.

 

Vela kelimesi Arapça olup lûgatta, bir şeyi meydana getirmek veya iki şey arasında kendilerinden olmayanın bulunmaması, sahip, sevgi, dostluk ve yardımlaşma gibi mânâlara gelir(3). Örfen veli; Allahû Teâla (cc)'ya tahkikî imanla bağlanan kimse demektir.4 İbn-i Abidin: "Velâyet, başkası üzerine ister-istemez sözünü geçirmektir. Bu söz velâyetin fıkhî tarifidir. Nitekim Bahır'da da böyle denilmiştir. Yoksa, lûgat itibariyle mânâsı sevgi ve yardımdır. Nitekim Muğrib'te beyan edilmiştir."5 diyerek meseleyi izah etmiştir. Velâyet hakkı, bazı sebeplerle gündeme girer. Genel olarak, aile içerisinde karabet (akrabalık) ve ümmet içerisinde imamet sebebi zikredilmiştir.

 

İslâm fıkhında velâyet; başkasının üzerine ister-istemez sözünü geçirmeyi ve itaat edenle-emri veren arasındaki ilişkileri konu alır. Aile içerisinde baba, velâyet hakkına haizdir. Çocuklarının velisi durumundadır. Günümüzde kullanılan "vâli" kavramı; "aynı şehirde oturan bütün insanların meşrû haklarını koruyan veli" mânâsınadır. İster seçimle, ister tayinle gelsin; o şehirdeki insanlara (muktedir olduğu müddetçe) velâyetin gerektirdiği hizmetleri yapmak durumundadır. Müslümanların irade beyanına (bey'atına) dayanarak; siyasî ve ictimaî bütün ihtiyaçlarını karşılayan kimseye veliyyü'l emr denilmiştir. Bunu İslâmî devletin başkanı şeklinde ifade etmek mümkündür. Hilâfet, imamet-i kübra, sultan ve ulu'lemr gibi kavramlarla da aynı mahiyet gündeme getirilmiştir.

 

İslâm fıkhındaki velâyeti izah edebilmek için, iki suale cevap bulmak mecburiyetindeyiz Birincisi: "Bir müslüman; kime, nasıl ve hangi şartlarda itaat etmek zorundadır? Dolayısıyla itaat hangi.hâllerde farz, vâcip veya müstehaptır?" İkincisi: "Bir müslüman, kimlerin velâyetini reddetmek mecburiyetindedir?"

 

a) Mü'minler birbirlerinin velileridir: Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mü'min (ister erkek, ister kadın olsun) birbirlerinin velisidir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Mü'min erkekler ve mü'min kadmlar birbirlerinin velileridir. Bunlar (insanlara) iyiliği emrederler, (onları) kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ederler. İşte bunları (mü'min erkek ve kadınları) rahmetiyle yargılayacaktır. Çünkü Allah azizdir ve hakîmdir."(6) hükmü beyan buyurulmuştur. Bilindiği gibi İslâmî siyasetin temeli, iyiliklerin hâkim kılınması ve kötülüklerin ortadan kaldırılmasıdır. Fûkaha "İnsanları dünya ve ahirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salah ve menfaatleri için çalışmaya siyaset denilir."(7) tarifini getirmiştir. İbn-i Abidin: "Siyaset-i âdile, halkın (insanların) haklarını zâlimlerin elinden kurtaran, zulüm ve fenalıkları defeden, fitne ve fesad ehlini men eden siyasettir ki, şeriattan sayılır" diyerek meselenin önemine işaret etmiştir.

 

Mü'min erkek ve kadınlar birbirlerinin velisidir. Bu velâyet, Allahû Teâla (cc)'ya ve Rasûlü'ne itaatin ortaya çıkardığı dostluk ve yardımlaşmayı beraberinde getirir. Yine bir başka âyet-i kerimede: "Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan (zulûmattan) kurtarıp, nûra çıkarır. Küfredenlerin velisi ise tâgûttur. O da kendilerini nûrdan (ayırıp) karanlıklara çıkarır. Onlar cehennemin arkadaşlarıdır. Onlar orada, bir daha çıkmamak üzere ebedi kalıcıdırlar."s hükmü beyan buyurulmuştur.

 

Siyasî velâyetin tabiî sonucu olarak müslümanların kendi içlerinden bir emir seçmeleri ve emaneti ehline teslim etmeleri farzdır. İbn-ı Hümam, "Mü'minlerin kendi içlerinden bir imam (emir) seçmelerinin sebebi; İslâm'ın emirlerini (ibadetlerini ve hükümlerini) hakkı ile edâ etmektir."9 diyerek, sebebi izah etmiştir. Sünen-i Darimi nin mukaddimesinde, Hz. Ömer (ra)'ın bir tesbitine yer verilmiştir. Hz. Ömer (ra) diyor ki: "Muhakkak ki İslâm İslâm olmaz, cemaat olmadıkça. Cemaat cemaat olamaz, emiri olmadıkça!…  Emir emir olamaz ona itaat olmadıkça."1o Bu tesbit; hesap gününü düşünen her mükellefin üzerinde hassasiyet göstermesi zarurî olan bir noktaya işaret etmektedir.

 

Bilindiği gibi velâyet; insanlar arasındaki ilişkileri (hak ve adalet ölçüleri içerisinde) düzenlemeyi beraberinde getirir. Esasen Allahû Teâla (cc)'nın tekliflerinin tamamı "emanet" hükmündedir. Mü'minler bu emâneti korumak ve imtihanı kazanmak için, bütün gayretlerini sarfetmek mecburiyetindedirler. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla size hakikati ne güzel öğüt veriyor. Şüphe yok ki Allah hakkı ile işitici, (bütün yaptıklarınızı) hakkı ile görücüdür. Ey iman edenler!.. Allah'a itaat edin. Eğer birşey hakkında çekişirseniz (ihtilâfa düşerseniz) onu Allah' a ve peygamberine döndürün. Eğer Allah' a ve ahiret gününe inanıyorsanız (mutlaka böyle yapınız). Bu hem hayırlı, hem netice itibariyle daha güzeldir."(11) hükmü beyan buyurulmuştur. Velâyetin temel noktaları gündeme getirilmiştir.

 

Sonuç olarak: Bir müslümanın; kime nasıl ve hangi şartlarda itaat edeceği, kat'i nasslarla belirtilmiştir. Mü'minler, Allahû Teâla (cc)'ya Rasûlü (sav)'e ve kendi içlerinden seçtikleri ulû'lemr'e itaat etmekle yükümlüdürler.

 

b) Tâgûtî güçlerin mü'minler üzerinde velayet hakkı yoktur: Müslümanların; yahudileri, hıristiyanları ve müşrikleri veli edinmeleri kesinlikle haramdır. Zira kâfirlerin mü'minler üzerinde velâyet hakları yoktur. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ey iman edenler!.. Yahudileri de, nasranileri de kendinize veli edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin velileridir. İçinizden kim onları veli edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah o zalimler gürûhuna muvaffakiyet vermez."(12) hükmü beyan buyurulmuştur: Buradaki "veli edinme", karşılıklı (şahsî) ilişki değildir. Yahudileri ve hıristiyanları; siyasî iktidar haline getirmek haram kılınmıştır. İslâmî bir devlette; zimmîlerle (gayrimüslimlerle) karşılıklı ilişkiler elbette olacaktır. Hatta zimmet ehlinin haysiyet ve haklarının korunması esastır. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav): "Her kim bir zimmiye kazfte (iftirada) bulunursa, kıyamet gününde kendisine ateşten kamçılarla had vurulur."(13) buyurmuştur.

