Anasayfa

Arşiv

Forum

32 Farz

54 Farz

Din Nedir?

İman Nedir?

Dini Sualler

Gusül Abdesti

Abdest(Resimli)

Teyemmüm(Resimli)

Namaz Bilgileri

Namaz(Resimli)

Namaz Sureleri

Oruc Bilgileri

Zekat Bilgileri

Hac Bilgileri

Kurban Bilgileri

İslam / Mükellef

Kur'an Meali

Tecvid Dersleri

Kur'an'ın Faziletleri

Kur'an ve Bilim

İbret Vesikaları

İslam / Mükellef

Tasavvuf Bilgileri

Mektubat-ı Rabbani

Kelimeler / Kavramlar

Hayatımızdan / Dualar

Efendimizin Hayatı

Gençliği Ahlakı

Hayası Nezaketi

İsimleri Hanımları

Şakaları Tevazusu

Adaleti Mucizeleri

Şükrü Sabrı

Şemail-i Şerifi

Veda Hutbesi

Evlilik Ve Aile Hayatı

Tum Yonleriyle Aile

Kadın Hakları

Evlilik Aile Hayatı

Hanım Sahabiler

Cinsel Yaşam

Teseddür

Esmâül Hüsnâ

ALLAH(c.c.)ün Sıfatlrı

ALLAH(c.c.)ün Kelamı

Asr-ı Saadet

Orta Çaĝ

Selçuklu Tarihi

Osmanlı Tarihi

Yakın Tarih

Mezhepler tarihi

Muhtelif konular

Image Hosted by ImageShack.us

ŞEHADET BILINCI
ŞEHADET BILINCI
...GüL BeBeK...
Sarmaşık Gülleri
Eyy Yar...VusLatım Ömrüm Kadar
Ateşte Açan Gül
~GüL Dü$Leri~
Güneş doğamaz o ilahi Aşk olmasa..
Rüzgar essin kokun gelsin ya Resulallah...
Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun..!
KaDiR GeCeNiZ MüBaReK OlSuN
Peygamber efendimiz, Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruy
Ramazan, Kur'an ayıdır
Bir Toplum Utanmayı Kaybederse
Kumeyl Duası
Fe firrû ilâllâh: Allah’a firar et, Allah’a kaç ve A
DERDİMENDİM
Senden başka bu kulunun gidecek kapısı yok..!
Bir müjde gizli bulunamayan halimde...
Hükümsüzdür...
Hükümsüzdür...
UYGUR KARDEŞLERİMİZ İÇİN ÇAĞLAYAN'DA BULUŞUYORUZ...
Üç aylar ve regaib kandili ile ilgili bilgi:
((Eski dava arkadaşlarına seslendi:Şevki Yılmaz))
Örtülü Çıplak Nasıl Olunur?‏


Evlilik Ve Aile Hayatı

18/2/2008 · Kategori: Evlilik-Aile-Hayati

 

  Hıtbe (Nişan) Terimi ve Kapsamı

  Eş Seçiminde Müstehab Olan Nitelikler

  Nişanlanılması Mübah Olan Kadınlar

  Nişanlı Kıza Evlenme Teklifinde Bulunma

  Evlenmek Niyetiyle Kadına Bakmak

  Nişanın Bozulması Ve Sonuçları

  Evliliğin Dayandığı Deliller ve Nikah

  Evliliğin Meydana Gelme Şartları

  Evliliğin Sıhhat Şartları

  Evliliğin Yürürlük Şartları

  Evliliğin Bağlayıcılık Şartları

  Evlenme Engelleri

  Evlilikte Denklik (Kefaet)

  Nikah ve Düğün Merasimi
  Düğün Eğlencesi ve Müzik Dinlenmesi

  Muteberlik Bakımından Evliliğin Çeşitleri
  Vekil Aracılığı ile Evlenme

  Mehir Terimi ve Kapsamı

  Mehir Olabilen Şeyler

  Mehrin Üst ve Alt Sınırı
  Mehrin Çeşitleri

  Mehir ve Başlık Parası İlişkisi

  Kadının Mehrin Tamamına Hak Kazandığı Durumlar

  Kadının Mehrin Yarısına Hak Kazandığı Durumlar

  Kadına Mehir Verilmesi Gerekmeyen Durumlar

  Çeyiz ve Ev Eşyası

  Nafaka

  Müslüman Bir Ailenin Nitelikleri

  Kadının Şahsi Hak ve Sorumlulukları
  Kocanın Hak ve Sorumlulukları

  Eşler İçin Cinsel Birleşme Yasağı Olan Zamanlar
  Nikahsız Birleşme ve Sonuçları (Zina)

  Eş Cinsellik (Livata) ve Cezası

  Aile Hayatı İle İlgili Bazı Hükümler

Aile Hayatı İle İlgili Bazı Hükümler

18/2/2008 · Kategori: Evlilik-Aile-Hayati

1 - Nikâh akdinde aracılık eden imam ve benzeri kimse nikâh akdi için gerekli olan iki şahitten birisi yerine geçer mi?
  Nikâhın rükünleri icap ve kabul, sıhhat şartları ise; eşler arasında bir evlenme engelinin bulunmaması, icap ve kabulün süreklilik bildiren bir üslupla ifade edilmesi ve akitte iki şahidin hazır bulunmasıdır. Şafiî mezhebinde kadın yerine velisinin bulunması gereklidir. Buna göre nikâhın yapılış şeklini bilen ve nikâh merasimini yöneten başka bir kimsenin bulunması rükün veya şartlardan değildir. Eğer eşlerden biri veya veli akdin ifasına yardımcı olacak bilgilere sahipse başka bir aracının bulunması gerekli değildir. Bu yüzden nikâhı akteden din görevlisi şahitlerden birisi olabilir.
  2 - Dinen evlenilmesi caiz olmayan hısımlar hangileridir?
  Dinen mahrem olup kendileriyle evlenmek haram olanlar üç çeşittir:
  a) Nesep hısımları: Bunlar şu hısımlardır: Anneler, nineler, kızlar, kız-kardeşler, erkek ve kız kardeşlerin kızları, halalar ve teyzeler.
  b) Süt hısımları: Nesep sebebiyle haram olanlar, süt sebebiyle de haramdırlar. Başka bir deyimle; "Süt emenin kendisi, süt emzirenin nesline haram olur." Süt anne, süt nine, süt hala, ve süt kardeşle evlenme yasağı gibi.
  c) Sıhriyyet yoluyla haram olanlar: Kur'an-ı Kerim'de bunlar dört sınıf olarak belirlenir. Üvey anne, gelin, kayınvalide, üvey kız.
  Yukarıda belirtilen kimselerle ebedi olarak evlenmek yasaklanmıştır. (bk. en-Nisa, 4/22, 23; Buhari, Şehadat, 7; Müslim, Rada, 1)
  Ayrıca, geçici evlenme engeli teşkil eden haller de vardır. Bunlar beş sınıfta toplanabilir:
  a) İki kız kardeş ile aynı anda evlenmek.
  b) Bir kadını hala veya teyzesi ile bir nikâh altında toplamak.
  c) Eşler arasında din ayrılığının bulunması. Yalnız rnüslüman erkek ehl-i kitap kadınla evlenebilir.
  d) Evli olan kadın.
  e) Üç talakla boşanmış olan kadının hulle'den önce aynı erkekle evlenmesi. (bk.Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, s.211-243)
  Bunların dışında kalanlarla hısım olsun veya olmasın evlenmek caizdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) halasının kızı olan Hz. Zeynep ile evlenmiş, kendi kızı olan Hz. Fatıma'yı ise amcasının oğlu Hz. Ali ile evlendirmiştir. Ancak yabancı ile evlenmek için tavsiyede bulunmakta bir sakınca yoktur. Hatta Şâfiîlerde yakın akraba ile evlenmek tenzihen mekruh sayılmıştır.
  3 - Nikâh sırasında mehrin unutulması akde zarar verir mi?
  Mehir evliliğin rükün ve şartlarından değil, nafaka gibi kocaya vacip olan mâlî bir haktır. Ayette; "Aldığınız kadınların mehirlerini cömertçe veriniz" (en Nisa, 4/4) buyurulur. Diğer yandan Hz. Peygamber, Ali (r.a)'e kızı Fatıma'ya mehir olarak fazla bir zırhını vermesini bildirmiştir. (Ebu Davud, Nikah, 35; Nesai, Nikah, 76; Ahmed b. Hanbel, I, 80)
  Kadın; nikâh sırasında bir mehir belirlenmişse buna, belirlenmemişse aileden emsal kızların mehri kadarına hak kazanır. Mehir kadının hakkı ve onun için iktisadî bir destektir. Onu veli alıp, kendisi için sarfedemez. Hristiyanlıkta bunun aksine kadın erkeğe drahoma adıyla bir meblağ verir.
  4 - Başlık parası caiz midir?
  Ebu Hanife'ye göre kadın için verilen mehir dışında bir meblağın babaya verilmesi caiz görülmemiştir. 1917 tarihli Osmanlı Hukuku Aile Kararnamesi 89 ve 90. maddelerde bu esas şöyle kanunlaşmıştır: "Mehir menkuhenin hakkı olup, onunla çeyiz yapmaya zorlanamaz. Bir kızı tezvic veya teslim için ana baba veya hısımlarının kocadan akçe veya başka bir eşya almaları memnudur."
  Yalnız Ahmed b. Hanbel, baba için mehir yanında bir meblağ alma hakkını tanımış ve Hz. Şuayb'ın kızıyla evlenmek için, Hz. Musa'nın 8 yıl çobanlık yapmasını delil olarak göstermiştir. (bk. el.-Kasas, 28/27.)
  Diğer yandan bir kızla evlenebilmek için böyle bir başlık parası vermek zorunda kalan için bir sakınca bulunmaz. Başlık parası veren için bu, "cebrî hibe" niteliğinde bir tasarruf olur. Osmanlı imparatorluğu uygulamasında başlık ve benzeri fuzuli masraflara engel olmak için Tanzimattan sonra; "İzdivaç ve Tenakuh maddesi Hakkında Tenbihatı Havi İlânnâme" çıkarılmıştır. (bk. Hüseyin Hatemi, Hukuk ve Ahlâka Aykırılık Kavramı ve Sonuçları, İstanbul 1976, s. 270 vd; Düstur, l, Tertip, s. 736-741.) Hatta Şafiî mezhebine göre, kızı evlendirecek velinin adaletli olması gerektiği için, başlık parası isteyen veli bu vasfını kaybeder ve evlendirme hakkı daha sonraki veliye geçer.
  5 - Düğün sırasında dostların ve hısımların verdiği hediyeler, boşanma halinde hangi eşe ait olur?
  Evlilik sırasında dost ve hısımların verdiği hediyeler kadına yarayışlı bir eşya ise kadına, erkeğe yarayışlı veya evde kullanılan cinsten ise erkeğe ait olur. Kadının babası tarafından damadın şahsı için verilen hediye ona ait olur ve boşanma halinde de buna göre hareket edilir. (bk. Hamdi Döndüren, a.g.e, s. 330 vd.)
  6 - Nişanlılık sırasında verilen hediyeler, nişan bozulduğu takdirde kime ait olur?
  Erkek, nişan sırasında mehirin tamamını veya bir bölümünü vermişse, nişan bozulduğu takdirde bunlar mevcutsa aynen, değilse kıymet olarak geri verilmelidir. Hediye olarak verilen şeyler mevcut ise aynen geri verilir. Tüketilmiş ise geriye bir şey vermek gerekmez. Bu konuda "hibe" hükümleri uygulanır. Şâfiîlere göre ise teberru niyetiyle verilmeyen her şey geri verilir. Helak olmuşsa da değeri verilir. (el-Mevsili, el-İhtiyar, III, 48; Bilmen Hukuki İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu, IV, 262 vd.)
  7 - Nikâhlı çift, herhangi bir sebeple zifaftan önce boşansa durumları ne olur?
  Zifaftan önce boşanmada, bir bâin talak meydana gelir. Kadına iddet gerekmez. Taraflar yeni bir nikâh akd ile isterlerse biraraya gelebilirler.
  8 - Bir kimse evlenmek istediği kadına bakabilir mi?
  Bir erkeğin evlenmek istediği kadına bakması caiz, hatta sünnettir. Çünkü Muğire b. Şube (r.a) bir kadına talip olduğunda Hz. Peygamber (s.a.s) kendisine şöyle buyurmuştur: "Ona bak. Çünkü bu, aranızda sevginin devamına vesile olur." (Tirmizi, Nikah, 5; Nesai, Nikah, 17; İbn Mace, Nikah, 9) Kadının da evleneceği erkeği görmesi sünnettir. Erkekle kadının birbirini görmeden evlenmesi doğru değildir. Çünkü insanların zevkleri ve hoşlanıp hoşlanmadığı şeyler çok farklıdır. Birisinin hoşuna gitmeyen bir erkek veya kadın diğerinin hoşuna gidebilir. Evlilik gerçekleştikten sonra dönüş çok daha zordur. Bu nedenle önceden İslâmî ölçüler içinde görüşmek evliliğin selameti bakımından faydalıdır.
  9 - Kadının boşanma yetkisi var mıdır?
  İslâm'da boşama yetkisi prensip olarak erkeğe verilmiştir. Ancak iyi tanımadığı bir erkekle evlenmek durumunda kalan veya evleneceği erkeğin zulmünden korkan kadın nikâh sırasında erkekten boşama yetkisi ister ve bu şartla evlilik gerçekleşirse kadın da dilediği zaman kocasını boşama hakkına sahip olmuş bulunur. Buna "Tefviz-i talak" denir. Bu hak alındıktan sonra artık erkek bundan rucû' edemez. (Tefviz-i talak için bk. Hamdi Döndüren, a.g.e., s.387-389)
  10 - Alevi biri ile evlenmek caiz midir?
  Müslüman bir kadın ancak müslüman bir erkekle evlenebilir. Müslüman da; İslâm'ın bütün hükümlerini kabul edip hiçbirisini reddetmeyen kimsedir. Yani; namaz, oruç, hacc, zekât, abdest, gusül ve benzeri emirleri, içki, kumar, zina, hırsızlık, faiz ve benzeri yasakları kabul edip bunlara inanan kimsedir. Fakat bunların tümünü veya bir bölümünü inkâr eden kimse müslüman sayılmadığı gibi, onunla evlenmek de caiz değildir. Evlenme olduğu takdirde bu meşru olmaz. Bu kişinin adı ister sünni, ister alevi olsun sonuç değişmez. Bu yüzden ölçü İslâm'dır. Diğer yandan Osmanlı imparatorluğu döneminde, Hz. Ali'yi diğer halifelerden üstün tutan, ancak onlara sövmeyen "şia-i mufaddıla" ile evlenmenin caiz olduğu ve mirasının cereyan edeceği esası uygulanmıştır.
  11 - Mut'a nikâhı nedir? İslâm'daki hükmü nedir?
  Mut'a nikâhı, bir kadınla ücret karşılığı belli bir süre için evlenmektir. Cahiliyye devrinde mubah olduğu gibi, İslâm'ın ilk devirlerinde de mubah idi. Daha sonra neshedilip yürürlükten kaldırıldı. Abdullah b. Mesud (r.a) şöyle demiştir: "Biz Rasûlullah (s.a.s) ile gazalara katılıyorduk. Yanımızda kadınlarımız yoktu. Allah elçisine dedik ki: Kendimizi iğdiş yapabilir miyiz? Hz. Peygamber bizi bundan menetti ve sonra bize, bir elbise karşılığında belli bir süre için kadınlarla nikâhlanmamıza ruhsat verdi. İbn Mesud, bundan sonra şu ayeti okudu: "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı temiz ve güzel şeyleri kendinize haram kılmayın." (el-Maide, 5/87; Hadis için bk. Buhârî, Tefsiru Sure, 5/6; Nikâh, 8; Tirmîzî, Nikâh, 2; Nesâî, Nikâh, 4.)
  Bazı gazvelerde Allah Rasulünün Mut'a nikâhına izin vermesi zaruret nedeniyle olmuştur. Daha sonra Hz. Peygamber bunu yasaklamıştır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Ey İnsanlar! Ben size kadınlarla mut'a nikâhı yapmanız konusunda izin vermiştim. Şüphesiz Allah bunu kıyamete kadar haram kılmıştır. Kimin yanında mut'a nikâhlı kadın varsa, onu serbest bıraksın. Onlara verdiğiniz hiç bir şeyi geri almayın." (Müslim, Nikâh, 22; İbn Mâce, Nikâh, 44; Darimi, Nikâh, 16; Ahmed b. Hanbel, III, 406.)
  Diğer yandan Abdullah b. Abbas (r.a)'ın mut'a nikâhını uzun süre caiz gördüğü ancak daha sonra bu görüşünden vazgeçtiği rivayet edilir: Said b. Cübeyr (r.a) İbn Abbas (r. anhüma)'dan şunu nakleder: "Sübhanellah. Ben neye fetva vermişim. Mut'a nikâhı murdar ölmüş hayvan eti gibi yalnız darda kalan için helâl olur. Şiilere gelince, onlar bunu genişlettiler, hükmü zaruret olana, olmayana, mukim veya yolcu herkese teşmil ettiler." (Müslim, Nikâh, 27; ez-Zühayli, el-Fıkhu'l-İslami ve Edilletüh, VII, 67-68.)
  Tirmîzi, İbn Abbas (r. anhüma)'nın önceki görüşünden dönmesini şöyle nakleder: "İbn Abbas şöyle demiştir: Mut'a ancak İslâm'ın ilk dönemlerinde vardı. Bir erkek bilmediği bir beldeye gidince orada ikamet edeceği süreye göre bir kadınla evlenir, kadın onun eşyasını korur ve onun durumu ile ilgilenirdi. Sonra şu ayet indi:"O müminler ırzlarını koruyanlardır. Ancak karıları ve sağ ellerinin sahip olduğu cariyeleri bundan müstesnadır." (el-Müminun, 23/5,6.) İbn Abbas bundan sonra şunu ilave etmiştir: Bu ikisi dışında kalan her cinsel birleşme haramdır." (Tirmizi, Nikah, 28; eş-Şevkani, a.g.e., VI, 135)
  12 - Resmi nikâh dini nikâh yerine geçer mi?
  Hanefilere göre, âkil ve baliğ müslüman bir erkekle müslüman veya ehl-i kitap bir kadının evlenmesinde iki şahidin hazır bulunması, icap ile kabulün o anda akdi meydana getirecek siyga ile ifade edilmesi akdin sıhhati için yeterlidir. Belediye memurunun veya bir din görevlisinin hazır bulunması nikâhın rükün veya şartlarından değildir. Sadece nikâhın belli kurallara uygun olarak akdedilmesini sağlayan aracılardır. Ancak belediye memurunun, evlenecek taraflarda müslüman olma, süt hısımı bulunmama gibi dini şartları araştırma yetkisi bulunmadığı için nikâhın bir din görevlisinin denetiminde kıyılması, bu konuda düşülebilecek hataları önler. Bu yüzden resmî nikâhtan sonra İslâmî nikâhın akdedilmesi dini kurallara uygunluğu sağlar.
  Şafiî mezhebine göre, nikâhta kadının velisinin bulunması sıhhat şartı olduğu için günümüzdeki resmi nikâhlar İslami açıdan geçerli olmaz. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Veli ve iki adaletli şahit bulunmadıkça nikâh olmaz." (Ebu Davud, Nikah, 19; Darimi, Nikah, 11; es-Serahsi, el-Mebsut, V, 31) Belediye nikâhında veliye yer verilmediği açıktır. Bu yüzden Şafiî mezhebine mensup olan kimsenin, belediye nikâhından sonra mutlaka İslâm'a uygun yeni bir nikâh kıydırması gerekir.
  13 - Küfrü gerektiren bir söz söylemek veya harekette bulunmak nikâha etki yapar mı?
  Bir kimse küfrü gerektiren bir söz söyler veya bir fiilde bulunursa nikâh akdi bozulur. Allah'a, Kitaba, Peygambere sövmek, Kur'an-ı Kerimi hakaret için yere atmak gibi. Tevbe edip yeniden İslâm'a dönerse yeni bir nikâh akdi yapmaları da gerekir. Aksi halde eşiyle birlikte yaşamaları caiz olmaz.