 

 Sadece yahudiler ve hıristiyanlar değil, bütün kâfirler (hassateıı küfürleri sebebiyle) mü'minler üzerinde velâyet hakkına haiz değildirler. Zira onların velisi tâgûttur. Nitekim bir başka âyet-i kerime'de: "Üzerlerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyiniz. Çünkü bu muhakkak ki bir fısktır. Filhakika şeytanlar sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına (velilerine) mutlaka telkinde bulunurlar. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz ki siz de müşriklerden olursunuz."(14) hükmü beyan buyurulmuştur. Dolayısıyla mü'minler, "ve in eta'tümûhum innekûm le müşrikûn" hükmünün mahiyetini iyi tefekkür etmek mecburiyetindedirler. İmam-ı Kurtubî, bu âyetin tefsirinde müşriklerin demogojileri üzerinde durmuştur. İbn-i Arabî "Bir mü'min, herhangi bir müşrike itikadda (iman esaslarında) itaat ettiği takdirde, müşrik olur. Şayet fülen (amil olarak) itaat eder, ancak akidesi selim tevhid ve tasdik üzere olursa, bu kimse haram işlemektedir ve âsidir."15 diyerek, önemli bir inceliğe işaret etmiştir.

 

Kat'i nasslarla sabittir ki; mü'minlerin, kâfirleri veli edinmeleri haramdır. Mü'minler, sadece ve sadece kendi kardeşlerini veli edinmek durumundadırlar. Nitekim bir âyet-i kerimede:

 

"Ey iman edenler!.. Kendi kardeşlerinizden başkasını veli edinmeyiniz. (çünkü) Onlar (küfredenler) size şer ve fesad yapmakta hiç kusur etmezler, size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Hakikat onların (kin ve) buğzları ağızlarından (taşıp) meydana vurmuştur. Göğüslerinde gizlemekte oldukları (düşmanlık) ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz!.."ı6 hükmü beyan buyurulmuştur.

 

Hz. Âdem (as) ile başlayan insanlık tarihinde, değişmeyen bazı hususlar vardır. Her kavme; kendi içlerinden ve kendi dilleriyle konuşan peygamberler gönderilmiştir. Yaptıkları tebliğin mahiyeti aynıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Andolsun ki, biz her kavme: `Allah'a ibadet edin. Tâgûta kulluk etmekten kaçının diye (tebliğat yapması için) bir peygamber göndermişizdir."717 buyurulmuştur. Tâgûta iman eden ve onun (tâgûtun) siyasî iktidarını meşru sayan bir kimse, velev ki alnını secdeden kaldırmasa bile, ibadet etmiş sayılmaz. Zira itikadı sahih değildir. Velâyet, İslâm dininin temel rükünlerinden birisidir. Velâyet noktasında hassasiyet göstermeyen ve tâgûtun velâyetini tasdik eden bir kimse, cahiliye ölümü ile ölür. Bu mahiyet asla unutulmamalıdır.

 

KAYNAKLAR

 

(1) Seyyid Şerif Cürcanî, et-Ta'rifat, Ist. ty. Kaynak Yay., sh.146.

(2) Hûcurat sûresi:10.

(3) Râğıb el-Isfahanî, e1-Müfredat fi Garibi'l Kur'ân, İst.1986, Kahraman Yay., sh. 837.

(4) İbn-i Hümam, Fethû'l-Kadir, Beyrut: 1315, c. II, sh. 837.

(5) İbn-i Abidin, Reddü'l Mulıtar Ale'd Dürri'l Muhtar, İst.1983, c. V, sh. 358.

(6) Tevbe sûresi: 71.

(7) İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, sh.186.

(8) Bakara sûresi: 257.

(9) İbn-i Hümam, Kitabû'l-Müsayere, İst. 1979, Çağrı Yay., sh. 265.

(10) Sünen-i Darimî, İst. 1401, Çağrı Yay., sh. 79, Mukaddeme: 26.

(11) Nisâ sûresi: 58-59.

(12) Maide sûresi: 51.

(13) İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, sh. 246.

(14) En'am sûresi:121.

(15) İmam-ı Kurtubî, el-Camü li Ahkâmi'I-Kur'ân, Kahire:1967, c. VII, sh. 77-78.

(16) Âl-i İmrân süresi: 118.

(17) Nahl sûresi: 36.

VAKIF

17/2/2008 · Kategori: Kelimeler-Kavramlar

Önce kelime üzerinde duralım. Vakıf, hapsetmek mânâsında olup vakafe fiilinin masdarıdır. Bundan dolayı mahşerde insanların hesap vermeleri için hapsedildikleri yere mevkıf denilmiştir. Çoğulu evkâfdır. Istılahta: "Bir mülkün menfaatini insanlara tahsis edip; aslını Allahû Teâla (cc)'nın mülkü hükmünde olmak üzere, mülk edinme veya edindirmeden alıkoymaktır"2 şeklinde tarif edilmiştir. İmam-ı Âzam Ebû Hanife (rha) indinde vakıf, tıpkı ariyet gibi caizdir, lâzım değildir. İmameyne göre, vakıf, lâzım ve sabittir, vakfedenin onu iptal etmesi caiz değildir.3 Fûkaha; fetvanın imameyn'in kavline göre olduğunu tasrih etmiştir.

 

Feteva-i Hindiyye'de: "Vakfın sebebi; Allahû Teâla (cc)'nın rızasını talep etmektir"4 hükmü kayıtlıdır. Esasen vakıf hadisesi, Allahû Teâla (cc)'ya iman ve hesap gününe hazırlanma şuuru ile yakından alakalıdır. Nitekim ilk vakıf Hz. İbrahim (as)'in gayretiyle vücûd bulmuştur 5 Halilü'r-Rahman vakfının özelliği budur. İmam-ı Şafii (rha): "Allahû Teâla (cc)'m rızasını kazanmak maksadıyla yapılan vakıf; cahiliyet ehlinden sâdır olmamış, müslümanlar tarafından vâki olmuştur"6 hükmünü zikreder.

 

Kur'ân-ı Kerim'de: "Siz sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla iyiliğe ermiş (birr-i taat etmiş) olamazsınız. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilicidir."(7) hükmü beyan buyurulmuştur. Bu âyetin inzalinden sonra sahabe-i kirâm sevdiği malları infak etme hususunda birbiriyle yarışa girmişlerdir. Hz. Cabir (ra): "Ben hicret edenlerden veya ensardan; mal sahibi olup da, vakıf veya tasaddukta bulunmayan hiç kimseyi tanımıyorum" diyerek, sahabenin vakfa ne kadar önem verdiğini izah etmektedir.g Esasen Resûl-i Ekrem (sav)'in Medine'de bulunan ve kendi özel mülkü olan; "Fedek arazisini", fakir mü'minlerin ihtiyaçlarının karşılanması için vakfettiği bilinmektedir.9 Hz. Ömer (ra)'in en kıymetli malı Hayber'de bulunan hurmalığıdır. Resûl-i Ekrem (sav)'e gelerek: "Ey Allah'ın Rasûlü... Hayber'de öyle bir hurmalık elde ettim ki, ondan dâtıa güzeli şimdiye kadar elime geçmemişti. Bana bu hurmalığı ne yapmamı emredersiniz?" diye sordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sav) "Onu aslı ile birlikte tasadduk et... Eğer böyle yaparsan o (hurmalık) satılamaz, hibe edilemez ve hiç kimse ona (hurmalığa) vâris olamaz"(10) buyurdu. Hz. Ömer (ra) bunun üzerine "Satılmamak, hibe edilmemek ve mirâsa konu olmamak şartıyla hurmalığın gelirlerini, fakirlere, akrabaya, kölelikten kurtulmak isteyenlere, Allah yolunda savaşanlara, yolda kalmışlara ve misafirlere harcanmak üzere vakfetti. Ona bakan kimse (mütevellı) iyilikle yiyebilir ve dostuna da yedirebilir." Dikkat edilirse; vakfedecek kimsenin, nelere riayet etmesi gerektiği bu hadisede açıkca görülmektedir.