  Şâfiîlere göre ise, küfrü gerektiren söz veya fiil cinsel temastan önce olmuşsa nikâhı ortadan kaldırır. Cinsel temas olmuşsa iddetin sonuna kadar beklenir. Bu süre içinde yeniden İslâm'a dönerse nikâh devam eder, aksi halde nikâh irtidat tarihinden itibaren ortadan kalkmış olur.
  14-Cuma akşamı mescidde nikâh yenilemenin İslâm'da yeri var mıdır?
  Anadolunun çeşitli yerlerinde, cuma gecelerinde yatsı namazının arkasından, imam efendi tevbe ve istiğfar duası yanında nikâh tazelemeyi kapsayan ifadeleri de cemaatle birlikte tekrarlamaktadır. Bu nikâh tazelemenin amacı, bir haftalık süre içinde eşlerin küfrü gerektiren bir durumu olmuşsa, bozulan nikâhlarını yenilemektir. Boşama sayısı söz konusu olmaksızın, akide bozukluğu nikâhı ortadan kaldırır. İman yenilenince evlilerin nikâhlarını da yenilemeleri gerekir.
  Ancak, cami cemaatinin daha önceden eşlerinden böyle bir nikâh yenilemesi için vekalet almış olması ve cemaatın da birbirine bu konuda nikâh şahidi olması gereklidir. Günümüzde bu konuda asıldan uzaklaşılmış, cemaat tevbe ve istiğfar yanında nikâh duasını da tekrarlamakta olduğunu düşünür olmuştur. İnsanı inkâra sevkeden gazete ve dergi yazılarının etkisinde kalarak inkarcılığa düşmek, günlük konuşmalarda İslâm'ın kesin emir ve yasaklarını umursamaz tavırlar, bunun sonucunda ortaya çıkan inanç bozuklukları böyle bir nikâh yenilemeyi gerekli kılan sebeplerdendir. Nikâhın bu şekilde bozulması talak niteliğinde olmayıp, boşama sayısında bir eksilme sözkonusu olmaz.
  15 - Hülle nedir? İslâm'a uygun olarak nasıl gerçekleşir?
  Bir erkeğin, karısı üzerinde üç defa boşama yetkisi vardır. Üçüncü boşamadan sonra yeniden aynı kadınla evlenmek isterse, kadının ikinci bir erkekle evlenip ayrılmış olması şarttır. İşte kadına, eski kocasına yeniden dönme imkânı sağlayan bu ara evliliğine "tahlil" veya kısaca "hülle" denir. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Yine erkek, karısını üçüncü defa olarak boşarsa, bundan sonra kadın kendinden başka bir erkeğe nikahlanıp varıncaya kadar ona helâl olmaz. Bununla birlikte, eğer, bu yeni koca da onu boşarsa onlar Allah'ın sınırlarını ayakta tutacaklarını sanırlarsa, birbirlerine dönmelerinde hiçbiri hakkında bir sakınca yoktur." (el-Bakara, 2/230.)
  İslâm'a uygun bir hüllenin şartları şunlardır:
  a) Üç defa boşanan kadın iddetini tamamlayacak,
   b) Kadın başka bir erkekle sahih nikâhla evlenecek,
  c) Bu ikinci evlilikte cinsel birleşme olacak,
  d) Ölüm, boşanma veya fesih yoluyla bu evlilik sona ermiş bulunacak,
  e) Kadın, ikinci kocadan olan iddetini tamamlamış olacak.
  Boşama şartıyla yapılacak hülle evliliği Hanefi ve bazı Şâfiîlere göre tahrimen mekruh olmakla birlikte geçerlidir. Anlaşmalı evlilikte konuşulan şart yok sayılır. Hz. Peygamber; anlaşmalı hülle evliliği yapana ve kendisi için böyle bir nikâh yapılana lanet etmiştir. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 15; Tirmîzî, Nikâh, 27; İbn Mâce, Nikâh, 33.)
  İmam Malik, Ahmed b. Hanbel, ve Şâfiîlerin çoğunluğuna göre, anlaşmalı hülle evliliği batıldır. Dayandıkları delil: Hz. Peygamber'in hülle yapana ve yaptırana lanet etmesi, geçici evliliği üstlenen erkeğe "kiralık teke" ifadesini kullanmasıdır. (bk. el-Kasani, el-Bedayi, III, 187 vd; el-Meydani, el-Lübab, III, 58; İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, II, 86 vd; İbn Kudame, el-Muğni, VI, 645 vd.)
  16 - Bir defada üç talakla boşamanın hükmü nedir?
  Ashab-ı kiram ve tabiilerin büyük çoğunluğu ile, dört fıkıh mezhebine göre, bir sözle kadın üç talak ile boşansa üç boşama hakkı birden kullanılmış olur. Eşine karşı: "Seni üç talakla boşadım", "Seni üçten dokuza kadar boşadım" veya "Seni yüz talakla boşadım" demek gibi.
  Dayandıkları delil Kitap ve Sünnettir. Kur'an-ı Kerim'de boşama sayısı mutlak olarak gelmiş, bir ile üç arasında ayırım yapılmamıştır. "Eşlerinizi boşadığınız zaman iddetlerinde boşayın" (et-Talak, 65/1.) "Boşama iki defadır. Sonra ya iyilikle geçinmek veya güzellikle ayrılmak gerekir." (el-Bakara, 2/229.)
  Bir sözle üç boşamanın gerçekleşeceğini ifade eden çeşitli hadis-i şerifler vardır. Ezcümle:
  Ubade b. es-Samit (r.a) diyor ki: Benim dedem bir karısını bin talakla boşamıştı. Hz. Peygamber (s.a.s)'e giderek hükmünü sordum. Allah elçisi şöyle buyurdu: "Kadın Allah Teala'ya isyan içinde üç talakla boş olmuş, 997 de haddi aşma ve zulüm olarak kalmıştır. Yüce Allah dilerse onu cezalandırır, dilerse affeder." (eş-Şevkani, Neylü'l-Evtar, VI, 232; İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadir, III, 25, 26)
  Ebu Hafs el-Mahzumi karısı Fatıma binti Kays'ı üç talakla boşamıştı. Fatıma (r. anha) mesken ve nafaka ihtiyacı îçin Rasûlullah (sa.s)'a başvurmuş, ancak kendisine mesken verilmemiş ve nafaka da bağlanmamıştır. (Müslim, Talak, 38) İslâm fakihlerinin çoğunluğu şöyle diyor: "Eğer üç boşama geçerli sayılmasaydı mesken ve nafakadan mahrum edilmezdi."
  Çok az sayıda bazı sahabilerle, bazı Şii ve Zahirilere göre bir sözle üç boşama bir boşama sayılır. İbn Teymiyye ve İbn Kayyim el-Cevziyye ile tabileri de bu görüşe katıldılar. Dayandıkları delil, Müslim'in İbn Abbas (r. anhüma)'dan rivayet ettiği şu hadistir:
  "Hz. Peygamber ile Ebu Bekir (r.a) zamanında ve Hz. Ömer'in hilâfetinin ilk iki yılında üç talak bir idi. Sonra Hz. Ömer dedi ki: Halk kendilerine mühlet verilmiş bulunan bir iş konusunda acele gösterdiler. Biz de onu kabul etsek dedi ve bunu geçerli saydı." (Müslim, Talak, 2, II, 1099; Ebû Dâvûd maa Avni'l-Ma'bud, II, 226, 227.)
  Bu hadis, Hz. Ömer'den önceki dönemde bir sözle üç talakın bir boşama sayıldığını açıkça ifade etmiyor. Ancak halkın boşama işinde acele etmeyip, eşini ric'i talakla boşamayı tercih ettiğini ve evliliğin devam etmesi için bir açık kapı bıraktığını belirtmiş oluyor. Ancak Hz. Ömer devrinde halk eşini artık bir talakla değil üç talakla boşamaya başladı. Hz. Ömer de onu üç olarak kabul etti.
  Diğer yandan yukarıdaki İbn Abbas hadisini ondan yalnız Tavus rivayet etmiştir. Tavus ise salah hali bulunan bir ravi olmakla birlikte hadis rivayetinde çok hata yapmakla itham edilmiştir. Said b. Cübeyr, Mücahid, Ata, Amr b. Dinar ve diğer bir grup müctehid yine İbn Abbas'tan bunun aksini nakletmişlerdir. Hatta bizzat İbn Abbas'ın bir defada üç talakla beynunet-i kübra'nın meydana geleceğine fetva verdiği rivayet edilmiştir. (bk. İbnü'l-Hümam, a.g.e, III, 25; el-Cassas, Ahkamü'l-Kur'an, l, 378 vd; İbn Rüşd, a.g.e, II, 52, 53; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, s. 365-374.)
  17 - Bir erkek ayrı ayrı cümlelerle eşini üç defa boşasa ne yapmak gerekir?
  Bir kimse eşine karşı üç defa ayrı cümle halinde; "Seni boşadım" dese, eğer her cümle ile ayrı bir boşama kasdetmişse üç boşama, ikinci veya üçüncü cümlelerle birinciyi te'kid veya haber verme kasdetmişse bir boşama meydana gelir. (Sahih-i Müslim, terc. (A. Davudoğlu.), VII, 443; el-Askalani, Buluğu'l-Meram, (terc. A.Davudoğlu), III, 367)
  18 - Evlat edinmek caiz midir?
  İslâm'dan önce evlat edinmek yaygın bir adetti. Hatta Hz. Peygamber de, nübüvvetinden önce bu örfe göre Zeyd b. Harise'yi evlat edinmişti. Çünkü daha önce köle statüsünde olan Zeyd'i babası ve amcası satın alıp serbest bırakmak istemiş, Hz. Peygamber ise onu; dilerse kendi yanında kalma, isterse ailesinin yanına dönme konusunda muhayyer bırakmıştı. Bunun üzerine Zeyd; Hz. Peygamber'e hitaben: "Senden başka bir kimse istemem, sen hem babam hem de amcam yerindesin" dedi ve Rasûlullah'ı tercih etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber onu evlat edindi. Evlatlık evlat edinenin oğlu, kızı olarak anılır, mirasçı olur, eşi de gelin kabul edilirdi.
  İslâm evlatlık müessesesini kaldırdı ve her çocuğun nesep hısımlarına nispet edilmesi prensibini getirdi. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Muhammed sizin erkeklerinizden kimsenin babası değildir." (el-Ahzab, 33/40.) "Çocukları babalarına nispet ederek çağırınız. Bu, Allah'ın nezdinde daha doğru ve adalete daha uygundur." (el-Ahzab, 33/5.) Hatta Allahu Teala, Rasulüne evlatlığı Zeyd'in boşadığı Zeynep binti Cahş ile evlenme izni vererek evlatlığın evliliğe yansıyan yönünü de kaldırdı. Bu evlilik ayette şöyle ifade buyuruldu.: "Madem ki Zeyd o kadından ilişiğini kesti, biz onu sana zevce yaptık. Ta ki evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri eşlerini almakta müminler üzerine günah olmasın." (el-Ahzab, 33/37.)
  Ancak şunu belirtelim ki, bir yetim veya öksüzün ya da yoksulun himayesi, okutulup evlendirilmesi, bir iş sahibi yapılması İslâm'da büyük ecir kazandırır. Kendi nüfusuna tescil yaptırmaksızın bu gibi himaye ve yardımları İslâm teşvik eder. Bunlar bir çeşit manevi evlat olur. Fakat bu durum mirasçı olmayı, nesep hısımı sayılmayı ve erginlik çağından sonraki mahremiyeti ortadan kaldırmaz. Allah elçisinin şu hadisi ile bu konuyu noktalayalım: "Kim İslâm'ı devirde, babası olmadığını bildiği halde, babasından başkasına mensup olduğunu iddia ederse ona cennet haram olur." (Müslim, İman, 114)
  19 - Tüp bebek uygulaması caiz midir?
  Nikâhlı eşler arasında sun'i tohumlama yoluyla çocuk sahibi olmak mümkün ve caizdir. Nitekim, eş-Şirbînî de, bu konuda şöyle der: "Bir kadın ihtilam olmuş kocasının menisini cinsel organına yerleştirmek suretiyle gebe kalsa, doğan çocuk meşrudur ve kadın bu işlemden dolayı günahkâr olmaz" (eş-Şirbini, Muğni'l-Muhtac, III, 384) Aşılama ve ceninin gelişmesi aşamalarında tıbbi usullerden yararlanarak çocuk sahibi olmak da bu niteliktedir. Ancak spermin evli olmayan kimselerden alınıp aşılama yapılması veya doğumu gerçekleştirmede aracı bir kadın kullanılması bir çeşit zina olur. Çocuğun annesi doğuran kadın, nesebini reddetmediği sürece bu kadının nikâhlı kocası da babası olur.
  Kısaca suni aşılama veya tüp bebek uygulaması tıbbi bir tedavi yöntemi olup, yalnız karı koca arasında olmak şartıyle caizdir.
  20 - Müslümana mahsus özel bir elbise şekli var mıdır?
  Müslüman erkek veya kadının örtülmesi gereken yerler ayet ve hadislerle belirlenmiştir. Bu dışarıda erkeğin göbekle diz kapağı arası, kadının ise el, ayak ve yüz dışındaki bütün vücudunun örtülmesi şeklinde olur. Allah elçisi belli bir elbise modeli üzerinde durmamıştır. Gerek Hz. Peygamber ve gerek dört halife döneminde çeşitli giyim kuşamı olan topluluklar İslâm'a girmiş fakat bunlara modeli belirli Standard elbise tipi öngörülmemiştir. Yalnız şu dört çeşit elbise bundan müstesnadır:
  a) Küfür alameti taşıyan elbise. Hz. Peygamber, bir gün İbn Amr'ın üzerinde usfur ile boyalı elbise görmüş ve bunun ehl-i küfre ait olduğunu bildirerek giyilmemesini, hatta yakılmasını emretmiştir. Bazı bilginler bu yasağı haramlığa bazısı ise kerahete hamletmiştir. (Ali Nasif, Gayetü'l-Me'mül, Mısır, 1381, s. 156.)
  b) Erkek için ipek elbise. Çeşitli hadislerde ipek elbisenin erkeklere haram olduğu ifade edilmiştir. (bk. Buhârî, Libas, 38, Cenaiz, 2, Hibe, 28; Nesâî, Zinet, 40, Tatbik, 7; İbn Mâce, Libas, 19.)
  c) Erkeklerin kadın elbisesi, kadınların da erkek elbisesi giymesi caiz değildir. Çünkü Rasûlullah karşı cinse benzemeye çalışan erkek veya kadına lanet etmiştir. (Buhârî, Libas, 61; Ebû Dâvûd, Libas, 28; Tirmîzî, Edeb, 34; İbn Mâce, Nikâh, 22.)
  d) Başkalarına karşı büyüklük taslamak için giyilecek elbise. Hz. Peygamber kibirlenmek için giyilecek elbiseyi yasaklamıştır. (Ebû Dâvûd, Libas, 5, IV, 44, H. No: 4029.)
  21 - Kıyafette gayri müslimlere benzemenin anlamı nedir?
  İslâm, ehl-i küfre ve fasıklara benzemeyi yasaklamıştır. Küfür alameti sayılan bir elbiseyi giymek küfür, fısk ehline mahsus bir elbiseyi veya bir müslümanın karşı cinse mahsus bir elbiseyi giymesi fısktır. Burada yasaklanan kötüyü taklittir. Çünkü giyimdeki sembol özelliği zamanla insanın düşünce yapısına, kalbindeki inancına yansır ve orada izler bırakır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir topluluğa benzeyen onlardan olur." (Ebû Dâvûd, Libas, 4; Ahmed b. Hanbel, II, 50.) "Bizden başkasına benzeyen kimse bizden değildir." (Tirmizi, İsti'zan, 7.) eş-Şirbinî; bir beldede bir ilim adamının mutat olmayan bir kaftan ve başlık giymesi onun kişiliğini zedeler ve şahitliğinin reddine sebep olur, der.

Eş Cinsellik (Livata) ve Cezası

18/2/2008 · Kategori: Evlilik-Aile-Hayati

Erkeğin erkekle veya kadınla arkadan temasına "livata" veya "lutîtik" denir. Lût (a.s)'ın kavmi bu çeşit sapık ilişkiler yüzünden helak edildiği için bu adla anılmıştır. Livata İslam'da ve önceki semavî dinlerde yasaklanmıştır.
  Hz. Lût, amcası İbrahim (a.s)'ın bulunduğu Filistin yöresinden ayrılıp Sedom şehrine yerleşti ve peygamber olarak bu şehir halkıNI irşada başladı. Ancak Sedom halkı dünyada eşine az rastlanan bir ahlaksızlığın içine düşmüştü. Bu, eşcinsellik sapıklığı idi. Lût (a.s) kavmini bu çirkin fiilden vazgeçirmeye çalışmışsa da başarıya ulaşamadı ve sonunda Hz. Lût'a inanan az bir grup dışında Sedom halkı helak oldu. (bk. Ahmet Özgen, «Lüt (a.s.)» mad. Ş.İ.A-, IV, 31, 32.)
  Kur'an-ı Kerîm'de bu olay özet olarak şöyle haber verilir. Hz. Lut, kavmini şöyle uyarmıştı: "Alemlerden sizden önce hiç kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz? Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu çok aşırı giden bir toplumsunuz".(el-A'raf, 7/80, 81; bk. eş-Şuara, 26/165,166.) Bunun üzerine kavmi ona cevap olarak şöyle dediler: "Ey Lut, bu sözlerinden vazgeçmezsen, iyi bil ki sürgün edilenlerden olacaksın." (eş-Şuara, 26/167.) "Doğru söylüyorsan, bize Allah'ın azabını getir" (el-Ankebut, 29/29) 
  Sedom halkına, helak haberini getiren melekler topluluğu, önce İbrahim (a.s)'a geldiler, daha sonra Lût peygamber'in yanına genç delikanlı görünümünde girdiler. Hz. Lût, kavminin bu genç misafirlerine kötü niyetle sarkıntılık edeceklerini düşünerek çok sıkıldı. Gerçekten korktuğu başına geldi. Çünkü şehir halkı sevinerek Hz. Lût'un kapısına dayanmış ve genç misafirlerini istemişti. Lut onlara; "Bunlar benim misafirlerimdir. Onlara karşı beni rezil etmeyin, Allah'tan korkun ve beni utandırmayın" dedi. (el-Hicr, 15/68,69.) Hatta bu arada kızlarını meşru nikahla kendilerine verebileceğini de söyleyen Lût (a.s) bundan da bir sonuç alamamıştı. (Hûd, 11/78.)
  Sonuçta melekler Lût (a.s)'ın eşi dışında, inananlarla birlikte, gün doğmazdan önce kasabayı terketmelerini istemiş ve Sedom şehri, toprağı ile birlikte yerden koparılıp kaldırılmış ve ters çevrilerek bırakılmıştır. Ürdün'de bulunan ve deniz seviyesinin çok altında olan Lût Gölü'nün (el-Bahru'l-Meyyit-Ölü Deniz) bu kasabanın yerinde oluştuğunu öne süren bilginler vardır.
  Ebû Hanîfe'ye göre livata haram olmakla birlikte, zina niteliğinde değildir. Bu yüzden ona İslam Devletinin koyacağı tazir cezası uygulanır. Çünkü livatada, neseplerin karışması söz konusu olmadığı gibi, genellikle livata yapanın ölümüne yol açarak anlaşmazlıkların doğmasına da neden olmaz. (İbnü'l-Hümam, el-İnaye maa Fethı'l-kadîr, IV, 150.)
  Malikîler ve Ahmed b. Hanbel'in sağlam görülen bir görüşüne göre eş cinsele her durumda recm cezası gerekir. Evli veya bekar olması da sonucu etkilemez. Delil şu hadistir: "Lût kavminin işini yapan kimseyi bulursanız, bu fiili işleyeni de işleneni de öldürünüz", başka bir rivayette; "Üstte olanı da altta olanı da recmediniz" şeklindedir. (Ebu Davud, Hudud, 12; A. b. Hanbel, l, 269; İbn Kudame, el-Muğnî, VIII, 187; el-Baci, el-Münteka ale'l-Muvatta', VII, 142.)
  Şafiîlere göre eşcinselin cezası; evli ise recm, bekarsa yüz değnek ve sürgündür. Delil, Ebü Musa el-Eş'arî'nin naklettiği şu hadistir: "Erkek erkeğe giderse, ikisi de zina edendir, kadın kadına giderse ikisi de zinadır." (eş-Şirazî, el-Mühezzeb, II, 268.)
  Kadının kadınla eşcinselliği de yasaklanmıştır. Ancak bunu yapana da ta'zir cezası gerekir. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kadınların birbiriyle eşcinselliği bir zinadır." (el-Heysemî. Mecmau'z-Zevaid VI. 256.)

Nikahsız Birleşme ve Sonuçları (Zina)