 

Vakfedilen malın; alış-verişe, hibeye ve mirâsa konu olmayacağı hususunda ittifak vardır. Zira, vakıfta asıl olan belli bir süre ile sınırlandırılmamasıdır.ıı Nitekim İbn-i Abidin: "Vakıf, muvakkat olarak yapılırsa caiz olmaz. Meselâ: Bir kimse `Şu hanemi bir gün veya bir ay müddetle vakfettim' derse, bu vakıf sahih olmaz. Çünkü vakfm ebedî olması şarttır" hükmünü zikreder.

 

Esasen vakfın hükmü; vakfedilen şeyin, vakfeden kimsenin mülkünden çıkması ve Allahû Teâla (cc)'nın mülkü hükmüne girmesidir.ı3 Bu sebeple; alış-verişe, hibeye ve mirasa konu olamaz. Mülkünün bir kısmını vakfetmek isteyen kimse; vakfedeceği şeyin mahiyetini, ne için vakfettiğini (fakir, miskin vs.) ve nasıl kullanılması gerektiğini kat'i olarak beyan etmelidir. Vakfın rüknü; mülkün vakfedildiğine delâlet eden hususî lâfızlarıdır. Bahru'r-Raik'te böyledir."(14)

 

Vakıf; kitap, sünnet ve sahabe-i kiram'ın icmaı ile sabit olan İslâmî bir müessesedir. Camiler, mescidler, medreseler, kütüphaneler, zaviyeler ve kervansaraylar hep "vakfın" önemini kavrayan mü'minlerce meydana getirilmiştir. Anadolu'nun büyük bir bölümünde "vakıf' arazilerine rastlamak mümkündür.

 

Herhangi bir vakıf kadı'nın (hâkim) tasdik ettiği vakfiyede belirtilen şartların dışında kullanılamaz. Vakıf olan şeyin, muayyen ve malûm olması ilk şarttır(15) Bugün, İslâmî kaygılarla teessüs ettirilen vakıfların büyük bir bölümü işgal altındadır. Hatta "Vakıflar Bankası" gibi kuruluşlarla, "vakıf' mallarına haram karıştırılmış ve gelirlerine el konulmuştur. Vakfiyelerde belirtilen şartlar tamamen gözardı edilerek; hevâ ve heveslere uygun faaliyetler hız kazanmıştır. Bunun mahiyeti üzerinde iyi düşünülmelidir.

 

KAYNAKLAR

 

(1) İbn-i Abidin, Reddü'l Muhtar, Ale'd Dürri'l Muhtar İst. 1983, c. IX, sh. 238, Ayrıca İmam-ı Merginani, el-Hidaye Şerhû Bidayetü'l Mübtedi, Kahire 1985, c. III, sh.13.

(2) İmam-ı Kasanî, el-Bedaiû's Senai, Beyrut 1974 c. VI, sh. 2I8, Ayrıca Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, İst. 1976, c. IV, sh. 284.

(3) İmam-ı Serahsî, el-Mebsut, Beyrut, ty. c. VII, sh. 28. Ayrıca İmam-ı Kasani, a.g.e., c. VI, sh. 13, İmam-ı Merginani, a.g.e., c. III, sh. 13, İbn-i Abidin, a.g.e., c. IX, sh. 238.

(4) Şeyh Nizamüddin ve Heyet, el-Feteva-ı Hindiyye, Beyrut: 1400, c. II, sh. 352 (Dürri'l Muhtar'da "Vakfın sebebi, dünyada insanlara ihsan ve ikramı, âhirette sevabı irade ve kasdetmektir" hükmü kayıtlıdır. Mahiyeti aynıdır).

(5) İmam-ı Serahsî, a.g.e., c. XII, sh. 28.

(6) İbn-i Abidin, a.g.e., c. IX, sh. 238.

(7) Âl-i İmrân sûresi: 92.

(8) Ömer Nasuhi Bilmen, a.g.e., c. IV, sh. 304 Madde:ll.

(9) İmam Serahsî, a.g.e., c. XII, sh. 30.

(10) İbn-i Hümam, Fethû'l Kadir, Beyrut: 1316, c. V, sh. 41-42. Ayrıca Molla Hüsrev, Dürerü'l Hükkam fi Şerhi Gureri'l Ahkâm, İst.1307, c. II, sh.134.

(11) İmam-ı Kasanî, el-Bedaiu's-Senai, Beyrut, 1974, c. VI, sh. 220.

(12) İbn-i Abidin, Reddü'l Muhtar Ale'd Dürri'l Muhtar, İst.1983, c. IX, sh. 248.

(13) Şeyh Nizamüddin ve Heyet, el-Feteva-ı Hindiyye, Beyrut,1400, c. II, sh. 352.

(14) Şeyh Nizamüddin ve Heyet, a.g.e., c. II, sh. 352. Ayrica, ibn-i Abidin, a.g.e., c. IX, sh. 242.

(I5) İmam-ı Kasanî, a.g.e., c. VI, sh. 221 vd.

VAHY

17/2/2008 · Kategori: Kelimeler-Kavramlar

Peygamberler tarafından tebliğ edilmeyen ve vahye dayanmayan hiçbir kitap "İlâhi Kitab" vasfını taşımaz. Kur'ân-ı Kerîm, Resûl-i Ekrem (sav)'e vahy yoluyla nâzil olmuştur. Dolayısıyla vahy kelimesini ve kavramını iyi bilmek durumundayız.

 

Vahy kelimesi (V-H-Y) fiilinin masdarı olup, lûgatta; gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, süratli ve gizli telkinde bulunmak, imâ ve işaret etmek, yazı ile bildirmek ve fısıldamak gibi 'frıânâlara gelir. Genel olarak "bir şeyi gizli ve hızlı bir şekilde bildirmek" şeklinde tarif edilmiştir. (1)

 

İslâmî ıstılâhta: Allahû Teâla (cc)'nın; Rasûlleri'ne ve nebileri'ne, dilediği hükümleri kelâm ve mânâ olarak, kesin ve yakîn bilgi ifade edecek şekille bildirmesidir. Vahy; peygamberlerin hepsi için, Allahû Teâla (cc)'dan hüküm ve haberleri alma vasıtasıdır.2 Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "Ya vahy ile, ya bir perde arkasından, yahud bir elçi gönderip de kendi izniyle dileyeceğini vahyetmesi olmadıkça, Allah'ın hiçbir beşere kelâm söylemesi (vâki) olmamıştır. Şüphesiz ki O, çok yücedir, mutlak bir hüküm ve hikmet sahibidir"3 hükmü beyan buyurulmuştur. Dikkat edilirse vahiy üç kısımdan mütalâa edilebilir:

 

a) Allahû Teâla (cc)'nın doğrudan doğruya vahyetmesi. Buna vahy-i gayr-i metlûv veya ilham denilir. Meselâ: Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Rızkı tamamlanıncaya kadar hiç kimsenin ölmeyeceği bana vahyedildi. O halde Allahû Teâla (cc)'ya karşı gelmekten sakınınız. Rızkınızı araştırırken güzel bir yol tutunuz."4 hadisi, bu vahye delildir. Bunun dışında, birçok misal vermek mümkündür.

 

b) Bir perde arkasından duyulan sözler. Meselâ: Hz. Musa (as)'ın Cebel-i Tur'da ağaç arkasından işittiği ilâhî nidâ gibi. Nitekim bu hâdise Kur'ân-ı Kerm de belirtilmiştir: "Artık Musa müddetini bitirince ailesiyle yola çıktı. Tûr'un yanında bir ateş hissetti. Ailesine dedi ki: `Siz (burada) durun. Çünkü ben bir ateş gördüm. Olur ki size ondan haber, yahut (ocak yakıp) ısınmanız için bir ateş parçası (ateş koru) getiririm.' Derken oraya gelince feyizli (ve mümtaz) bir yerdeki vâdinin sağ kıyısından, ağaçtan `Ya Musa!.. Muhakkak ben âlemlerin Rabbi olan Allah'ım!... (Şimdi) Asânı yere bırak, diye nidâ olundu."5 Perde arkasından nidâ şeklindeki vahy nâdirdir.

 

c) Vahiy meleği olan Cebrail (as)'ın vasıtasıyla kelimeler halinde, peygambere ulaştırılan vahy. Buna vahy-i metlûv adı verilir. Kur'ân-ı Kerîm, Resûl-i Ekrem (sav)'e bu şekilde inzâl buyurulmuştur.

 

Vahy kelimesi, Kur'ân-ı Kerîm'de hem lûgat mânâsında , em istılâhî mahiyette kullanılmıştır. Bu inceliği kavrayamayan ve tahlil edemeyen bazı müsteşrikler, garip teoriler ortaya koymuşlardır. Şimdi meselenin kavranması için, bu nokta üzerinde duralım.

 

Valûgat mânâsında kullanıldığı âyetlerden bazıları şunlardır:

 

1. "Derken (Zekeriya) mihraptan kavminin karşısına çıktı ve onlara sabah akşam Allah'ı tesbih etmeyi vahyetti."6 Buradaki vahy kelimesi, imâ ve işaret etmek mânâsınadır.

 

2. "Biz (sana yaptığımız gibi) her peygambere de, insan ve cin şeytanlarını böylece, düşman yaptık. Bunlar birbirlerini aldatmak maksadıyla, yaldızlı bir takım söz(ler ve vesveseler) vahyederler. Eğer Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyle ise onları düzmekte oldukları yalanlarıyla beraber (başbaşa) bırak" İnsan ve cin şeytanlarının yaptıkları vahyin mânâsı; fısıldamak ve gizlice söylemektir.

 

3. "Üzerlerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin. Çünkü bu muhakkak ki bir fısktır. Bununla beraber şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için, kendi dostlarına (velilerine) mutlaka vahyederler. Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz ki siz müşriklerden olursunuz."(8) Buradaki vahy kelimesi süratli ve gizli telkinde bulunmak, fısıldamak mânâsınadır.

 

Allahû Teâla (cc)'nın; peygamberlerin dışında, canlı-cansız bazı varlıklara vahyettiği de kat'i nasslarla sabittir. Bu âyetlerde de (daha ziyade) kelime mânâları ön plandadır. Şimdi bir kısmını birlikte gözden geçirelim.

 

a) Cansız arza ve semaya hitaben vaki olan vahyler:

 

"O gün (yeryüzü) bütün haberleri anlatacaktır. Çünkü Rabbi kendisine (o vech ile) vahyetmiştir."9 Buradaki vahy kelimesi, emretti mânâsmadır.

 

b) Canlılardan bal arısına vâki olan vahy:

 

"Rabbin bal arısına: `Dağlardan, ağaçlardan ve (insanların senin için yapacakları) çardaklardan evler (kovanlar) edin. Sonra meyva ve çiçeklerin her birinden yeyin. Rabbinin (bal imalinde öğrettiği ve) kolaylıklar gösterdiği yaylım yollarına gidin' diye vahyetti. Onların karınlarından (ağızlarından) renkleri çeşitli şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. İşte bunda da tefekkür edecek bir zümre için elbette bir âyet (alâmet) vardır."1o buradaki vahy kelimesi, ilhâm mânâsınadır. Günümüzde buna sevki tabiî denilmektedir.

 

c) Meleklere hitaben vâki olan vahy:

 

"Hani Rabbin meleklere: `Şüphesiz ki ben sizinle beraberim. Haydi iman eden (o mücahid)lere sebat ilhâm edin' diye vahyediyordu. `Ben kâfirlerin yüreklerine korku salacağım. (Ey mü'minler) hemen vurun boyunlarının üstüne, vurun onların her parmağına!' (diyordu). Bunun sebebi şudur: Çünkü onlar Allah'a ve Rasûlü'ne karşı geldiler. Kim Allah'a ve Rasûlü'ne karşı gelirse, Allah'ın cezası cidden çetindir."tl Buradaki meleklere yapılan vahyin mânası, emir vermektir. Allahû Teâla (cc)'nın gaybî yardımının ve ihsanının bilinmesi içindir.

 

d) Insanlardan Hz. Musa (as)'ın annesine hitaben vâki olan vahy:

 

"Musa'nın anasına: `Onu emzir. Ona aid bir tehlike gelince, kendisini denize (nil nehrine) bırak, (bozulacağından) korkma, ayrılıktan kederlenme!.. Çünkü biz onu yine sana geri döndüreceğiz. Hem onu peygamberlerden biri yapacağız' diye vahyettik "(12) Burada ise vahy kelimesi; Kadı Beyzâvî'nin belirttiği gibi ilham ve sâdık rüya karşılığı kullanılmıştır.

 

Dikkat edilirse; yukarıda zikrettiğimiz bütün âyetlerde, vahy kelimesi lûgat mânâsında kullanılmıştır. Istılâhî mânâda vahy; Allahû Teâla (cc) ile rasûlleri ve nebileri arasında cereyan eden bir hâdisedir. Rasûl-i Ekrem (sav), vahiyle insanların karşısına çıkan ve hitap eden ilk şahsiyet değildir. İlâhi vahye mazhar olan bazı peygamberlerin isimleri Kur'ân-ı Kerîm'de birçok vesilelerle zikredilmektedir. Meselâ: "Nûh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, Yakub'un torunlarına, İsâ'ya, Eyyüb'e, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a da vahyettik. Davud'a da Zebur'u verdik."13 âyetinde, bir çok peygamberin ismi zikredilmektedir.

 

Daima kendisinin bir insan olduğunu ifade eden Resûl-i Ekrem (sav) vahye muhatap olmadan önce, okuma-yazma bilmiyor ve "İman nedir? Kitap nedir?" gibi meselerle zihnini yormuyordu. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de: "İşte biz sana da (ey Muhammed) böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Halbuki (vahiyden evvel) kitap nedir? İman nedir? sen bilmezdin. Fakat onu biz bir nûr yaptık. Bununla kullarımızdan kimi dilersek ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun rehberliğini yapıyorsun."(14) hükmü beyan buyurulmuştur. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; hesap gününü düşünen her mükellef, vahyin hem lugat, hem ıstilahî mânâsını iyi bilmelidir. Ayrıca unutulmamalıdır ki, vahye tâbi olmayan insan, hevâ ve hevesinin kurbanı olur, imtihanı kaybeder.