18/2/2008 · Kategori: Evlilik-Aile-Hayati

1) İslam'ın evliliğe verdiği önem:
  İlk insan Adem ve Havva'nın meşru evlilikle başlattığı aile yuvası, sonraki bütün semavî dinlerde devam edegelmiştir. Son din İslam da, aile yuvasının devamı ve doğacak nesillerin sağlığı için birtakım önlemler almıştır. Ayet ve hadislerde meşru evlilik özendirilmiş, evlilikten yüz çevirip, ömür boyu bekar kalmak isteyenler kınanmıştır.
Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder tane nihaklayın." (en-Nisa.4/12.) "Sizden bekarları ve kölelerinizle cariyelerinizden salih olanları evlendirin. Eğer onlar fakir iseler, Allah onları fazl ve keremiyle zengin kılar. Allah geniş lütuf sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir." (en-Nur, 24/32) Allah Teala, Hz. Havva'yı, Adem'in onunla huzur ve mutluluk duyması, ona bir hayat arkadaşı olması için yaratmıştır. "Sizi bir tek insandan yaratan ve onunla gönlü huzura kavuşsun diye eşini de kendisinden vareden Allah'tır." (el-A'raf, 7/189; bk. en-Nahl, 16/72; er-Rum, 30/21.)
  Enes b. Malik (r.a)'ın naklettiğine göre, Rasülullah (s.a.s)'in eşleriden, Allah Rasulünün günlük ibadetlerini soran üç kişilik heyet onun ibadetini az bulmuş olacaklar ki kendi aralarında şöyle dediler. "Hz. Peygamberle biz bir olabilir miyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır. İçlerinden biri tüm geceyi namaz kılmakla geçireceğini, diğeri devamlı oruç tutacağını ve üçüncüsü de kadınlara yaklaşmayacağını ifade ettiler." Daha sonra durumu öğrenen Allah elçisi şöyle buyurdu: "Allah'a yemin olsun ki, ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve O'ndan en fazla sakınanınızım; fakat zaman zaman oruç tutar ve iftar ederim; namaz kılar ve uzanıp yatar, dinlenirim; kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden (benim ümmetimden) değildir." (Buharî, Nikah, 1; Müslim, Sıyam, 74, 79.)
  Allah'ın Rasulü evlenme imkanı bulamayan gençlere şöyle buyurmuştur. "Ey gençler!, sizden evlenmeye gücü yeten kimse hemen evlensin, zira evlilik gözü haramdan en iyi korur ve cinsel oraganın en sağlam kalesidir. Evlenmeye imkanı olmayan ise oruç tutsun. Çünkü oruç cinsel isteği kırar." (Buharî, Savm, 1, Nikah, 2,3; Müslim, Nikah, 1,3; Ebü Davud, Nikah, 1; İbn Mace, Nikah,1.)
  Kur'an-ı Kerîm'de mü'min bir erkeğin ancak iki çeşit kadınla ilişki kurabileceği belirtilir. Bunlar da nikahlı eşi veya sahip olduğu cariyeden ibarettir. "Onlar ki, ırzlarını korurlar. Ancak eşleri ve sahip oldukları cariyeler bunun dışındadır. Bunlarla olan meşru ilişkilerinden dolayı onlar kınanmazlar. Kim bunun ötesine geçerse, işte onlar sınırı aşan kimselerdir." (el-Mü'minun, 22/5-7; krş. el-Mearîc, 70/29-31.)
  Buna göre İslam'da bu meşru cinsel tatmin dışında kalan ilişkiler yasaklanmıştır. Zina, eşcinsellik, elle tatmin vb. bunlar arasında sayılabilir. Bütün bu yasakların gayesi ferdin fizik ve ruh sağlığını, aile yuvasını ve özellikle bu yuvanın özünü oluşturan kadını korumaktır. Bu yasakları ve müeyyidelerini kısaca açıklayacağız.
  2) Zina yasağı ve kapsamı:
  Zina; bir kadınla nikahsız veya haksız olarak cinsel ilişkide bulunmaktır. Bir fıkıh terimi olarak zina şöyle tarif edilmiştir: "İslamî hükümlerle yükümlü bulunan bir erkeğin, kendisine cinsel istek duyulacak yaştaki bir kadına, İslam ülkesinde, nikah akdine veya cariyelik statüsü gibi haklı bir nedene dayanmaksızın önden cinsel ilişkide bulunmasıdır."
  Zina, İslam'da ve önceki bütün semavî dinlerde yasaklanmış ve çok çirkin bir fiil olarak nitelendirilmiştir. O, büyük günahlardan olup, ırz ve neseplere yönelik bir suç olduğu için cezası da hadlerin en şiddetlisidir.
  Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, çok çirkin bir iş ve kötü bir yoldur." (el-İsra, 17/32) "Onlar Allah ile birlikte başka ilaha dua etmezler. Haksız yere, Allah'ın haram kıldığı kimseyi öldürmezler ve zina da etmezler. Kim bunları yaparsa cezaya çarpar. Ona kıyamet gününde kat kat azap verilir ve o azabın içinde alçaltılmış olarak sonsuza kadar bırakılırlar." (el-Furkan, 25/68-69; Bundan sonra gelen iki ayette tevbe edip imanını yenileyen ve güzel amel yapanlar bu azaptan istisna edilmiştir.) "Ey Muhammed! Mü'min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Böyle davranmak onlar için daha temiz ve daha hayırlıdır." (en-Nur, 24/30.) "Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar, görünmesi zaruri olanlar dışında zinetlerini gösîermesinler. Baş örtülerini de yanlarına sarkıtsınlar." (en-Nur, 24/31.)
  Hz. Peygamber'in zinayı kötüleyen ve onun ahirette meydana getireceği sıkıntıları dile getiren çeşitli hadisleri vardır. Zinayı büyük günahlar arasında sayan, (bk. Buharî, Vesaya, 23, Edeb, 6; Müslim, İman, 38; Ebü Davud, Vesaya, 10; Tirmizî, Tefsir, 5.) zina eden kimsenin mü'min olarak zina etmiş olamayacağını bildiren (Ebu Davud, Sünne, 15; Krş. Tirmizî, iman, 11.) ve zinanın açıkta işlenişinin bir kıyamet belirtisi olduğunu belirten (Buharî, Hudüd, 22, Talak, 11; Ebu Davud, Hudud, 17.) hadisleri örnek olarak verilebilir.
  İslam'ın yasakladığı bir fiili işleyen için, ayet veya hadisle belirlenmiş olan cezaya "had cezası" denir. Çoğulu "hudûd"tur. Nass'la belirlenmiş ceza çeşitleri çok azdır. Bunlar beş tane olup şunlardır: a) Zina; bekar için 100 celde, evli için recm cezası, b) Hırsızlık; el kesme cezası, c) İçki içme; 40-80 değnek, d) Yol kesme; suçun ağırlığına göre; öldürülme, asılma veya kol ile bacağın çapraz şekilde kesilmesi, e) Zina iftirası; seksen değnek cezası. Kul hakkına yönelik kısas da, nass'ların belirlediği cezalardandır.
  Yukarıda belirtilenlerin dışında kalan ve İslam Devleti tarafından belirlenen cezalara ise "ta'zîr cezası" denir.
  3) Zina için nass'larda öngörülen ceza:
  İslam'da cezanın caydırıcı olmasına önem verilmiştir. Bu yüzden suç işleyen teşhir edilir ve ceza toplum içinde açıkta uygulanır.
  Kur'an-ı Kerîm'de, şöyle buyurulur: "Zina eden kadın ve zina eden erkekten herbirine yüz değnek vurun. Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, bunlara Allah'ın dinini uygulama konusunda acıyacağınız tutmasın. Mü'minlerden bir topluluk da, onların cezası na şahit olsun." (en-Nur, 24/2.)
  Bu ayette bekar olan erkek veya kadının zina fiiline verilecek ceza belirlenmiştir. Değnek vurma (celde), ete geçmemek üzere, yalnız deriyi etkileyecek şekilde vurmak demektir. Vururken yalnız kürk, manto ve palto gibi kalın giysiler çıkartılır, diğerleri çıkarılmaz.
  Evli, iffetli erkek veya kadına uygulanacak recm cezası ise sünnetle sabittir.
  Hadiste şöyle buyurulur: "(Evlenmiş) yaşlı erkek ve yaşlı kadın zina ederlerse, onları recmediniz." (İbn, Mace, Hudud, 9; Malik, Muvatta', Hudud, 10; Darîmî, Hudüd, 16; A. b. Hanbel,V,132,183.) Hz. Peygamber (s.a.s), erkek ve kadın iki yahudiye ve ashab-ı kiram'dan Maiz ile Beni Gamid'ten bir kadına recm cezası uygulamıştır. Recm'in meşru oluşu üzerinde sahabenin görüş birliği vardır.
  Zina cezası Allah'a ait haklardandır. Bu, aileye, nesle ve toplum düzenine karşı işlenen bir suç olduğu için toplum haklarından sayılır.
  4) Zina cezasının uygulanma şartları:
  Zina eden erkek veya kadına ceza uygulanabilmesi için aşağıdaki şartların bulunması gerekir.
  a) Zina eden erkeğin erginlik çağına ulaşmış olması gerekir. Ergin olmayan çocuğa had uygulanmaz.
  b) Zina edilen kadının da ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir. Küçük kız çocuğu ile zina edilmesi halinde zina eden erkeğe de kıza da had cezası gerekmez. Ergin olmayan çocukla cinsel temasta bulunan kadına da had uygulanmaz. Burada fiilin haram olması yanında İslam Devletinin koyacağı ta'zîr cezası ile kızlığın kaybedilmesi gibi durumlarda ayrıca diyet (maddî tazminat) cezası devreye girer.
  c) Zina edenlerin akıllı olması gerekir. Akıl hastasına had uygulanmaz.
  Mezhep imamları çocuk ve akıl hastasına zina haddinin gerekmediği konusunda görüş birliği içindedir. Delil şu hadistir. "Üç kişiden kalem kaldırılmıştır. Çocuktan ergin oluncaya, uyuyandan uyanıncaya ve akıl hastasından iyileşinceye kadar." (Ebu Davud, Hudud, 17) Diğer yandan akıllı bir erkek akıl hastası bir kadınla veya akıl hastası bir erkek akıllı bir kadınla zorlama olmaksızın zina etse, bu ikisinden akıllı olana had cezası uygulanır.
  d) Çoğunluk fakihlere göre, müslümanla gayri müslimin zinasında had cezası uygulanır. Fakat Hanefîlere göre, evlenmiş bulunan (muhsan) gayri müslime recm uygulanmaz değnek vurulur.
  Malikîlere göre, iki gayri müslim birbiriyle zina etse, bunlara had uygulanmaz. Fakat bunlar zinalarını açığa vururlarsa te'dib edilirler. Kafir bir erkek, müslüman kadını zinaya zorlarsa öldürülür.
  Şafiî ve Hanbelîlere göre pasaportlu gayri müslim yabancılara ne zina ve ne de içki içme cezası verilmez. Çünkü bunlar Allah haklarından olup, müste'menler bu hakları üstlenmemiştir.
  e) Zinanın istekle yapılmış olması gerekir. Çoğunluk fakihlere göre zinaya zorlanan kimseye had uygulanmaz. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Ümmetimden yanılma, unutma veya zorlanma sonucunda işledikleri fiilin hükmü kaldırılmıştır." (Buharî, Hudud, 22, Talak, 11; Ebu Davud, Hudud, 17; Tirmizî, Hudud, 1; İbn Mace, Talak, 15.)
  Çoğunluk İslam fakîhlerine göre, zinaya zorlanan erkeğe de had cezası uygulanmaz. Delil, yukarıda verdiğimiz hadisin genel anlamı ve suçluda zorlanma özrünün bulunmasıdır.
  Ebu Hanîfe ise, erkek için önceleri yalnız devlet yöneticilerinin zinaya zorlamasını haddi düşüren bir neden olarak görürken, sonraki görüşünde, her çeşit zorlamanın haddi düşürebileceğini söylemiştir. Çünkü zorlanan kimsenin, kimi zaman istemediği halde cinsel birleşmeye gücü yetebilir. (bk. el-Kasanî, a.g.e., VII, 34,18; İbn Rüşd, a.g.e., II, 267,431; İbn Kudame, el-Muğnî, 3, bask, Kahire, 1970, VIII, 187, 205; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 27 vd.; Bilmen, a.g.e., III, 197.)
  f) Zinanın insanla yapılmış olması gerekir. Üç mezhebe ve Şafiîlerde sağlam görüşe göre hayvanla cinsel temas edene had cezası gerekmez, ta'zîr uygulanır. Hayvan öldürülmez ve çoğunluk müctehitlere göre onun etinin yenilmesinde de bir sakınca yoktur. Hanbelîlere göre, fiil iki erkeğin şahitliği ile sabit olursa hayvan öldürülür, eti yenmez ve hayvanın tazmin edilmesi gerekir. (bk. Tirmizî, Hudud, 24; A. b. Hanbel, l, 217, Hamdi Döndüren, «Zina» Mad. Şamil İslam Ansik. VI, 477-482) 
  g) Cinsel birleşmenin önden olması ve sünnet yerinin girmiş bulunması gerekir. Arkadan ilişki, yani livata Ebu Hanîfe'ye göre yalnız ta'zir cezasını gerektirir. Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve diğer üç mezhebe göre ise livata, haddi gerektirir.
  Yabancı bir kadına öpme, sarılma veya cinsel organın dışında uyluk, karın vb. başka yere temas ise yalnız ta'ziri gerektirir. Çünkü bu, şer'an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.
  h) Zinanın bir nikah şüphesine dayalı olarak işlenmemesi gerekir. Çoğunluk müctehitlere göre, bir kimse yabancı bir kadınla kendi eşi veya cariyesi sanarak cinsel temasta bulunsa had gerekmez. Ancak kadın bilerek susmuş ve zinaya razı olmuşsa yalnız ona had cezası uygulanır.
  Ebu Hanîfe ve Ebu Yusuf'a göre ise, zina konusunda "şahısta yanılma" iddiası dikkate alınmaz. Çünkü bu durumda, fiili işleyenden şüphe kalkmaz.
  Evliliğin batıl oluşu konusunda, mezhepler arasında görüş birliği varsa, bundan sonraki cinsel birleşme had cezasını gerektirir. İki kız kardeşi bir nikah altında toplamak, beşinci eşle evlenmek, nesep veya süt yönünden haram olan bir kadınla evlenmek, iddet beklemekte olan kadınla veya üç talakla boşadığı kadınla hülleden, (başka bir erkekle evlenip, bu evliliğin herhangi bir nedenle sona ermesinden) önce evlenmek bu niteliktedir. Ancak taraflar bütün bunların haramlığını bilmediklerini öne sürerlerse, burada önceye ait bilmemek bir özür sayılır ve cinsel birleşme durumunda had cezası uygulanmaz.
  Zinanın bir para karşılığında olması halinde, Ebu Hanîfe'ye göre, her ikisine de had cezası uygulanmaz. Çünkü bu durum bir mehir karşılığında nikah akdine benzemektedir. Burada şüpheden dolayı had düşer. Ancak fiil haram olduğu için, İslam Devleti'nin bu konuda koyduğu bir ceza varsa (ta'zir) bu uygulanır. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre, zinada paranın bulunması, sonucu etkilemez. (Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, İst, 1968, III, 197 vd.) Mut'a nikahı da, temelde bir bedele dayandığı için yukarıdaki hükümlere bağlı olsa gerektir. İleride, mut'a evliliğini ayrıca inceleyeceğiz.
  i) Zinanın daru'l-İslam'da olması gerekir. Aksi halde had cezası uygulanmaz. Çünkü İslam Devleti, darulharp veya darulbağy (asiler ülkesi) üzerinde velayet yetkisi kullanamaz. Yani onun, orada hadleri uygulamaya gücü yetmez. Ancak darulharp'te İslam toplumuna azınlık olarak kendi dini inanç ve hükümlerini yaşama ve uygulama hakkı tanınmışsa, bu takdirde müslümanların fedaratif bir yapı veya çok hukuklu bir sistem içinde, İslam'ın "muamelat ve ukübata ilişkin esaslarını uygulamaları da mümkündür. Artık bu statüyü benimseyip İslam toplumuna bağlanan mü'minler için, uygulanması İslam Devletinin varlığına bağlı olan hükümler de bağlayıcı olur.
  5) Zina cezasının çeşitleri:
  Zina cezası, bu fiili işleyenin bekar veya evli oluşuna göre ikiye ayrılır. Bekar kimseler için değnek (celde) ve evlilerin zinasında recm cezası. İslam Devleti'nin koyacağı ta'zir cezası ile sürgün de bunlar arasında sayılabilir.
  a) Yüz değnek (celde) cezası:
  Bekar erkek veya kadın için zina cezası yüz değnek olup, Kur'an-ı Kerim'de belirlenen bir ceza türüdür. "Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun" ayeti bunun delilidir. (en-Nur, 24/2.)
  İslam'ın ilk dönemlerinde bekarın zinasına yüz değnek yanında bir yıl süreyle sürgün cezası da uygulanıyordu. Hadiste şöyle buyurulur: "Bekar'ın bekar'la zinası için yüz değnek ve bir yıl sürgün. Dulun dulla zinası için ise yüz değnek ve taşla recm vardır." (İbn Mace, Hudud, 7.)Ancak Nur süresi inince bekarlar için yalnız değnek (celde), evli olanlar (muhsan) için ise sünnetle recm cezası belirlenmiştir. (es-Serahsî, el-Mebsût, IX, 36 vd.)
  Hanefîlere göre sürgün, bir had cezası değil, İslam Devlet başkanının takdirine bırakılan bir ta'zir cezası niteliğindedir. O, sürgünde bir yarar görürse uygulayabilir. Nitekim zina edenin gerektiğinde tevbe edinceye kadar hapsedilebilmesi de bu niteliktedir.
  Şafiî ve Hanbelîlere göre celde ve bir yıl sürgün birlikte uygulanır. Sürgün yeri, seferilik mesafesinden uzakta olmalıdır. Diğer yandan kadın, sürgüne kocası veya mahrem bir hısımı ile birlikte gönderilmelidir. Çünkü Allah'ın Rasulü; "Kadın yanında kocası veya mahremi bulunmadıkça yolculuğa çıkamaz" (Buharî, Taksîr, 4, Mescidü Mekke, 6, Sayd, 26, Savm, 67; Ebu Davud, Menasik, 3; Müslim, Hacc,413-414.) buyurmuştur.
  Malikîlere göre ise yalnız erkek sürgün edilir, yani bulunduğu beldeden uzakta hapsedilir. Kadın gittiği yerde de zina etmemesi için sürgün edilmez.
  Yukandaki hadisin sonunda, evli için öngörülen celde ve taşla recm, dört mezhepçe amel edilmeyen bir esastır. Çünkü evli için yalnız recmi öngören hadisler daha sağlamdır. Nitekim Ebu Hüreyre ve Zeyd b. Halid'ten bir topluluğun naklettiği işçinin kıssasında, Hz. Peygamber bekar olan işçi için yüz değnek ve bir yıl sürgün cezasına, kadın için ise yalnız recm cezasına hükmetmiştir. (bk. es-Serahsî, a.g.e., IX, 37; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 39.)