 

KAYNAKLAR

 

(1) Geniş bilgi için bkz. Râğıb el-İsfahani, el-Müfredat fi Garib'il Kur'ân, İst. 1986, sh. 809-811. Ayrıca, Lisanû'I Arab, Beyrut:1955, c. XXV, sh. 379-382.

(2) Meydanî, el-Akidetü'l-İslâm, Şam, 1966, c. II, sh. 244.

(3) Şûra Sûresi: 51.

(4) Aclûsî, Keşfû'1-Hâfa, Beyrut 1351, c. II, sh. 231 Had. No: 707. Ayrıca İmam-ı Şafü, er-Risale, Kahire:1979, sh. 94 Madde: 306.

(5) Kasas Sûresi: 29-30.

(6) Meryem Sûresi:10.

(7) En'am Sûresi: I 12.

(8) En'am Sûresi:121.

(9) Zilzal Sûresi: 4-5.

(10) Nahl Sûresi: 68-69.

(11) Enfal Sûresi:12-13.

(12) Kasas Sûresi: 7.

(13) Nisâ Sûresi: 162. Bu hususla ilgili diğer âyetler: A'raf:117,160; Ta-Ha: 77.

(14) Şûra Sûresi: 52.

TA' ZİR

17/2/2008 · Kategori: Kelimeler-Kavramlar

İslâm ceza hukuku, kat'i nasslarla sabit olan ve hukukullah olarak ifade edilen had cezaları ile sınırlı değildir. Dâru'l-İslâm da, hakkında muayyen bir had cezası bulunmayan haramları işleyen kimselere ta'zir cezası tatbik edilir. Bu icmai ümmet ile sabittir. Resûl-i Ekrem (sav) vedâ haccı için Arafat'ta iken: "Bugün dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Din olarak sizin için İslâm ı seçtim ve ondan râzı oldum."ı âyet-i kerimesi nâzil olmuştur. Dinin kemâle ermesinden maksad, insanların ihtiyaç duyacakları (zarûri, hâci ve diğer ahkâmla ilgili) nassların tamamlanmasıdır. Hakkında nas bulunmayan konularda ictihad yapması da kemâlata dahildir. Zira fer'i hükümlerin sonu yoktur ve sayı ile ifade edilemezler.2 Meselenin kavranabilmesi için önce ta'zir kavramını izah etmeliyiz. Arapça olan bu kelime, a-z-r kökünden gelir. Lûgat manası, mutlak manada tedip etmek, azarlamak ve men etmektir.3 İslâmi ıstılâhta, "miktar bakımından hadden az olan te'dib şekline ta'zir denilir."4 şeklinde tarif edilmiştir. Bu tarif Resûl-i Ekrem in (sav): "Her kim hadd olmayanı, had mertebesine ulaştırırsa, o kimse haddi (şeriatın koyduğu ölçüyü) aşanlardandır."5 hadisine dayanmaktadır. İbni Abidin, "had ile ta'zir arasındaki fark şudur: Hadlerin miktarı muayyendir. Ta'zire gelince, bunun takdiri ve tatbiki müslüman hükümdarın ve onun naiblerinin reylerine bırakılmıştır... Hadde şefaat caiz değildir. Müminlerin emîri veya naibleri, şefaatten dolayı had vurmayı terk edemez. Ancak, ta'zirde şefaat kabul edilebilir"6 diyerek önemli noktalara işaret etmiştir. İslâm fıkhına göre kurulmuş bir devlette, müminlerin velâyetine haiz olan ümera, hadler müstesna, "hangi suça, ne ceza verileceğini" istişare ile belirlemek durumundadır. Mesela eroin, esrar, rakı, votka ve kokain gibi uyuşturucu maddelerin ticaretini yapanlara verilecek ceza, ta'zir ile ilgilidir. Zira naslarda, varlığını hükmün varlığına, yokluğunu da hükmün yokluğuna delâlet eden mazbut vasıflar vardır.

 

Bu mazbut vasıflara, nassın sebebi ve illeti denilir. Fâkihlerin cumhuruna göre sebep, hükmün varlığı için, şâri (hüküm koyucu) tarafından emâre olarak belirtilen mazbut ve açık bir şeydir.7 Hanefi fukahasından Molla Hüsrev illeti şöyle tarif etmiştir: "İllet, nassın hükmüne alâmet kılınan vasıftır."(8) Bazı âlimler ise illeti, "zâhir, mazbut ve hüküm için uygun bir vasıftır." diye tarif etmişlerdir. Meselâ, hamr (şarab)a nisbetle sarhoş edicilik vasfı böyle bir illettir. Aslın illetinin bilinmesinden sonra bu illetin "fer"de bulunup bulunmadığının tesbit edilmesine tahkiku'l-menat denilmiştir 9 Eroin, esrar, kokain gibi uyuşturucu maddeler insanı sarhoş ettiğine göre, haram olması tabiîdir. Sahih-i Müslim de yer alan "Hamr, aklı örten ve gideren şeydir kavli eroin, esrar, rakı, votka ve kokainin hükmünü tesbit etmemize vesile olur. Bu maddeleri kullanan kimselere, şarap içenlere uygulanan "hadd-i şürb" uygulanır.(10) Bunların ticaretini yapan kimselerin, fesadları başka türlü giderilemezse, ta'ziren cezaları daha ağırlaştırılabilir.

 

"Kur'an müslümanlığı" ve "selefîlik" gibi bâtıl iddialar garip hastalıkları beraberinde getirmiştir. Bu bâtıl iddialar, İslâm'ın günümüzün meselelerini çözemiyeceğini ileri süren çevreler tarafından tezgâhlanmakta, "Kur'ân ve sünnetten başka delil tanımayız" diyen mezhepsizler(!) kanalıyla müslümanların arasına sokulmaktadır. Elbette bu insanların, selef-i sâlihîn ile bir ilgileri yoktur. Kendi usûlsüzlüklerini, selef-i sâlihîni istismar ederek gündeme getirmektedirler. Şer'î delillerle, insanoğlunun her meselesini çözmek mümkündür.

 

KAYNAKLAR

 

(1) Maide sûresi: 3.

(2) İmam-ı Şâtibî, el-İ'tisâm, Beyrut 1986, c. I, sh. 305. Ayrıca, İmam-ı Kurtubî, el-Câmü li Ahkâmi'l Kur'ân, Kahire 1967, c. VI, sh. 62.

(3) Molla Hüsrev, Düreri'l-Hükkâm fi Şerhi'l Gureri'l Ahkâm, İstanbul 1307, c. II, sh. 74. Ayrıca bkz. İbni Hümam, Fethû'l-Kadir, Beyrut 1316, c. IV, sh. 211.

(4) İmam-ı Kasanî, el-Bedaiu's-Senai, Beyrut 1974, c. VII, sh. 63. Ayrıca, İbn-i Abidin, Reddü'I-Muhtar ale’d Dürri'l-Muhtar, İstanbul 1983, c. VIII, sh. 280.

(5) İbni-i Hümam, a.g.e., c. IV, sh. 214.

(6) İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, sh. 280.

(7) Muhammed Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metodolojisi, Ankara 1979, sh. 53.