  b) Recm cezası:
  Recm; evli veya dul (muhsan) olarak zina eden erkek veya kadına sünnetle belirlenen bir ceza türüdür. Hz. Ömer, Rasulullah (s.a.s)'den işittiği; "Yaşlı erkekle yaşlı kadın zina ederlerse, onları recmedin"  ifadesinin
  Kur'an'dan bir ayet olduğunu söylemişse de başka şahit bulunmadığı için bu ibare Kur'an-ı Kerîme alınmamıştır. Diğer yandan Ömer (r.a) halifeliği sırasında Medine minberinden recmi ilan etmiş ve sahabe topluluğundan hiç kimse buna karşı çıkmamıştır. (bk. es-Serahsî, a.g.e., IX, 37; Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim, Terceme ve Şerhi, İstanbul 1978, VIII, 350.)
  Hz. Peygamberin recm cezasını uygulama örnekleri:
  1. İşverenin eşiyle zina eden bekar işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise evli olduğu için recm cezası uygulanmıştır.
  Zina eden kadının kocası ile işçinin babası Hz. Peygamber'e başvurarak "Allah'ın kitabı" ile hüküm verilmesini istemişlerdi. İşçinin babası, İslamî hükmü bilmediği için daha önce, oğlu adına yüz koyun ve bir cariyeyi kurtuluş fidyesi olarak vermişti. Hz. Peygamber kendilerine şöyle buyurdu: "Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Uneys! Sen de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet". Uneys (r.a.) kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf ettiği için Hz. Peygamber'in emri ile recm edilmiştir.(Müslim, Hudüd, 25; Buharî, Hudüd, 3, 38, 46, Vekalet, 13. Hadisi; Ebü Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Kühenî nakletmiştir.) ( Ebü Hanîfe'ye göre bu hadisteki bir yıl sürgün, celde ayetine ilave niteliğinde olup, ayet inince bu ilave kısım neshedilmiştir. Ancak İslam Devlet başkanı bunu bir ta'zir cezası olarak verebilir.)
  2. Zinasını dört defa ikrar eden Maiz b. Malik (r.a)'in recm edilmesi.
  Maiz Hz. Peygambere gelerek zina suçunu itiraf etmiş ve bu ikrarını ayrı zamanlarda gelerek dört defa yenilemiştir. Nebî (s.a.s.) onun akıl hastası veya sarhoş olup olmadığını soruşturduktan sonra recm edilmesini emir buyurmuştur. Sahabiler recimden sonra ikiye ayrıldı. Bir kısmı Maiz helak oldu, derken bir kısım sahabiler de onun en büyük tevbeyi yapmış olduğunu söylediler. Bunun üzerine Allah'ın Rasülü şöyle buyurdu: "Maiz öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe bir ümmet arasında paylaştırılsa onlara yeterdi." (Müslim, Hudüd, 22; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VII, 95, 109; Zeylaî, Nasbu'r-Raye, III 314 vd.)
  3. Gamid'li evli kadının zinadan dolayı recmedilmesi.
  Maiz'in recmedilmesinden kısa bir süre sonra Ezd kabilesinin Gamid kolundan bir kadın geldi ve "Ey Allah'ın Rasülü! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber "Yazıklar olsun sana. Çık git, Allah'a tevbe ve istiğfar et" buyurdu. Kadın; "Beni, Maiz'i çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsun" deyince, Hz. Peygamber durumunu sordu. Zinadan gebe olduğu anlaşılınca, doğumdan sonra gelmesini söyledi. Doğumdan sonra da, çocuğun bir süre anne sütü emmesine izin verildi. Daha sonra bir sahabi, çocuğun bakımını üstlendi ve Allah elçisinin emri ile Gamid'li kadın recm edildi.
  Halid b. Velid'in (ö. 21/641) bu kadın hakkında bazı kötü sözler söylemesi üzerine Allah'ın Rasulü şöyle buyurdu: "Ey Halid! Allah'a yemin olsun, bu kadın öyle bir tevbe etti ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu. Onu kevser suyunun başında görüyorum" (bk. Müslim, Hudud, 22, 23, 24; İbn Mace, Diyat, 36; Malik, Muvatta', Hudud, 11.) Sonra cenaze namazını kıldırmış ve kadın defnedilmiştir.
  4. Evli bulunan yahudi erkeği ile yahudi kadının zina nedeniyle recm edilmesi.
  Abdullah b. Ömer (r. anhuma)'nın naklettiğine göre, Allah'ın Rasülüne zina eden bir yahudi erkeği ile yahudi kadını getirilmişti. Hz. Peygamber Tevrat'ta evlilerin zinası için konulan cezayı sorunca, Tevrat'a bakan bir yahudi genci "recm" ifadesini atlayarak okumak istedi. Durumu fark eden ve temelde bir yahudi olan Abdullah b. Selam (r.a.), okuyan yahudinin elini Tevrat'ın üzerinden kaldırtınca, recm ayeti görüldü ve her iki yahudi hakkında evli olarak zina ettikleri için recm uygulandı. (bk. Müslim, Hudud, 26, 28.)
  Hanefîlere ve İmam Şafiî'den bir görüşe göre ehl-i küfür, İslam mahkemesine başvurursa, hakimin Allah'ın hükmü ile karar vermesi gerekir. Bu konuda hakime verilen seçmeli hak neshedilmiştir. Diğer yandan Ebu Hanîfe şöyle demiştir: "Gayri müslim eşler, İslam mahkemesine birlikte başvurursa, aralarında adaletle hükmetmek gerekir. Yalnız kadın gelir, kocası razı olmazsa hakim hüküm veremez". Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise hüküm verebilir. (Davudoğlu, a.g.e., VIII, 376.)
  Recm için erkek veya kadının "muhsan" olması gerekir. Bir kimsenin muhsan sayılması için yedi niteliğin bulunması şarttır. Bunlar: Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak ve sahih nikahlı eşiyle cinsel temasta bulunmuş olmaktır. Muhsanlık şifalının devamı için, evliliğin devam etmekte olması şart değildir. Bu yüzden ömründe bir defa evlenen ve eşi ile cinsel temasta bulunan kimse de muhsan olabilir. (Bilmen, a.g.e., III, 201)
  6) Zinanın hakim önünde tesbiti:
  Zinanın ikrar veya şahitle sabit olabileceği konusunda görüş birliği vardır.
  a) Zinanın ikrar yoluyla sabit olması:
  İslam'da had cezalarının tesbit yöntemleri birbirinden farklıdır. Bunu suçun niteliği belirler. Nitekim çalınan malın hırsızın elinde bulunması hırsızlık fiilinin delili olurken, ağzı şarap kokan kimseyi de bu durumu ele vermiş olur. İslam zinanın tesbitini ise çok ağır şartlara bağlamış ve kişiyi temize çıkarmak için çeşitli fırsatlar vermiştir. Bu yüzden zina ikrarı özel şartlara bağlanmıştır. İkrarın hakim önünde ayrı ayrı meclislerde ve dört kere yapılması, ikrarda bulunanın akıl hastası veya sarhoş olmaması ve dış görünüş bakımından da zina edecek durumda bulunması bu şartlar arasında sayılabilir.
  Zina ikrarında zaman aşımına itibar edilmez. Diğer yandan, kendisiyle zina edildiği ileri sürülen erkek veya kadının mahkemede hazır bulunması şart olmadığı gibi, karşı taraf zinayı inkar etse bile, itiraf edene had cezası uygulanabilir. Nitekim işçinin zinası olayında Allah'ın Rasülü erkeğe dayak ve bir yıl sürgün cezası öngörürken; kadın için, "Ey Ümeys! O kadına git, itirafta bulunursa, onu recm et" buyurmuştur.  Şafiî ve Malikiler, burada dört kere ikrardan söz edilmediği için, bir kere ikrarı zinanın sabit olması için yeterli bulur.
  b) Dört şahitle isbat:
  İkrar bulunmadığı zaman, zinanın müslüman, erkek, adaletli ve hür dört şahitle isbat edilmesi de mümkündür. Allah Teala şöyle buyurur: "Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin." (en-Nisa,4/15.) Diğer yandan Hz. Aişe'ye zina iftirası atan veya bunun dedikodusunu yapanlar için Yüce Allah şöyle buyurur: "Buna karşı dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki onlar bu şahitleri getiremediler, o halde onlar Allah indinde yalancıların ta kendileridir." (en-Nur, 24/13)
  Dört şahidin de zina fiilini bizzat görmesi, zinanın yeri ve zamanı konusunda aynı şeyleri söylemesi gerekir. Şahit beyanları arasında çelişki bulunur ve bu çelişki yeni sorularla giderilemezse şahitlerin şahitlikleri reddedilir. Çünkü şahit ifadelerinin kesin ve çelişkisiz olması gerekir. Aksi halde suç üzerinde şüphe doğar. Şüphe ise haddi düşürür. Nitekim hadiste; "Gücünüzün yettiği kadar, şüphe bulununca hadleri düşürünüz" (Tirmizi, Hudud, 2; İbn Mace, Hudud, 5; Ebu Davud, Salat, 14) buyurulur.
  Diğer yandan bekar veya dul kadının gebe olması veya evlilikten sonra altı ay geçmeden doğum yapması gibi durumlarda, doğan çocuk zinanın bir şahidi sayılır. Nitekim Hz. Ali'nin evlilikten sonra altı ay geçmeden doğum yapan kadına zina cezası uyguladığı nakledilmiştir.
  7) Zina cezasının infaz şartları:
  a) İslam devletinin varlığı:
  Had cezası, zina fiili darul İslam sayılan bir yerde işlendiği takdirde uygulanır. Bu konuda İslam müctehitlerinin görüş birliği vardır. Çünkü Hz. Peygamber döneminde onun izni olmadan hiç bir had uygulanmamıştır. Raşid halifeler döneminde de onlardan izinsiz bir haddin uygulandığı nakledilmemiştir. Ancak Yemen, Mısır, Suriye, Irak gibi taşra yönetimlerinde de valî ve kadılar hadleri merkezden aldıkları velayet yetkisiyle uyguluyordu. Yargı tarafsız bir makamın araya girip hakem rolü oynaması ve verilecek cezayı uygulaması ilkesine dayanır. Diğer yandan hadlerin tesbiti araştırma ve içtihadı gerektirir. Davacı, davalıyı suçlar, mahkum eder ve cezayı da bizzat infaza kalkışırsa zulüm ve haksızlıklardan güvende olunamaz.
  Diğer yandan yukarıda da belirttiğimiz gibi müslümanların azınlıkta olduğu ülkelerde federatif yapı veya çok hukuklu sistem içinde İslamî hükümlerin, federal bir anayasa çerçevesinde de uygulanması mümkündür.
  b) Recm uygulamasına önce şahitlerin başlaması:
  Bekarların zina cezası olan celde'de şahitlerin infaza önce başlaması şartı aranmaz. Çünkü onlar infaz şeklini bilmeyebilir.
  Recm'de ise infaza önce şahitlerin başlaması ve uygulama sonuna kadar hazır bulunması da şarttır. Bu durum, son ana kadar haddi düşürmeye fırsat vermek içindir. Çünkü şahitler herhangi bir tereddütleri varsa, her an dönebilirler. Bu takdirde ceza düşer.
  c) Değnek cezasında suçlunun helaki tehlikesinin bulunmaması gerekir.
  Bu yüzden dayağın çok sıcak veya çok soğuk havada yahut hastalık, gebelik veya lohusalık gibi durumlarda infaz edilmeyip geciktirilmesi gerekir. Ancak Şafiî ve Hanbeliler, iyileşme umudu olmayan hastalığı bunun dışında tutarlar.
  Değnek cezası yalnız deriye acı verecek şekilde ne ince ve ne de kalın olmayan budaksız orta bir değnekle bir veya iki gün içinde yüz defa vurma şeklin de infaz edilir. Erkekte dış giysiler çıkartılır ve avret yeri kapalı bulundurulur. Yüz, baş, karın, sırt ve cinsel organ gibi ölüme yol açabilecek yerlere vurulmaz.
Vuruşlar omuz, kol, baldırlar ve ayak gibi uzuvlara yayılır.
  Suçlu kadın ise, celde (vurma), oturduğu yerde infaz edilir. Yalnız manto, kürk gibi kalın giysisi çıkarılır. (bk. el-Kasanî, a.g.e., VII, 57 vd.; İbnü'l-Hümam, a.g.e., IV, 121 vd,; İbn Rüşd, a.g.e., lll, 428; Zeylaî, a.g.e. III, 319 vd.) 
  Sonuç ve değerlendirme:
  İslam'da cehennem karşısında cennet, günah karşısında af ve mağfiret birlikte bulunur. Allah Teala kimi hakları korumak için şiddetli cezalar koymuş, fakat buna karşılık da kişinin İslamî hükümlere samimi olarak teslim ve razı olma durumuna göre, kuluna rahmet ve mağfireti ile de muamele etmiştir.
  Nitekim Kur'an-ı Kerim'de haksız yere cana kıyan veya zina edenlerin kıyamet günü, alçaltılmış olarak, sürekli bir şekilde azapta kalacakları bildirildikten sonra şöyle buyurulur: "Ancak tevbe edip, imanını yenileyen ve salih amel işleyenler bunun dışındadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Yine kim tevbe edip, salih amel işlerse, şüphesiz o tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner." (el-Furkan, 25/70, 71.)
  İslam'da zina fiilinin ortaya çıkması değil, setredilmesi, gizli tutulması, hatta şahitlik etmeyerek cezanın düşmesine yardımcı olunması daha faziletli sayılmıştır. Nitekim Allah elçisi, zinasını ikrar eden Maiz'e "Belki ona sadece dokunmuş veya yalnız onu öpmüş olmayasın." (Buharî, Hudud, 28; Ebu Davud, Hudud, 23; A.b. Hanbel, l, 238, 255, 270.466. eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VII, 102.)  sözleriyle ikrarından dönebileceğini telkin buyurmuştur. Hatta ceza uygulanırken Maiz'in kaçmaya yöneldiğini, infazdan sonra öğrenen Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Keşke onu bıraksaydınız. Belki o tevbe edecek ve yüce Allah da tevbesini kabul buyuracaktı." (eş-Şevkani, Neylü'l-Evtar, VII, 102)
  Diğer yandan infazdan sonra Maiz'in helak olduğunu söyleyenlere karşı Allah elçisinin söylediği şu sözler de Allah Teala'nın rahmetinin ne kadar geniş olduğunu gösterir. "Maiz Allah'ın hükmüne razı olmakla, öyle bir tevbe etti ki, bu tevbe bir ümmet arasında paylaştırılsa onlara yeterdi." Yine zinasını ikrar ederek Allah'ın hükmüne kendi rızası ile teslim olan Gamid'li kadının cenaze namazını bizzat Rasulullah (s.a.s) kıldırmış ve Hz. Ömer'in; "Zina ettiği halde onun cenaze namazını kılıyorsunuz" demesi üzerine de şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, bu kadın öyle bir tevbe etti ki, Medine halkından yetmiş kişiye paylaştırılsa, onlara yeterdi. Ey Ömer! Sen, Allah için canını feda etmekten daha üstün bir tevbe şekli bulabilir misin." (Müslim, Hudud, 24, bk. İbn Mace, Diyat, 36; Malik, Muvatta', Hudüd, ıı.)
  Zina cezasının, ayrı meclislerde dört kere ikrar veya dört erkek şahitle ispat şartına bağlanması bu cezayı adeta sembolik bir duruma getirmektedir. Çünkü zina fiilinin aynı anda dört şahit tarafından görülmesi imkansız gibidir. Ya fuhşu açıkça yapan veya bunu alışkanlık haline getirenler bu duruma düşebilir. Nitekim, Hz. Peygamber ve dört halife döneminde bu cezanın yok denilecek kadar az sayıda uygulanması bunu göstermektedir. Bir cezanın caydırıcı niteliğinin güçlü olması ve Demokles'in kılıcı gibi başın üstünde sürekli olarak varlığının hissedilmesi, geniş ölçüde uygulanmasından daha önemlidir. İslam, kadının iffetine ayrı bir önem vermiştir. İffet üzerinde dedikodu yapılmasına bile ağır müeyyide getirmiştir. Bir kimseye zina isnadında bulunan kimse bunu dört erkek şahitle ispat edemediği takdirde, "zina iftiracısı" durumuna düşer ve kendisine "kazif cezası" gerekir. Ayette şöyle buyurulur: "Namuslu ve hür kadınlara zina iftirası atan, sonra da bunu dört şahitle ispat edemeyen kimselere seksen değnek vurun. Onların ebedî olarak şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fasıkların ta kendileridir." (en-Nur, 24/4.)
  Eğer kadına bu isnadı yapan kocası olur ve dört şahitle ispat edemezse, onun için "lian" veya "mulaâne (lanetleşme)" denilen bir yöntemle, hakim önünde evliliği sona erdirme hakkı tanınmıştır. Ashab-ı Kiramdan Hilal b. Ümeyye (r.a.) karısını zina ile itham edince, Allah'ın Rasülü, bunu dört şahitle ispat etmesini, aksi halde "kazf cezası (seksen değnek)" vurulacağını bildirdi. Bunun üzerine, aşağıdaki "lian" ayeti indi: "Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah'ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında; eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna dair, Allah'ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasını diler." (en-Nur, 24/6-9.) Ayet ilk olarak Hilal ailesine uygulanmış ve Allah'ın Rasülü yeminleşmeleri sonunda eşlerin arasını ayırmıştır. (eş-Şevkanî, a.g.e., VI, 268; Sünnetten uygulama örnekleri için bk. Müslim, Lian, 4, 10,; Ebu Davud, Talak, 27; Tirmizî, Talak, 22, Tefsîru Sure 24/2; Nesaî, Talak, 42;Darimî, Nikah, 39.) Lian sonunda hakimin evliliğe son vermesi Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre "bain talak", çoğunluk fakihlere göre ise "evliliği fesih" niteliğindedir. (bk. el-Kasanî, a.g.e., III, 244 vd.; İbnü'l-Humam, a.g.e., III, 253 vd.; İbn Rüşd, a.g.e, II, 120. vd.; İbn Kudame, el-Muğnî, VII, 410 vd.473.)
  Sonuç olarak İslam cinsel hayatı düzene sokmuş, böylece nesep ve nesilleri koruma altına alırken, insan varlığının, anne-babanın şefkatli kollarında ve aile yuvası sıcaklığı içinde yetişmesini hedeflemiştir. Bu arada nesilleri zinadan koruma yanında, zina benzeri temaslardan uzak kalmaları için de bir takım tedbirler almıştır.

Eşler İçin Cinsel Birleşme Yasağı Olan Zamanlar

18/2/2008 · Kategori: Evlilik-Aile-Hayati

Yüce Allah evli eşlerin karı-koca hayatını meşru kılmıştır. İslamî edep sınırları içinde kalan eşlerin, kendi arasındaki cinsel hayatının ayıplanma ve kınanma yönünün bulunmadığı da belirtilmiştir. (bk. el-Mü'minûn, 23/6.)  Ancak özellikle kadını fizik ve ruh sağlığı bakımından korumak gayesiyle, evli eşlerin cinsel hayatına da bazı sınırlamalar getirilmiştir. Kadının aybaşı ve lohusalık günlerinde, hac'da ihramlı olduğu sürece, dolaylı boşama yöntemleri olan zıhar veya îla, durumunda bunlara ait keffaret cezası yerine getirilinceye kadar kocası ile cinsel ilişkide bulunması caiz değildir. Aşağıda bu yasakları kısaca açıklayacağız.
  1) Aybaşı hali:
  a) Hayız terimi ve kapsamı:
  Hayz arapça mastar bir sözcük olup; kadının aybaşı olması ve aybaşı kanının akması demektir. Bir fıkıh terimi olarak; belli yaşlardaki kadının cinsel organından belli günlerde gelen kanı ifade eder. Türkçede "hayız" yerine; aybaşı, adet, kirlilik, ayhali ve namazsızlık gibi sözcükler de kullanılır.
  Bir kadının cinsel organından üç türlü kan gelebilir, a) Hayız kanı. Sağlıklı kadından belli yaşlar arasında gelir, b) Lohusalık (nifas) kanı. Doğumdan sonra belli bir süre gelen kandır, c) Özür (istihaza) kanı. Kadın hastalığı olanlarda görülür. Biz, eşler arasında cinsel birleşmeye engel olan, ilk ikisi üzerinde duracağız. Çünkü, özür kanı cinsel birleşme engeli değildir.
  Adet görme anormal ve çirkin bir olay değil, normal ve kadının yaratılışının gereği olan tabiî bir olaydır. İslam'ın çıkışı sırasında cahiliyye devri arapları adetli kadına arkadan, Hıristiyanlar ise önden ilişkide bulunurlardı. Yahudiler ve Mecusîler ise, böyle bir kadından uzak dururlar, hatta temizlendikten sonra da bir hafta süreyle onlarla bir arada kalmazlar, birlikte yiyip içmezlerdi. (bk. Müslim, Hayz, 6; Ebu Davud, Tahare, 102, Nikah, 46; Döndüren, Delilleriyle, İslam ilmihali,s: 178 vd. Faruk Beşer, Hanımlara özel ilmihal, İstanbul 1989, S: 154vd.)
  İslam, kadına ruhî ve fizyolojik sıkıntı veren ve onu küçük düşüren bu alışkanlıkları yasaklayarak koruyucu bazı hükümler getirdi. Aybaşı ve lohusalık süresince kadını cinsel yönden koruma altına aldı.
  Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: O, eziyet veren bir haldir. Bu nedenle ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın." (el-Bakara, 2/222.)
  Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bu hayız, Allah'ın Adem (a.s)'in kızlarına yazdığı bir şeydir." (Buharî, Hayz, 1,7, Edahî, 3,10; Müslim, Hacc, 119,120; Ebu Davüd, Menasik, 23.) Adet gören kadınlardan tam olarak uzak mı, kalınacağını soranlara Allah'ın Rasulü şöyle cevap vermiştir: "Cinsel birleşme dışındaki şeyler, normal zamanlardaki gibi yapılabilir" (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahare, 18; İbn Mace, Tahare, 12.)
  Adetli olan kadının temiz olmayan yönü sadece adet kanıdır. Onun tükrüğü ve teri pis değildir. Pişirdiği yenir ve yemek artığı temizdir. Hz. Aişe'den (ö. 57/676) şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasülullah (s.a.s)'ın isteği üzerine ben adetli iken kucağıma yaslanır, Kur'an okurdu." (Buharî, Hayz, 2, 3; Müslim, Hayz, 15; Nesaî, Tahare, 173,174.) "Adetli iken, kemikli eti ısırır, sonra O'na verirdim. Alır ve benim ısırdığım yerden ısırırdı. Yine adetli iken su içtiğim kabı O'na verirdim, alır ve ağzını benim ağzımı koyduğum yere koyar ve içerdi." (Müslim, Hayz, 14)
  Kadın adet görmeye yaklaşık dokuz yaşlarında, erkek çocuğu ise ihtilam olmaya on iki yaşlarında başlar. Bu durum her iki cinste de erginliğin başlangıcı sayılır. Ancak ay hali veya ihtilam olmada gecikme halinde, çoğunluk müctehitlere göre on beş yaş her iki cinsin erginlik başlangıcıdır. Artık adet gören kadın veya ihtilam olan erkek namaz, oruç, hac, zekat gibi İslam'ın tüm emirlerinin ve yasaklarının muhatabı olur.
  Adet görmenin üst sınırı için açık bir ayet veya hadis bulunmadığı için İslam fakihleri tecrübeye dayanarak değişik yaşlar belirlemişlerdir. Ebu Hanîfe'ye (ö. 150/767) göre elli beş yaş olan bu sınır, Malikîlere göre yetmiş, Hanbelîlere göre ise elli yaştır. Şatiîler adetin devam edebileceği süreye bir üst sınır getirmemiş, bu halin ömür boyu sürebileceğini, ancak çoğunlukla altmış iki yaşında sona erdiğini belirtmekle yetinmişlerdir. (İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar, l, 279 vd.; eş-Şürünbülalî, Meraku'l-Felah, Mısır 1315, S:23; İbn Kudame, el-Muğnî, Kahire, t.y., l, 363.) Bununla birlikte Hanefîlere göre, nadir de olsa elli beş yaşından sonra gelen kan, koyu kırmızı veya siyah renkte ise adet kanıdır.
Hanefî ve Hanbelîlere göre gebe kadın adet görmez. Çünkü Evtas'ta esir edilen kadınlar için Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Savaş esirlerinden hiçbir gebe kadınla doğuma kadar; gebe olmayanlarla ise hayız görünceye kadar cinsel temasta bulunulmasın." (Ebu Davud, Nikah, 44; Tirmizî, Siyer, 15; Darimî, Talak, 18.) Yine Abdullah b. Ömer (ö. 73/692) adet halindeki eşini boşadığı zaman, Allah elçisi onun hakkında şöyle buyurmuştur:
  "Eşini temiz olduğu günlerde veya gebe iken boşasın." (eş-Şevkanî, Neylül-Evtar, VI, 221; bk. A. b. Hanbel, II, 58.)
  Malikîler ve son dönemdeki fetvasına göre İmam Şafiî ise, gebe kadının da kimi zaman adet görebileceğini kabul ederler. Onlar, hayızdan söz eden ayetin mutlak anlamı ile, adetin kadının yaratılışından olduğunu bildiren bazı haberlere dayanırlar. (İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, l, 51.)
  Hanefîlere göre hayzin en kısa süresi üç gün üç gecedir. Bundan azı özür kanı sayılır. Ortası beş gün, en uzun süresi ise on gün on gecedir. On günü geçen kanamalar da özür kanı sayılır. Dayandıkları delil şu hadistir: "Bekar veya dul kadın için en kısa hayız süresi üç gün, en uzun süresi ise on gündür." (ez-Zeylaî, Nasbu'r-Raye, l, 191; krş. Buharî, Hayz, 24; Darimi, Vudû, 88, 89, 94.)
  Şafiî ve Hanbelîlere göre en kısa süre bir gün bir gece, en uzun süre ise, altı veya yedi gündür. Malîkiler en kısa süre için bir sınır belirlemezken, en uzun süreyi, kadının durumuna göre otuz güne kadar çıkarırlar. (bk. el-Kasanî a.g.e., l, 39: İbnu'l-Hümam, a.g.e., l, 11; İbn Rüşd; a.g.e., l, 48. vd.; İbn Kudame, a.g.e., 1. 308)
  Adetli kadın, adet kanı kesilince boy abdesti alır ve bundan sonra eşi ile cinsel temasta bulunabilir.
  b) Adetli kadına yasaklanan şeyler:
  aa) Namaz kılmak:
  Adetli kadının namaz kılması caiz değildir. Hz. Peygamber Fatıma binti Hubeyş (r. anha)'ye şöyle buyurmuştur: "Adetin devam ettiği sürece namazı bırak, sonra boy abdesti al ve namaz kıl." (Buharî, Hayz, 19, 24, Vudu, 63; Müslim, Hayz, 62; Ebu Davud, Tahare, 109; A. b. Hanbel, VI, 42, 141, 187, 194, 204, 222; Darimî, Vudu, 76.) "Adetli kadın kılamadığı namazı kaza etmez, tutamadığı farz oruçları ise kaza etmesi gerekir. Hz. Aişe şöyle demiştir:
"Biz Rasülullah (s.a.s) devrinde adet görüyorduk. Namazı kaza etmekle emrolunmadığımız halde, tutamadığımız orucu kaza etmekle emrolunuyorduk." (Buharî, Hayz, 20; Ebu Davud, Tahare, 104; Tirmizi, Savm, 67; Nesaî, Hayz, 17, Sıyam, 64.)
  bb) Oruç tutmak: Adet gören kadın oruç tutmaz. Delil yukarıdaki Hz. Aişe hadisidir. Ancak farz oruç borcu onların üzerinden düşmez ve kaza etmeleri gerekir.
  cc) Tavaf: Hz. Peygamber hac sırasında adet gören Hz. Aişe'ye şöyle buyurmuştur: "Hayız gördüğün zaman, temizleninceye kadar Beytullah'ı tavaf dışında kalan, diğer hac ibadetlerini yap." (Buharî, Hayz, 1, 7, Hacc, 81, Edahî, 3,10; Müslim, Hacc, 119,120; Ebu Davud, Menasik, 23.)
  dd) Kur'an-ı Kerîm okumak: Adetli olan kadın veya cünüp olan kimse Kur'an okuyamaz, mushafa el süremez ve onu kılıf, çanta gibi bir muhafazanın içinde olmadıkça eline alıp taşıyamaz. Allah Teala şöyle buyurur: "Ona (Kur'an'a) tam olarak temizlenmiş olanlardan başkası el süremez." (el-Vakıa, 56/79.) Hz. Peygamber de bu konuda şöyle buyurmuştur: "Adetli kadın ve cünüp kimse Kur'an'dan bir şey okuyamaz." (Tirmizî, Tahare, 98; ibn Mace, Tahare, 105.)
  Bu duruma göre bir kılıf veya çanta içindeki mushafa el sürmek veya onu taşımak hayızlı ve cünüp kimse için caizdir. Yine ilimle uğraşan kimse tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarını zaruret yüzünden giyisisinin yeni île veya eliyle tutabilir. Kur'an yapraklarını abdestli olarak çevirmek müstehaptır. Yine bu yaprakları okumak için kalemle çevirmek de caizdir. Diğer yandan adetli veya cünüp kimse; tesbih, tekbir, zikir, salat okuyabileceği gibi dua ayetlerini de dua niyetiyle okuyabilir. (ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslamî ve Edilletuh, l, 471; bk. Darimî, Vudü, 103.)
  ee) Mescide girmek: Adetli kadının veya cünübün mescide girmesi, orada eğleşmesi veya itikafa çekilmesi caiz değildir. Hadiste şöyle buyurulur: "Hiç bir hayızlı veya cünüp için mescide girmek helal olmaz." (İbn'Mace, Tahare, 92,126; Ebu Davud, Tahare, 92; Darimî, Vüdu, 116.) Şafii ve Hanbelîlere göre; adetli kadının veya cünübün kirletmemek şartıyla mescitten karşıdan karşıya geçmesi caizdir. Çünkü Hz. Peygamberin, Hz. Aişe'ye böyle bir izin verdiği nakledilmektedir. (bk. Müslim, Hayz, 11-13; Nesaî, Tahare, 172, Hayz, 18; İbn Mace, Tahare, 120.)
  ff) Cinsel ilişkide bulunmak: Ayette şöyle buyurulur: "Hayız halinde iken kadınlardan uzaklaşın ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın." (el-Bakara, 2/222.) Burada, uzaklaşmaktan gaye, cinsel ilişkinin bırakılmasıdır. Yine adetli eşi ile cinsel yönden ne kadar ilgilenebileceğini soran bir sahabiye Allah'ın Rasulü şu cevabı vermiştir: "Senin için göbekten üst yanı serbesttir." (Darimî, Vudü, 107; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, l, 277.)
  Hanbelîlere göre, bir koca için adetli karısının diz kapak-göbek arası cinsel temasın dışında serbesttir. Delil şu hadistir. "Adetli kadına cinsel temasın dışındaki her şeyi yapabilirsin." (Müslim, Hayz, 16; Nesaî, Tahare, 16.) Hanefî, Şafiî ve Malikîlere göre, adetli veya lohusa olan eşiyle cinsel ilişkide bulunan erkeğe keffaret cezası gerekmez. Ancak tevbe ve istiğfar etmesi gereklidir.
  Diğer yandan bir hadiste; "Kim adetli bir kadınla cinsel temasta bulunursa, yarım dinar (yaklaşık iki gram altın para) tasadduk etsin." buyurulmuştur. (Tirmizî, Tahare, 102; Ebu Davud, Nikah 46, 47; Tıbb, 50; İbn Mace, Tahare, 123.)
  gg) Boşama: Adetli kadını boşamak caiz değildir. Ancak bununla birlikte çoğunluğa göre boşama tasarrufu geçerli olup, "bıd'î boşama" adını alır. Ayette; "Eşlerinizi boşayacağınız zaman, iddetlerine doğru boşayın" buyurulur. (et-Talak, 65/1) Yani içinde iddet meşru olan bir sürede boşayın, demektir. Çünkü ay halinin geride kalan kısmı iddetten sayılmaz. Hz. Peygamber, Abdullah b. Ömer'e, eşini temizlik günlerinde veya gebe iken boşayabileceğini bildirmiştir. (eş-Şevkarî,a.g.e, VI,221.)
  2) Lohusalık:
  Lohusalık, kadının fizyolojik bakımdan rahatsız olduğu doğum sonrasındaki belli bir dönemi ifade eder. Doğumun arkasından gelen kana "nifas" denir. Kadın gebelik süresince abdestini alır, namazını kılar ve sağlığı için zararlı olmayacaksa farz orucu da tutabilir.
  Lohusalığın en kısa süresi için bir sınır yoktur. Bir gün bile olabilir. Çünkü en kısa süreyi belirleyen bir ayet veya hadis yoktur. Bu durumda, onun fiilen var olduğu süreye bakılır. Hanefîlerle Hanbelîlere göre, lohusalığın en uzun süresi kırk gündür. Bundan sonra görülecek kan, özür kanıdır. Delil, Ümmü Seleme (r. anha)'den nakledilen şu hadistir: "Lohusa kadın, Hz. Peygamber döneminde kırk gün kırk gece beklerdi." (Ebu Davud, Tahare, 119.) Şafiî ve Malikîlere göre, lohusalığın en uzun süresi altmış gündür. Ancak bu süre uygulamada genellikle kırk gün olarak gerçekleşir.
  Kadın doğum yapmakla birlikte kan görmeyebilir. Nitekim Hz. Peygamber döneminde bir kadın doğum yapmış ve lohusalık kanı görmediği için kendisine "zatu'l-cüfuf (kanı kuru)" denilmiştir. (bk. el-Kasanî, a.g.e., l, 41-43; İbnü'l-Hümam, a.g.e., l, 129; İbn Abidîn, a.g.e., l, 275 vd.)
  Lohusalık süresi içinde görülen temizlik de nifastan sayılır. Örneğin; doğumdan sonra on gün kan gelip, beş gün kesildikten sonra on gün daha kan gelecek olsa, bu yirmi beş günün tamamı lohusalık süresi sayılır.
  El ve ayak gibi uzuvları belirmiş olan bir çocuğun düşmesiyle lohusalık hali meydana gelir ve genellikle on-onbeş gün kadar devam eder. Fakat henüz uzuvları belirmemiş bir düşüğe nifas hükümleri uygulanmaz. Bunun düşmesiyle görülen kan üç gün sürer ve daha önce de en az on beş gün temizlik hali devam etmiş bulunursa bu, hayız kanı olmuş olur. Böyle değilse özür kanı sayılır.
  Lohusalık süresi içinde bir koca, aybaşı halinde olduğu gibi eşiyle cinsel ilişkide bulunamaz. Aksi halde günahkar olur ve tevbe - istiğfar etmesi gerekir. Yine lohusa kadın namaz kılamaz, oruç tutamaz. Yalnız tutamadığı oruçları kaza eder. Mescide giremez, Kur'an okuyamaz ve Beytullah'ı tavaf edemez. Bu bakımlardan adetli kadınla lohusa arasında önemli bir ayrılık bulunmaz.
  Aybaşı veya lohusalık günleri dışında gelen kanın özür kanı sayıldığını yukarıda belirtmiştik. Böyle bir kimseye "özür sahibi" denir. Özürlü kimse her namaz için abdest alır ve namazım kılar, orucunu tutar. Özür kanı hacda tavaf engeli de değildir.
  3) İhramlı olmak:
  Hacca veya umreye niyetlenen kimsenin "mikat" denilen yerlerden itibaren, daha önce mubah olan bir takım fiilleri kendisine haram kılmasıdır. Dikişli elbise giymek, kokulanmak ve eşi ile cinsel ilişkide bulunmak bu yasakların başında gelir. Ancak kadınlar dikişli giysilerini çıkarmazlar.
  Böylece hac veya umre sırasında ihramlı kalındığı sürece evli eşler arasında cinsel ilişki veya buna yol açabilecek sarılma, öpüşme, şehvetle dokunma ve kadının cinsel organına bakma gibi fiiller yasaktır. Ayette şöyle buyurulur: "Kim hac aylarında ihrama girerek haccı kendisine farz kılarsa, hac sırasında kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur" (el-Bakara,2/197.) Ayetteki "refes" sözcüğü, kadınla cinsel teması veya genel olarak erkeklerin kadınların cinsel yönüne olan ihtiyacını kinayeli olarak ifade eder. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Kim hac yapar, hac sırasında cinsel temastan korunur ve günah işlemezse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur." (Buharî, Hacc, 4, Muhsar, 9, 10; Müslim, Hacc, 438; Nesaî, Hacc, 4; İbn Mace, Menasik, 3; A. b. Hanbel, II, 229, 410, 484)
  Hanefîlere göre, ihramlının nişanlanıp evlenmesi caizdir. Ancak bu takdirde zifaf, hac'dan sonraya geciktirilir. Delil, Hz. Peygamber'in ihramlı iken Meymûne île evlenmesidir. (Buhari, Sayd, 12, Nikah, 30, Megazî, 43; Müslim, Nikah, 46, 47, 48, Tirmizî Hac, 24.)  Çoğunluk fakîhler ise ihramlının evlilik akdini geçersiz sayarlar. Dayandıkları delil şu hadistir: "İhramlı kimse evlenemez, kendisi île evlenilmez ve nişanlanılmaz." (Müslim, Nikah 41-45; Ebu Davud, Menasik, 38, Tirmizî, Hac, 23, Nesaî, Menasik, 91.) Bunlar Hz. Peygamber'in Meymûne ile evlenmesinin ihramlı değilken vuku bulduğunu söylerler. (Tirmizî, Hac, 23,24;.Darimî, Menasik, 21; A. b. Hanbel, VI, 393.)
  Hac yapmakta olan kimse Arafat'da vakfeden önce cinsel ilişkide bulunsa haccı fasid olur ve gelecek yıl kaza etmesi gerekir. Ayrıca ceza olarak bir küçük baş hayvanı kurban keser. Cinsel birleşmeye yol açabilecek öpme, şehvetle dokunma gibi fiillerde, boşalma olsun veya olmasın, bir küçük baş hayvan kurban gerekir. Malikîler dışında çoğunluğa göre bu durumda hac fasid olmaz.
  Arafat'da vakfeden sonra, henüz ihramdan çıkmadan eşiyle cinsel temasta bulunmanın cezası ise, büyük baş bir hayvanın kurban kesilmesidir. (Ayrıntı için bk. el-Kasanî, a.g.e., II, 183 vd; ez-Zühaylî, a.g.e., III, 203 vd., Döndüren, a.g.e. s. 593 vd.)
  4) Zıhar durumunda keffaretten önce:
  Zıhar, dolaylı yoldan bir boşama yöntemi olup, keffaret yerine getirilmedikçe cinsel birleşme caiz olmaz. "Zahr" sözlükte "insanın sırtı" demektir. Bir fıkıh terimi olarak zıhar; kocanın karısına; "Sen bana annemin sırtı gibisin, yani haramsın" diyerek yaptığı bir yemini ifade eder.
  İslam'ın gelişi sırasında, arap toplumunda eşine kızan bir erkek yukarıdaki sözlerle onu kendisine haram kılar, fakat asıl niyetini ortaya koyuncaya kadar da evlilik askıda kalırdı. Ne evli, ne de bekar durumuna düşen kadın için zıhar, sıkıcı bir hal idi.
  Asnab-ı kiramdan Evs b. Samit (r.a), eşi Havle binti Sa'lebe'ye kızarak, "Sen bana annemin sırtı gibi ol" der ve evi terkeder. Eşi, Hz. Peygamber'e başvurarak yaşlılığını, yoksulluğunu ve çocuklarına bakacak durumunun olmadığını bildirir ve bu çeşit boşamaya bir çare bulunmasını ister. Bu arada Yüce Allah'a da dua eder. Rasülullah (s.a.s) kendisine "Allah'tan kork, Evs senin amcanın oğludur. Ona iyi davran" diyerek öğüt verir.
  Bu olay üzerine Mücadele Sûresi'nin ilk dört ayeti indi. Böylece zıhar konusu çözüme bağlandı. Buna göre; zıhar yapan kocalar kınandı. Bununla birlikte pişman olup da sözlerinden geri dönmek isteyen koca için de "keffaret" cezası getirildi. Erkek yeniden eşine dönmek isterse, cinsel birleşmeden önce oruç keffaretinin benzeri bir cezayı yerine getirmek zorunda idi. Bu da önce köle azat etmek; buna güç yetiremezse, peşpeşe iki ay oruç tutmak; buna da güç yetiremezse altmış yoksulu doyurmaktan ibarettir. Nitekim Hz. Peygamber, ayetlerde öngörülen cezayı Havle (r. anha)'ye bildirdi. Fakat o, kocasının yoksulluğu ve yaşlılığı nedeniyle ne köle azadına, ne 60 gün oruca ve ne de 60 yoksulu doyurmaya gücü yetmeyeceğini bildirince, Allah'ın Rasulü (Birsa, 2,917 kg.lık ağırlık ölçüsü), Havle binti Salebe 60 sa' hurma verdi. Bununla Havle 60 yoksulu doyurup keffareti yerine getirdi ve eşinin yanına döndü. (bk. Buharî, Talak, 23; Ebu Davud, Talak, 17, Nesaî, Talak.)
  Bu duruma göre zıhar, keffareti yerine getirilinceye kadar bir cinsel birleşme engelidir. Bununla birlikte zıhar, eğer boşama niyeti ile yapılmışsa bir "bain talak" (bk. ileride boşama konusu), zıhar kastedilmişse, zıharın sonuçları ortaya çıkar. Bir niyet söz konusu olmaksızın, sadece eş başka birisine benzetilmiş olursa, herhangi bir hüküm doğmaz.
  5) İla durumunda keffaretten önce:
  İla; evlilik akdini sona erdirebilen bir yemin çeşididir. Bir fıkıh terimi olarak; kocanın eşiyle cinsel birleşmeyi yemin, adak veya birşarta bağlayıp, belirli veya belirsiz bir süre kendisini bundan menetmesini ifade eder. Mesela; "Allah'a yemin olsun ki, şu kadar süre veya süresiz olarak sana yaklaşmayacağım", veya "Seninle cinsel temasta bulunursam, üzerime hac farz olsun" yahut "Seninle bir araya gelirsem, evliliğimiz sona ermiş olsun" gibi ifadelerle "ila" gerçekleşir.
  İslam'dan önceki arap toplumunda ila yemini kadını baskı altında tutmak, ona zarar ve sıkıntı vermek için başvurulan bir yöntemdi. Kimi zaman eşlerin birbiriyle ilişiğini kesmesi bir, iki yıl veya daha uzun süre devam ederdi.
  İslam ila süresini dört ayla sınırladı ve bu konuda eşlerin birbirine dönüşünü kolaylaştırdı. Ayette şöyle buyurulur: "Kadınlarına yaklaşmamağa yemin edenler dört ay beklerler. Eğer bu süre içinde yeminlerinden dönerlerse şüphesiz ki Allah her şeyi çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Eğer boşamayı kastederlerse, şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir." (el-Bakara, 2/290 vd.)
  Hz. Aişe (r. anha)'dan şöyle dediği nakledilmiştir: "Allah'ın Rasulü bir ara eşlerine ila yaptı, yani helali haram kıldı, arkasından da haramı helal yaptı ve yemininden ötürü keffaret verdi." (Buharî, Savm, 11, Salat, 18, Nikah, 9, 92, Talak, 21, Eyman, 20, Mezalim, 25; Tirmizî, Talak, 21; Nesai, Talak, 32)
  İla'da eşler, yemin keffaretini vererek, ya da adak veya şartı üstlenerek, süreyi beklemeksizin bir araya gelebilirler. Ancak eşler barışmaksızın dört ay geçmiş olursa, hanefîlere göre evlilik, kendiliğinden "bain talak'la sona ermiş bulunur.
  Çoğunluk müctehitlere göre ise bu son durumda evlilik kendiliğinden sona ermez ve şu alternatifler doğar: a) Eşler barışıp evliliği sürdürebilir, b) Koca, eşini boşayabilir. c) Bu iki şıktan birisi gerçekleşmezse kadın hakime başvurarak evliliğe son verdirebilir. İla yöntemiyle ortaya çıkan boşama türü "rıc'î (cayılabilir) talak" tan ibarettir. 
  İla'nın keffareti, yemin keffareti ile aynıdır. Bu da on fakiri doyurmak veya giydirmek yahut bir köle azat etmek; eğer bunlara güç yetmezse peşpeşe üç gün oruç tutmaktır. (bk. el-Kasanî, a.g.e., III, 162, İbnü'l-Humam, a.g.e., III, 182 vd.; İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 99 vd.)