(8) Molla Hüsrev, Mir'atu'l-Usûl, İstanbul 1307, c. I, sh. 241.

(9) Prof. Abdülvehhâb Hallaf, İlmu Usûl-i Fıkh, Kahire 1956, sh. 84 vd.

(10) İbn-i Abidin, a.g.e., c. VIII, sh. 234.

TASAVVUF

17/2/2008 · Kategori: Kelimeler-Kavramlar

Arapça olan bu kelimenin kaynağı hususunda ihtilaf vardır. En doğru olarak kabul edilen tahlile göre sûfi kelimesi, Arapça yün anlamına gelen “suf”tan türemiştir. Suf'un nisbeti sufi'dir. Gömlek giyene takammasa denildiği gibi, suf giyene de tasavvafa denir. Bunun masdarı tasavvuf, ism-i faili mutasavvıftır.ı Kelime nereden türemiş olursa olsun, zühd ve takva hususunda titizlik gösteren bir zümreye "alem" olmuştur. Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadis-i şeriflerde tasavvuf kelimesinin geçmediğini dikkate alan bazı müsteşrikler; bunun Hindistan'dan veya eski Yunan'dan geldiğini isbata çalışmışlardır.2 Ehl-i Sünnet ûleması tasavvufu: "Şer'i hududları muhafaza ederek, Allahû Teâla (cc)'yı zikirde müdavim olmak ve rıza makamına ulaşmak" olarak kabul ve tavsiye etmiştir. Bu durumda tasavvufun kaynağını, Hindistan'da veya eski Yunan felsefesinde aramak boşuna bir gayrettir. Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Muhakkak ki ben, bir muallim olarak gönderildim"3 buyurmasındaki hikmeti iyi tefekkür etmek zorundayız. Sırat-ı müstakim üzere olmak, dünyevî-uhrevî saadetlere ulaşmak, Ancak Resûl-i Ekrem (sav)'i taklid etmekle olur. Kur'ân-ı Kerîm'de: "Bir de peygamber size ne verdiyse (her ne emir verirse) onu tutun, nehyettiğinden de sakının" buyurulmuştur. ayrıca "Ve O, kendi hevâ ve hevesinden söz söylemez. O, (Kur'ân ve din hususundaki eızıri) ilka edilegelen vahiyden başka bir şey değildir."5 ayet-i kerimesi, sünnetin önemini ortaya koymaktadır. Nitekim bütün müçtehid imamlar; "Mütevatir sünnetin inkârı küfürdür" hükmünde ittifak etmişlerdir.6 Bazı çevreler ısrarla Resûl-i Ekrem (sav)'in hurma ağaçlarının budanmaması ile ilgili içtihadını gündeme getirip "sünnet bağlayıcı değildir" hükmüne varma arzusundadırlar.7 Halbuki Resûl-i Ekrem (sav)'in dünyevî meselelerdeki içtihadı ile din hususundaki sünneti arasında önemli farklar vardır. Nitekim Bedir Savaş'ında; savaş yerinin tesbiti ve savaş sonrası esirlerin durumu ile ilgili olarak, sahabe-i kiramla istişare etmiştir. Sahabe-i Kiram herhangi bir meselede Resûl-i Ekrem (sav)'e: "Bu bir vahiy midir, yoksa içtihadınız mıdır?" diye sorarlardı.

 

Eğer vahiyse derhal teslim olurlar, herhangi bir itirazda bulunmazlardı. Bu aradaki vahiy kelimesinden, sadece Kur'ân-ı Kerîm'i anlamak mümkün değildir çünkü kudsî hadis dediğimiz vakıa da mânâ itibariyle Allahû Teâla (cc)'dandır. Bu girişten sonra; son yıllarda ilm-i ledün adı altında, Resûl-i Ekrem (sav)'in ve Hülâfai Raşidin'in sünnetlerini tahrip eden bir akımdan söz etmek istiyorum. Bu konunun çok netameli olduğunu biliyorum. Buna rağmen Hz. Ebû Bekir (ra)'in "Allah rızası için söylenmeyen hiçbir sözde hayır yoktur. Aziz ve celil olan Allah yolunda harcanmayan hiçbir malda hayır olmadığı gibi, Allah için yaptıklarında insanların kınamasından korkanlarda da hayır yoktur"s sözlerini düşündükçe bir hâl oluyorum. Şimdi konuya girelim: Son yıllarda tasavvuf adına; kendisine nikâh düşen kadınlara el öptürenlerden, şehevî duygularını tatmin edenlere kadar acaip tipler türedi. Elbette bundan tasavvufi hareket mes'ul değildir. Çünkü tasavvuf, Allahû Teâla (cc)'nın emir ve nehiyleri altında sızlanmamak, sabretmek ve her an imtihan üzere olduğunu hatırda tutarak, hevâ ve hevesle mücadele etmektir."9 Bu mücadelede Resûl-i Ekrem (sav)'in ve Sahabe-i Kiram (ra)'ın hayatları örnek alınır. Şer'i şerife uymayan her davranış reddedilir. Ayrıca tarikat ve hakikat, şeriatın içinde kabul edilir. Çünkü "Şeriat-Tarikat-Hakikat" zincirine inanmak, şeriatı eksik kabul etmek anlamına gelir ki, insanı dalâlete ve küfre sürükler.

 

İmam Ebû Yusr Muhammed Pezdevî: "Şeriat hakikattir hakikat şeriattan başka değildir" buyuruyor.10 Bu bahsin devamında "hakikat şeriattan ayrı ve başkadır" görüşünü benimseyenler, evliyayı enbiyadan üstün kabul edenlerdir. Bunlar `peygamber şeriatle, veliler hakikatle amel eder' diyenlerdir. Bunlara "evliyacılar" adı verilmiştir, sapık bid'atçilerdir. Bunlar Allah (cc)'ın kitabına, Hz. Resûl-ü Ekrem (sav)'in sünnetine muhalefet ederler, bâtın, gizli ilim iddiasında bulunurlar" diyerek meseleyi ortaya koymaktadır. Bu noktada şeyhlerini "gizli ilim sahibi" olarak nitelendirmeyi şeref bilen müridler, ne yaptıklarını iyi düşünmelidirler!.. Ayrıca hata etmesi mümkün görülmeyen şeyh tasavvuru; batınîliğin yeniden tarih sahnesine çıkışını hazırlamaktadır. "Şeyh uçmaz, mürid uçurur" sözü iyi düşünülmeli; şer'i hududlara riayette titiz olunmalıdır.

 

Ebû Yezid el-Bestamî (ks)'nin "Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır" 11 meâlindeki sözü herkesin ağzında... Hatta bunun hadis-i şerif olduğunu iddia edecek derecede ileri giden tiplere rastlıyoruz. Şer'î ilimlerden habersiz olan kimseler, "Şeytan mürşidim olmasın" gerekçesiyle, hemen harekete geçiyorlar. Kısa bir süre sonra inabe ile bey'at arasındaki mahiyet farkını bilmediği için, şeyhini halife zannederek "Bizim efendiye tâbi olmayan helak oldu!" demeye başlıyor. Ondan sonra; çık işin içinden, çıkabilirsen!.. Halbuki, tasavvufi bir harekete katılmak isteyen kimsenin, bu hususla ilgili ilimleri öğrenmesi farz-ı ayn'dır. Zira farz-ı ayn ilimler tarif olunurken "hangi durumda olursa olsun, bulunduğu  halde meydana gelen işlerle ilgili bilgileri edinmek her müslümana farzdır"12 denilmektedir. İnabe. tıpkı nezr-i mutlak gibidir, bey'atla hiçbir alâkası yoktur. Bey'at, akıl baliğ olan mü'min'e farz-ı ayn olduğu haldel3 inabe, tasavvufî eğitime karar verenler için lüzûmludur. Nitekim İmam-ı Gazzalî: "Nefisleri zayıf, çevheri hakikatine ulaşmayacak durumda ise kendisine yardım edecek, maksuduna yetiştirecek müşfik bir muallime bağlanır. Nasıl ki tedavi yolunu bilmeyen hasta da, müşfik bir doktora müracaat ederse"14 diyerek, meseleyi izah etmiştir. Zikir, her mü'min üzerine vaciptir, Ancak inabe alan bir kimse, nezrettiği miktarda zikir yapmak zorundadır.

 

Mü'minler; Resûl-i Ekrem (sav)'in ve Hülâfa-i Raşidîrı in sünnetlerine riayet etmek durumundadırlar. Zühd ve takva hayatında da durum aynıdır. Şer'i şerifin hududlarına riayet olunmadığı süre içerisinde "tasavvufi" hayattan söz etmek mümkün değildir. Tâgûtî güçlere dua eden ve şeytâni vesveselerden kurtulamayan kimselerin; insanlara zühd ve takva'yı öğretebilmeleri imkânsızdır. Tasavvufla ilgili olarak kaleme alınmış lâtince birçok eserde bid'at ve hurafeler geniş bir yer tutmaktadır. Dolayısıyle dikkatli olmak ve şer'i hududları öğrenmek mecburiyetindeyiz.

 

Zühd ve takva hayatı, cihadla yakından alâkalıdır. Türkiye'de; otiız iki farz arasında, cihada yer vermeyen latince eserler bol miktarda basılmakta ve dağıtılmaktadır... Halbuki nefsin hevâ ve heveslerini durdurabilecek tek ilâç, cihad'dır. Tasavvufî hayat temelde bu cihada dayanmak durumundadır. Aksi mümkün değildir.

 

KAYNAKLAR

 

(1) Prof.Dr. Süleyman Ateş, Sütemi ve Tasavvufi Tefsiri, İst.1969, sh.1.

(2) Başta L. Massignon, Joseph von Hammer, Nicholson olmak üzere, bütün oryantalistler, tasavvufu İslâm'ın dışında görme arzusundadırlar. Kimisi Hind mistisizmine, kimisi de eski Yunan felsefesine benzetmişlerdir. Bu tezlerin Türkiye'de de, "Modernistlerce" benimsendiği gizlenemez.

(3) İbn-i Mace el-Kazvinî, Sünenû İbn-i Mace, İst.1401, Çağrı Yayınları, c. I, sh. 83, Had. No: 229.

(4) Haşr sûresi: 7.

(5) Bkn. Necm sûresi: 3-4, (Tıbyan Tefsiri, İst. 1963, c. IV, sh.1133).

(6) Molla Hüsrev, Mir'at el-Usûl fi Şerhi Mirkat elVüsûl, İst.1307, c. II, sh. 8 vd.

(7) Prof. Abdülcelil İsa, Peygamberimizin İçtihadları, Ank. 1976, sh. 110-116, (Mütercimler: Dr. H. Merttürkmen-A.Öztürk).

(8) İbn-i Kesir, Tefsiru'l Kur'ân'il Aziym, 1969, Daru'1 Marife Yay. c. IV, sh. 342.

(9) Abdurrahman es-Sülemî, Tabakatu's Sufiye, Kahire 1953, sh. 454.

(10) Sadru'1 İslâm Ebû Yusr Muhammed Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, İst.1980, sh. 335-336 Mes'ele: 93.

(11) Prof. Dr. Süleyman Ateş, a.g.e., sh. 292.

(12) İmam Burhanüddin ez-Zernûcî, Ta'limü'I Müteallim İst.1980, sh. 9 (Müt.: V. Yavuz).

(13) Sünen-i Ebû Davud, İst. 1401, c. II, sh. 302, Hadis No: 2942.

(14) Prof. Dr. Süleyman Ateş, a.g.e., sh. 202.

TAKVÂ

17/2/2008 · Kategori: Kelimeler-Kavramlar

Lûgat mânâsı, gayet iyi korunup sakınmak ve sipere girip nefsi kötülüklerden kurtarmaktır.1 İmam-ı Kuşeyrî'ye göre takvanın aslı önce şirkten, sonra günahlardan daha sonra da şüpheli şeylerden sakınmaktır. Tasavvuf ehline göre takva dörde ayrılır: "Avamın takvası şirkten sakınma, havasın takvası günahlardan kaçınmak, âriflerin takvası sebeplere yapışmaktan uzaklaşma ve safvet ehlinin takvası, Allah'tan, Allah'a sığınmadır."2 İnsanların büyük çoğunluğu avam durumunda olduğuna göre; "takva, şirkten sakınmadır" şeklinde tarif edilebilir. Nitekim Muaz b. Cebel (ra) takvayı şöyle tarif ediyor: "Muttakiler (takva ehli olanlar) şirkten ve putlara tapmaktan korunan, ibadeti sırf Allah rızası için yapan ve cennete lâyık olan kimselerdir." Takva denilince, kalbe yerleşen iman akla gelir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)'in: "Takva kalptedir" buyurmasının hikmeti budur.3 İbn-i Abbas (ra)'tan gelen rivayet de şöyledir: "Muttakiler, Allah'a şirk koşmaktan korunan ve fiilerini O'na ibadet etmeye göre düzenleyen mü'minlerdir."(4).

 

Kur'ân-ı Kerîm'de; "Ey İnsanlar, hakikat biz sizi bir erkekle, bir dişiden (Âdem ile Havva'dan) yarattık. Sırf birbirinizle tanışmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefliniz, takvaca en ileri olanınızdır."5 buyurulmuştur. Bütün müfessirler bu âyet-i kerimede geçen "etkaküm" lafzının, takvadan ism-i tafdil olduğu hususunda müttefiktirler. Ayrıca, takva'nın insanı ebediyyen cehenneme sürükleyen şirk ve küfürden kurtulmakla başladığını zikretmişlerdir.

 

Şurası unutulmamalıdır ki, ideolojik sistemlerin, insanların zihinlerinde cirit attığı bir dönemde, avamın takvası şirkten korunmadır. Bu sanıldığı kadar kolay değildir. Hz. Ebû Bekir (ra)'den rivayet edilen şu hadis-i şerife dikkat edelim. Resûl-i Ekrem (sav) buyurmuşlardır ki: "Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir." Ben "ey Allah'ın Rasûlü!.. Şirk ancak Allah azze ve celle'den başkasına ibadet etmek değil midir, yahud Allah'la birlikte başkasına tapmak değil midir?" dedim. Rasûlullah (sav): "Allah hayrını versin ey Sıddık!.. Şirk sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir. Sana onun büyüğünü, küçüğünü giderecek bir şey haber vereyim mi?" dedi Ebû Bekir (ra): "Hay hay yâ Rasûlallah" diye cevap verince, "Her gün üç defa, `ey Allah'ım!.. Bile bile şirk koşmaktan sana sığınırım. Bilmediklerinden de senden af dilerim!" dersin. Şirk: Bana filân ve Allah verdi demendir. Denktaşlık ise: `Eğer filân olmasaydı, beni filanca öldürecekti' demektir!.." buyurdular.6 Allah'ın indirdiği hükümlerin inkâr edildiği cahiliyye düzenlerinde "takva" konusu çok önemlidir. Bu sebeple takvayı şu şekilde tarif etmek mümkündür: Cahiliyye toplumlarında, tâgûtların hükümlerini reddetmek ve Allah'ın çizdiği hududlar içerisinde hayatı tanzim etmeye gayret sarfetmektir.

 

KAYNAKLAR

 

(1) Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İst. 1936, c.VI, sh. 4479.

(2) Prof.Dr. Süleyman Ateş, Sülemî ve Tasavvufi Tefsiri, İst.1969, sh.182.

(3) İmam Fahrüddin-i Razi, Mefiatihûl Gayh, İst. Mtb. Âmire,1307, c. I, sh. 243-244.

(4) İbn-i Kesir, Tefsirû'l Kur'ân'il Azim, Beyrut, 1969, D.Marife Yay. c. I, sh. 39. vd.

(5) Hucurât sûresi:13.

(6) İmam-ı Mervezî, Müsned-i Ebû Bekir Sıddık, İst. 1981, Hicret Yayını, sh. 89-91, Hadis No:17.

TAKİYYE

17/2/2008 · Kategori: Kelimeler-Kavramlar

İhtiyat, korku ve gizlenmek mânâsına olup, mecburiyet veya zarar tehdidi karşısında dinin icaplarından muafiyet için kullanılan tâbirdir.1 İmam-ı Serahsî: "Bir mü'minin ölüm ve işkenceden kurulmak için, olduğundan başka türlü görünmesi ve davranmasına takiyye denir"2 hükmünü zikrediyor. Kur'ân-i Kerim'de: "Mü'minler, mü'minleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler; kim böyle yaparsa Allah katında bir değeri yoktur, ancak onlardan sakınmanız müstesnadır..."3 buyurulmuştur. Bu âyet-i kerimede geçen "ancak onlardan sakınmanız müstesnadır" hükmünü izah ederken Ebû Bekir el-Cessas; "hayatınızın veya bazı uzuvlarınızın imha edilmesinden korkmanız halinde inanmıyarak (kalben mükreh olarak) onlara dost görünmeniz müstesnadır."4 buyuruyor. Hanefi fûkahası, bunun ikrah-ı mülci ânında bir ruhsat olduğunda müttefiktir. Tefsir-i Kurtubî'de: İmam Hasan el-Basrî (rha)'nin: "Müslümanlar için takiyye ruhsatını kullanmak kıyamete kadar câizdir. Ancak bu ruhsatın kâfirlere müdahane (dalkavukluk) ve şirin görünmek için kullanılması haram olur."5 buyurduğu kayıtlıdır. İmam-ı Serahsî; takiyye'nin sadece kâfire karşı değil, ikrah-ı mülci ânında zâlim yönetimlere de uygulanabileceğini beyan ediyor.6

 

Takiyye ehl-i sünnet ve'l-cemaat mezhebinde, bir ruhsat olarak önemli yer tutar. Ancak şia da "takiyye" usûl-ü dindendir. Cafer-i İsna Aşari mezhebinde, "takiyyeyi terketmek tıpkı namazı terketmek gibidir." Cafer-i Sadık (rha)'ın "İmamet bir görüş meselesi olduğu müddetçe, insanlarla (düşmanlarla) dıştan kaynaşın, ama içten onlara karşı durun" dediği zikredilir(7). Tarih boyunca şianın; "takiye" hususunda titizliği, sözlerin ihtiyatla karşılanmasına sebep olmuştur.

 

KAYNAKLAR

 

(1) İslâm Ansiklopedisi, İst. 1979, (2. bsm.) c. XI, sh. 679, ("Takiye" mad.)

(2) İmam-ı Serahsî, el-Mebsut, Beyrut, Dâru'l-İhya Yayını, c. XXXIV, sh. 45.

(3) Âl-i İmrân sûresi: 28. Ayrıca, Nahl sûresi: 106 ve Mü'min sûresi: 28.

(4) el-Cessas, el-Ahkâmu'I Kur'ân, Beyrut, 1335, c. II, sh. 9.

(5) İmam-ı Kurtubî, el-Camü li Ahkâmu'I-Kur'ân, Kahire,1967, (3. bsm.) c. IV, sh. 57.

(6) İmam-ı Serahsî, a.g.e., sh. 47-49.

(7) Geniş bilgi için bkz. el-Kummî, Risaletû'I-İtikadi'I İmamiyye, Ank. 1978, sh. 127 vd. Ayrıca Mirza Hüseyin, Müstedrekü'l Vesail, Tahran 1382, c. II, sh. 240-247.

« Önceki ::


Msn Avatar

Duvar Kağıdı

Resimli Şiirler

Resimli Dualar

Çiçek Resimleri

Resimli Ayetler

İbretlik Resimler

Resimli Hadisler

Bebek Resimleri

Mekke Resimleri

Medine Resimleri

Dini Video

İlahi ve Ezgi

Flash ve Klip

Budizm Yanılgısı

Satanizm Felsefesi

Ateizim Felsefesi

Atom Mucizesi

Matrix Felsefesi

Siyonizm Felsefesi

Kavimlerin Helakı

Masonluğun Felsefesi

Türkiye'de Masonluk

Savaşların PerdeArksı

Sevgili Peygamberim 1

Sevgili Peygamberim 2

Sevgili Peygamberim 3

Sevgili Peygamberim 4

Sevgili Peygamberim 5

Sevgili Peygamberim 6

Sevgili Peygamberim 7

Sevgili Peygamberim 8

Sevgili Peygamberim 9

Sevgili Peygambrim 10

Sevgili Peygambrim 11

Duvar Yazıları

Hikmetli Sözler

Dini Hikayeler

Mevlanadan İnciler

M.Es'ad Coşan(Rh.A)

İlk Yardım

Bebek Bakımı

Cocuk Gelisimi

Cocuk İsimleri

Yararlı Bilgiler

Sağlıklı Beslenme

Yazi Kodlari

Genel Kodlar

Ayıraç Kodları

Renk Kodlari

Mause Kodlari

Yonlendirme Kodu

Link Efekt Kodlari

M.Zahid Kotku (Rh.A)

M.Es'ad Coşan(Rh.A)

M. Nureddin Coşan


Image Hosted by ImageShack.us

Gerçek Dostluk Ve Kardeşlik Dini Sohbetimize Hoşgeldiniz.Dini Sohbetimize Katılacaksanız Öncelikle Yüce Rabbimizin Selamıyla Selamlayınız.Sohbet Alanında Konu Varsa Lütfen Sohbeti Bölmeyiniz Uyarılar Dikkate Alınmadığı Takdirde Banlanırsınız..Lütfen Sizden Ricamız Kişiye Özel Sorular Sormayınız Sohbetimiz Sırf Tanışma Amaçlı Değildir Gayemiz Dini Sohbet Bilgi Alışverişidir.Ayrıca Özel PM den Diğer Kardeşleri Rahatsız Etmemeniz Bizi Memnun Edecektir Ve Banlanma Olayınız Asla Olmayacaktır..Güzel İSLAMİ Sohbetler Dilerim..Selam ve Dua İle..

ihyaList - ihya.org kaliteli siteler arsivi http://www.tavaf.com/toplist/ Dini100.Net hosting

Copyright © 2008 ResuleVuslat