Kocanın Hak ve Sorumlulukları

18/2/2008 · Kategori: Evlilik-Aile-Hayati

A) Kadının Kocasına İtaat Etmesi Ve Bunun Sınırı:
  Evli kadının kocasının evinde oturması, mutat ev işlerini yapması ve çocuklarının eğitim ve bakımıyla uğraşması, itaat kapsamına girer. Diğer yandan peşin konuşulan mehrini teslim eden koca, eşinin cinsel yönlerinden yararlanma hakkına sahip olur. Kadın önemli bir özrü bulunmadıkça, kocasının cinsel isteklerini geri çeviremez.
  Kadının kocasına itaat yükümlülüğünün delili şu ayettir: "Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır." (el-Bakara, 2/228.)
  Hz. Peygamber (s.a.s) de şöyle buyurmuştur: "Eğer bir kimsenin başka bir kimseye secde etmesini isteyecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim." (Ebü Davud, Nikah, 40; Tirmizî, Rada, 10; İbn Mace, Nikah, 4; A. b. Hanbel, IV, 381, VI, 76, V, 228. Tirmizi bu hadise «hasen» demiştir.) "Bir kadın, kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse, cennete girer." (İbn Mace, Nikah, 4; Tirmizi, Rada, 10, Tirmizi bu hadise "hasen, garib" demiştir.) "Erkek, eşini yatağına çağırınca, gelmekten kaçınır ve bu yüzden erkek ona kızgın olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar bu kadına lanet eder." (Buhari, Bed'ü'l-Halk, 7; Ebu Davud, Nikah, 40; Tirmizi, Rada, 10)
  Koca, eşinin görüşüp görüşemeyeceği kişi veya aileleri belirleme hakkına sahiptir. Yukarıda belirttiğimiz, kocasından izinsiz çıkabileceği durumlar dışında kadın izinsiz olarak evden çıkmamalıdır. Ancak eşlerin birbirine güveni tam olur ve aile çevresi güvenilir durumda bulunursa, koca bu konuda eşine serbestlik de verebilir. Koca, haklı bir nedene dayanarak karısının mescide veya başka yere çıkmasını yasaklarsa, kadının buna uyması gerekir.
  Abdullah İbn Ömer (r.a)'ten şöyle dediği nakledilmiştir: "Bir kadın Allah'ın elçisine gelerek; Ey Allah'ın Rasülü! Kocanın karısı üzerindeki hakkı nedir? diye sordu. O da; kadının, kocasının evinden ondan izinsiz çıkmamasıdır, dedi. Çıkarsa ne olur? sorusuna Hz. Peygamber; "Allah, rahmet ve gazap melekleri, bu kadına tövbe edinceye veya evine dönünceye kadar lanet eder" dedi. "Eşine zulüm yapan bir koca olması halinde de mi durum aynıdır?" sorusuna Hz. Peygamber; "Zalim bile olsa" cevabını vermiştir. (Ebü, Davud, Nikah, 40; İbn Mace, Nikah, 4; Darimî, Nikah, 38.)
  Kadının eve bağlı olması onun oraya hapsedildiği ya da kafes arkasına, dar bir alana sıkıştığı anlamına gelmez. Kadın için evi, en hayırlı yerdir. Evi onun mescidi, huzur ve mutluluk yuvasıdır. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kadın örtülmesi gerekli olan bir varlıktır. Evden dışarı çıkınca şeytan gözünü ona diker. Kadın için Rabbının rahmetine en yakın olduğu yer evinin içidir." (Tirmizî, Rada', 18.)
  Bu durum kadının evden dışarı çıkınca tesettüre riayet etmesini gerektirir. Çünkü örtünme kadın için koruyucu bir perde vazifesi görür. Kötü niyetli bakışları kırar ve kadın kendisini güvende hisseder.
  Kadın nafile oruç için kocasından izin almalıdır. Çünkü kocanın eşi üzerindeki cinsel hakları nafile oruçtan önde gelir. Nitekim Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Bir kadın için, kocası yanında iken ondan izinsiz nafile oruç tutması ve evine ondan izinsiz bir yabancının girmesine izin vermesi helal değildir." (Buharî, Nikah, 86; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evlar, VI, 211.)
  B) Kadının Evlilikle Üstlendiği Emanetleri Koruması:
  Kadın kendi iffetini koruduğu gibi, kocasının bulunmadığı zamanda onun şeref ve namusunu, evini, malını ve çocuklarını da koruması gerekir. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Sizin kadınlarınız üzerindeki haklarınız; hoşlanmadığınız kimselere yataklarınızı çiğnetmemeleri ve onları evinize sokmamalarıdır."  (Ebu Davud, Menasik, 56; Tirmizî, Rada', 11; İbn Mace, Nikah, 3, Menasik, 84; Darimî, Menasik, 34.)
  Bir İslam toplumunda her mü'minin yönetimi altında olanlardan sorumlu olduğunu bildiren şu hadis, bu konudaki genel ölçü ve prensibi belirlemektedir:
  "Sizin herbiriniz bir çobansınız ve herbiriniz güttüğünden sorumludur. İslam devlet başkanı bir çobandır, bir erkek aile fertlerinin başında bir çobandır. Kadın kocasının evi ve çocukları üzerinde bir çobandır. Kısaca sizin herbiriniz bir çobandır ve her çoban da güttüğünden sorumludur" (Buhari, Cum'a, 11, Ahkam, 1, Cenaiz, 32, İstikraz, 20, Vesaya, 9; Müslim, İmare, 20; Ebu Davud, İmare, 1, 13)
  C) Eşlerin Birbiriyle İyi Geçinmesi:
  Kadın kocası ile iyi geçinmeli, koca da eşine karşı daima iyi muamele etmelidir. Eşlerin birbirine eziyet etme ve zulüm yapma hakları yoktur. Muaz b. Cebel (r.a)'ten nakledildiğine göre Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur. "Dünyada bir kadın kocasına eziyet ederse, o erkeğin kıyamet gününde eşi olacak olan Huri, eziyet eden kadına şöyle seslenir: "Allah seni helak etsin, bu adama eziyet etme. O, dünyada senin yanında bir misafirdir, yakında senden ayrılıp, bize kavuşacak." (Tirmizî, Rada', 19; ibn Mace, Nikah, 62; A. b. Hanbel, V, 242.)
  Başka bir hadiste en hayırlı kadının nitelikleri şöyle belirlenir: "Kadınların en hayırlısı, kendisine baktığın zaman seni sevindiren, emrettiğin zaman sana itaat eden ve senin yokluğunda kendisini ve senin malını koruyan kadındır" (Ebu Davud, Zekat, 32; İbn Mace, Nikah 5; İbn Kesir, Muhtasar Tefsir, I, 385) Bundan sonra Allah'ın Rasulü şu ayeti okumuştur: "Erkekler kadınlar üzerine idareci ve hakimdirler. Çünkü Allah birini (cihad, imamet, miras gibi işlerde) diğerinden üstün kılmıştır. Bir de erkekler mallarından (aile fertlerine) harcamaktadırlar. İyi kadınlar itaatkar olanlar ve Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır. Geçimsizliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince; önce onlara öğüt verin, yataklarında yalnız bırakın. Bunlar yarar sağlamazsa dövün. Eğer size itaat ederlerse kendilerini incitmeye başka bahane aramayın. Çünkü Allah çok yücedir, çok büyüktür." (en-Nisa, 4/34)
  D) Kadını Te'dip Etme Hakkı:
  Hayırlı ve İslam'a uygun olan bir işte, kadın kocasına karşı gelirse, kocanın onu eğitme ve cezalandırma hakkı söz konusu olur. Eşler sürekli olarak bir arada yaşarken, her birinin çeşitli problemleri olabilir. Koca, evin dışında, günlük iş ve mesleği gereği çeşitli sıkıntılarla karşılaşabilir. Kadın da gerek kendi ve gerekse çevresi ile ilgili sıkıntı ve streslere girebilir. Böyle bir durumda onların birbirine anlayışla davranması ve kırıcı olmaktan kaçınması gerekir. Ancak kimi zaman da önemli bir neden olmaksızın, kadın çeşitli kaprislerin etkisi altında kocasına manevî eziyet yapma yoluna gidebilir. Onun meşru istek, emir ve tekliflerine sürekli karşı çıkması kocayı da çileden çıkarır. Bu durum ciddî geçimsizliklere yol açar.
  Kadın böyle bir ortamda yeniden anlayışlı bir tutum içine girerse koca ona karşı olan te'dip uygulamasını bırakmalıdır. Çünkü ayette; "Eğer size itaat ederlerse, kendilerini incitmek için başka bahane aramayın" (en-Nisa, 4/4) buyurulur. Diğer yandan iyi huylu ve saliha kadınların te'dibe ihtiyaçları yoktur. Ayette şöyle buyurulur: "İyi kadınlar itaatkar olanlar ve Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri, kocalarının bulunmadığı zamanlarda da koruyanlardır" (en-Nisa, 4/4). Ancak geçimsiz olan ve sürekli olarak kocasının meşru isteklerine karşı gelen kadın da te'diple yola getirilir.
  Kur'an-ı Kerim'de kadının itaatsizliği "nüşûz" terimi ile ifade edilir. Nüşûz arapça mastar olup sözlükte; geçimsizlik çıkarma, serkeşlik yapma, kocaya karşı itaatsizlik etme, kocanın karısına karşı buğz edip asi olması gibi anlamlara gelir. İtaatsiz kadına "naşize" denir. Nüşûz teriminde kadının kocasına kafa tutup baş kaldırması ve kendisini üstün sayıp itaatini ortadan kaldırması anlamı vardır. Müfessirlerin tesbit ettiklerine göre; kadının kocasına isyan etmesi, koku sürünmemesi, kocasını cinsel birleşmekten men etmesi, kocasına daha önceleri yaptığı güzel muameleyi değiştirmesi, kocasından hoşlanmaması, kocasının şer'î mesken olarak belirlediği evde onunla birlikte oturmayıp, onun istemediği bir yerde oturması kadının itaatsiz halleri arasında sayılabilir. (bk. en-Nisa, 4/4; el-Mücadele, 58/11; el-Kurtubî, el-Cami li Ahkami'l-Kur'an, 1. baskı, Beyrut 1408/1988, V, 112; Elmalılı Hamdı Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İst.t.y., II, 558.)
  Kadının kocasına itaatsizliği durumunda izlenecek yol Kur'an-ı Kerîm'de şöyle belirlenir: "Şerlerinden, serkeşliklerinden yıldığınız kadınlara gelince; önce onlara öğüt verin, vazgeçmezlerse yataktarında yalnız bırakın, yine yarar sağlamazsa dövün." (en-Nisa, 4/4.) Bu ayet kocaya aşağıdaki sıraya göre te'dip hakkı vermektedir.
  1) Öğüt verme: İtaatsiz olan kadına önce yumuşak bir dille ayet ve hadislerdeki hak ve sorumluluklar hatırlatılır. Yüce Allah'ın iyi geçim istediği ve kocanın meşru istekleri konusunda üstün bir hakka sahip olduğu bildirilir. (bk. el-Bakara, 2/228; en-Nisa, 4/19.) Yine Hz. Peygamber'in şu hadisleri hatırlatılır: "Eğer bir insanın başka birisine secde etmesini emretseydim, kadının kocasına secde etmesini emrederdim." (Ebü Davud, Nikah, 40; Tirmizî, Rada, 10; İbn Mace, Nikah, 4.) "Bir kadın kocasının yatağını terkederek geceyi geçirirse sabaha kadar melekler ona lanet eder." Başka bir rivayette "kocasının yanına dönüp elini onun elinin üzerine koyuncaya kadar" ilavesi vardır. (Müslim, Nikah, 120, Talak, 10; Darimi, Nikah, 38; İbn Hanbel, II, 255, 348, 386.) Eğer güzellikle söyleme ve uyarma bir sonuç vermezse, ikinci tedbire başvurulabilir. Bu da kadını yatağında yalnız bırakmadır.
  2) Yatağında yalnız bırakma: Kadın kocasına itaat etmez olur veya evden izinsiz ve habersiz çıkıp giderse kocası istediği süre kadar onu yatağında yalnız bırakabilir. Ayette; "İsyandan vazgeçmezlerse onları yataklarında yalnız bırakın" (en-Nisa, 4/4) buyurulmuştur. İbn Abbas, bunu; "Eşinle birlikte yatağında yatma" şeklinde tefsir etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s), eşlerinin fazla dünyalık istemeleri üzerine onlardan ayrı kalmış ve bir ay süreyle yanlarına girmemiştir. (bk. el-Bakara, 2/226, 227; Buharî, Savm, 11, Salat, 18; Nikah, 91, 92, Talak, 21; Tirmizî, Talak, 21, Nesaî, Talak, 32; İbn Hanbel, l, 235, II, 31, 56, 298.) Ancak eşler arasındaki konuşma ve selamlaşmanın kesilmesi üç günü aşmamalıdır. Nitekim Allah'ın elçisi şöyle buyurmuştur: "Hiçbir mü'min için üç günden fazla süreyle kardeşini terketmesi helal olmaz" (Buharî, Edeb, 57, 62; Müslim, Birr, 23, 25, 26; Ebu Davud, Edeb, 47.)
  Yatakta yalnız bırakmanın kapsamına; kocanın eşiyle birlikte yatmaması veya eşine sırtını dönüp yatması ve onunla cinsel temasta bulunmaktan kaçınması gibi davranışlar da girer. (el-Kurtubî, a.g.e., V, 112.)
  3) Kocanın eşini te'dip gayesiyle dövmesi: Kadının yatakta yalnız bırakılması da bir yarar sağlamazsa o, bir çeşit disiplin ve eğitim amacıyla, bedeninde iz bırakmayacak biçimde dövülebilecektir.
  İslam'da prensip olarak insanın dövülmesi yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s)'in dövmeyi yasaklayan çeşitli hadisleri nakledilmiştir. "Allah'ın kullarını dövmeyiniz" (Ebu Davud, Nikah, 42; İbn Mace, Nikah, 51; Darimî, Nikah, 34) "Müslümanları dövmeyin" (İbn Hanbel, l, 404) "Kadınları dövmeyin" (Ebu Davud, Nikah, 41.) hadisleri bunlar arasındadır. Hz. Aişe'den (Ö. 58/677) şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasülullah (s.a.s) kendi ailesinden hiçbir kadını dövmediği gibi hiç bir hizmetçiyi de dövmemiştir. Yine O, Allah yolunda olma veya Allah'ın yasaklarına saygısızlık gösterilme yahut Allah için intikam alma dışında hiçbir şeye eliyle vurmamıştır." (Müslim, Fadail, 79; İbn Mace, Nikah, 51; Darimî, Nikah, 34; İbn Hanbel, VI, 229; eş-Şevkani, Neylü'l-Eyty, 211.)
  Kadına vurmanın çirkinliğini göstermek üzere Allah'ın Rasulü şöyle buyurmuştur: "Sizden biriniz eşini köleye vurur gibi dövüp de, sonra akşam olunca da onunla cinsel temasta bulunmasın." ( Buharî Nikah, 93, Tefsîru Sure, 91/1'; Müslim, Cenne. 49; Tirmizî, Tefsîru Süre, 91; İbn Mace, Nikah, 51; İbn Hanbel, IV, 17.)
  Diğer yandan İslam'da kimi suçların cezası değnek vurma (celde) olarak belirlenmiştir. Bekarların zinasında yüz, (en- Nur, 24/3.) namuslu kadına zina iftirası atana seksen, (en-Nur, 24/3.) ve içki içene seksen (es-Serahsi, el-Mebsut; XXIV, 30; İbnü'l-Humam, Fethu'l-Kadir, IV, 185) değnek cezası örnek olarak verilebilir. Suçu işleyen köle olursa bu cezalar yarı sayıda uygulanır. (Cevat Akşit, İslam Ceza Hukuku ve İnsani Esasları, İstanbul, 1976, s. 53, 54) Buna göre vahiy ve sünnette öldürücü olmayan, yara ve iz bırakmayan ölçüde celde cezası yer almış, Allah'ın elçisi ve dört halife tarafından da uygulanmıştır. Kocasına karşı isyan durumunda bulunan kadını te'dip hakkı da bu nitelikte bir müeyyide olmalıdır.
  Ünlü müfessir el-Kurtubî (ö. 671/1273) kadını dövmeden söz eden ayeti şöyle tefsir etmiştir: "Allahü Teala ilk olarak kadınlara güzel öğüt verilmesini, sonra yatağın ayrılmasını, bu iki müeyyideden bir sonuç alınamazsa dövmeyi emretmektedir. Bu sonuncusu eşlerin barışmasına ve kadının aile içinde yeniden kendine düşeni yapmasına yardımcı olur. Ayetteki darb, iz bırakmayan hafif bir darptan ibarettir. Bu yüzden bununla kemik kırılmaz ve cariyede bir kusur söz konusu olmaz. Bundan kastedilen iyilik (salah) olup, başka bir şey değildir. Dövme, kadının fizik varlığına zarar verirse tazminat söz konusu olur. Nitekim hocanın okuttuğu öğrenciyi dövmesinde de durum aynıdır. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Kadınlarınız konusunda Allah'tan korkun. Şüphesiz siz onları Allah'ın bir emaneti olarak aldınız ve onların cinsel uzuvlarını Allah'ın kelimesi (nikah akdi) ile kendinize helal kıldınız. Sizin onların üzerindeki hakkınız; yataklarınızı sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer bunu yaparlarsa onları hafifçe dövebilirsiniz" (Müslim, Hacc, 47; Ebü Davud, Menasik, 56; İbn Mace, Menasik, 84; Darimî, Menasik, 34.) Amr b. el-Ahvas, Veda haccı sırasında Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Dikkat ediniz! Kadınlara hayrı tavsiye edin. Onlar sizin yanınızda yardımcılarınız olup, apaçık bir kötülük işlemedikçe, onlar üzerinde hayırdan başka bir şeye sahip değilsiniz. Eğer açık kötülük işlerlerse, onları yataklarında yalnız bırakın ve iz bırakmayacak şekilde hafifçe dövün. Eğer size itaat ederlerse, onların aleyhine başka bir bahane aramayın." (Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Mace. Tirmizi bu hadise "hasen-sahih" demiştir.) en-Nisa suresi 19. ayette yer alan "açık bir kötülük (bi fahişetin mübeyyine)" ifadesinden kastedilen; kadının, kocasının hoşlanmadığı kimseleri eve alması ve kocasını kızdırmasıdır. Bununla zina kastedilmemiştir. Çünkü zina haram kılınmış olup, ona had cezası konulmuştur. Hadiste şöyle buyurulmuştur: "Ma'rufi (iyi ve meşru) olan konularda size asi oldukları zaman bırakmayacak şekilde karılarınızı dövebilirsiniz" (bk. Müslim, Hacc, 147; Tirmizî, Rada', 11; Ebü Davud, Menasik, 56; İbn Mace, Nikah, 2, Menasik, 84; İbn Hanbel, V, 73) Ata b. Ebî Rabah, İbn Abbas'a "iz bırakmayan dövme (darb gayru'l-Muberrih)"nin ne olduğunu sorunca o, "kadına misvak gibi bir şeyle vurmak"tan ibaret olduğunu söylemiştir. Diğer yandan Hz. Ömer eşine vurunca bu konuda kınanmış ve şöyle demiştir: "Rasulullah (s.a.s)'den eşini döven kimsenin bu konuda sorumlu olmadığını işittim." (bk. Ebu Davud, Nikah, 42; İbn Mace, Nikah, 51; el-Kurtubi, a.g.e., V, 113)
  Sonuç olarak, günümüz feminizm görüşünü savunanların karşı çıktıkları ve İslam'ı çağın dışında göstermeye çalışırken dayandıkları delillerden birisi de, İslam'ın kimi durumlarda kadının te'dip edilmesine cevaz kapısını açmasıdır.
  Yukarıdaki üçlü tedbir dikkatlice incelendiğinde önce güzel öğüt verme, bundan sonuç alınamazsa, yatağında yalnız bırakma ve sonunda kadın isyanına devam ederse korkutma ve eğitme gayesiyle hafifçe dövme esasının getirildiği görülür. Bütün bu tedbirler kendisini kocasından üstün tutan ve onun otoritesini hiçe sayarak isyan eden kadınlara karşı alınmıştır. Özellikle üçüncü aşamada, kadına vurma bir kalemle veya eldeki bir misvak çubuğu ile vurarak onu uyarmayı da kapsamına almaktadır.
  Diğer yandan eşler arasında bir geçimsizlik bulunduğuna göre, saldırgan durumunda olan kadına karşı kocası gerektiğinde kendisini savunacak ve yine ona te'dip gayesiyle karşılık verebilecektir.
  Ancak Hz. Peygamber'in günlük hayatta hiçbir kadına eliyle vurmadığı, suçlu kadınlar dışında insanlara dayak atılmasını yasakladığı dikkate alınırsa, mü'minin eşini güzel öğütle ve gerekirse yatağında yalnız bırakarak eğitme yoluna gitmesi gerekir.
  Diğer yandan yukarıdaki tedbirlerin "nüşüz" durumundaki kadınla ilgili olduğunda şüphe yoktur. Naşize kadın ise, kocasına isyan durumunda olan ve ona itaat dışına çıkan kadındır. Hatta üçüncü ve son aşama olan "dövme" kapsamına, kocasına fiilen saldıran, onu dövmek veya yaralamak üzere harekete geçen bir kadına karşı, erkeğin kendini savunması eylemleri de girer. Bu yüzden hiç bir neden olmaksızın eşine keyfi olarak dayak atan bir kocanın buradaki tedbirlerle bir ilgisi düşünülemez. Böyle bir durumda kadının ilgili yerlere şikayet ederek, zulme engel olma hakkı vardır. Bunun yanında geçinemeyen eşlerin "hakeme" başvurarak bu yolla sulh olma veya evliliği sona erdirme imkanları da söz konusu olur. Aşağıda hakem üzerinde duracağız.
  E) Eşlerin Hakeme Başvurması:
  Eşler arasında geçimsizlik uzar ve yukarıda sözünü ettiğimiz tedbirlerden bir sonuç alınamamış bulunursa bir sonraki ayette "hakeme başvurma" yöntemi öngörülür. "Eğer karı île kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse, Allah karı-koca arasındaki dargınlık yerine geçim verir." (en-Nisa', 4/35.)
  Bu ayette hitap hakimleredir. Koca geçimi ve aile içinde disiplini sağlamada muvaffak olamamışsa, eşlerden birinin hakime başvurarak hakem tayini isteme hakkı vardır. Hakemlerin eşlerin hısımlarından müslüman, erkek, yükümlü, evlenme ve boşanmanın esaslarını bilen kimseler arasından seçilmesi daha uygundur.
  Hakemlerin görevi yalnız arabuluculuk mudur? Yoksa boşama yetkileri var mıdır? Ebu Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel'e göre, eşler özel yetki vermedikçe hakemlerin boşama hakkı yoktur. Çünkü onlar vekil durumunda olup, verilen yetki dışına çıkamazlar. Ayette hakemlerin yetkisi ise "lslah"tan ibarettir. Ancak eşler hakemlere özel yetki vermişse bu takdirde boşamaları mümkündür.
  İmam Şafiî'den bir görüşe göre, hakem yalnız arabulucu olup, vekil yetkilerini kullanır. Başka bir görüşüne göre ise hakem "hakim" demektir. Bu yüzden tarafların rızası olmasa bile hakemler gerekli görürlerse boşamaya da karar verebilirler. (es-Sabunî, Tefsîru Ayati'l-Ahkam, Dımaşk 1397/1977, l, 472.)
  F) Kadından, Aybaşı Veya Lohusalık Sonunda Boy Abdesti Almasını İsteme Hakkı:
  Bir koca eşinin ay hali veya lohusalık sonunda yahut cünüplük durumunda boy abdesti almasını isteme hakkına sahiptir. Çünkü ay hali ve lohusalıktan temizlenmeyen eşiyle koca cinsel temasta bulunamaz. Cünüplükten temizlenmeyen kadın da ibadet yapamaz. Buna göre dinî emirleri yerine getirmeyen veya yasaklardan kaçınmayan kadına, kocası İslamı tebliğ etme ve gerektiğinde velayet-i te'dip hakkını kullanma ve Allah'ın namaz, oruç gibi emirlerini ısrarla yerine getirmeyen eşini boşama hakkına sahip olur. Benzer durumlarda boşama yetkisi almış olan kadının da evliliği sona erdirme hakkı söz konusu olur.
  Koca İslam ülkesinde zimmet ehli olan hristiyan veya yahudi bulunan esini, ay hali veya lohusalık sonrasında yıkanmasını isteyebilirse de onu cünüplükten dolayı yıkanmaya zorlayamaz. Çünkü bu durum erkeğin onun cinsel yönlerinden yararlanmasına engel değildir. (ez-Zühayli, a.g.e., VII, 341, 342; Döndüren, Delillerilyel İslam Hukuku, s: 329)

Kadının Şahsi Hak ve Sorumlulukları

18/2/2008 · Kategori: Evlilik-Aile-Hayati

A) Kadının Koca Evine Yerleşmesi:
  Peşin konuşulan mehrini teslim alan ve geçim masrafları karşılanan kadının, kocası ile oturması gerekir. Peşin mehrini alamayan kadın cinsel temastan kaçınabilir.
  İkametgahı belirleme hakkı kocaya aittir. Ancak eşlerin oturacağı mesken sağlığa elverişli olmalı, oturulan bir yörede bulunmalı, iyi komşulu olmalı, bir ev için gerekli mutat eşyaya sahip bulunmalı, diğer yandan kocanın hısımları aynı meskende oturmamalıdır. Ancak kadın, onlarla birlikte oturmayı kabul eder ve hizmetlerini görürse, bu onun ahlakının güzelliğindendir.
  Evli kadının, kendi babasının evinde oturma şartının öne sürülmesi geçersizdir. Koca, böyle bir şartı kabul etse bile, buna uymak zorunda değildir. Eşini alıp, kendi belirleyeceği meskene yerleşebilir.
  B) Kadının Başka Beldeye Götürülmesi:
  Bir erkek eşini sefer mesafesinden (90 km) yakın olan bir beldeye, şehirden köye veya köyden şehire götürebilir. Çünkü yakın yerlerde kadın yabancılık çekmez. Ancak bunun için koca güvenilir olmalıdır.
  Kadının sefer mesafesinden uzak olan beldelere yerleşmek gayesiyle götürülmesi konusunda görüş ayrılıkları vardır. Hanefilerin temel görüşüne göre; kadın kocasına bağlı olarak, onun gittiği beldeye gider ve onu izlemek zorundadır. Ancak bu hak kötüye kullanılırsa, sonraki (müteahhirün) fakihler, kadının evlendiği beldeden başka yere, rızası olmaksızın götürülemeyeceğini söylemişlerdir. Dayandıkları delil maslahattır. Çünkü, uzak beldeler kadın için riskli olabilir. Eskiden erkeklerde güzel ahlak ve iyi huylar galip olduğu için, kadının hakları gözetilirdi, şimdi ise durum değişmiştir. Kadın uzakta garib olur ve gerektiğinde sığınacak bir yer bulamaz. (Ömer Nasuhi Bilmen, İstilahat-ı Fıkhıyye Kamusu, II, 165)
  Günümüzde gerek devlet sektöründe ve gerekse özel sektörde çalışanların, başka şehirlere iş gereği gitmesi ve uzun yıllar orada kalması olağan duruma gelmiştir. Bu yüzden, nikah akdi sırasında şart koşulmadıkça, kadının kocasına bağlı olarak, onun gittiği yere gitmesi daha uygundur. Ancak bunun için kocanın güvenilir olması ve eşini haramlardan koruyacak kişiliğe sahip bulunması da dikkate alınmalıdır.
  C) Kadının Kocasından İzinsiz Olarak Evden Çıkabileceği Durumlar
  Bir koca, eşine izinsiz olarak evden çıkmayı yasaklayabilir. Ancak şu durumlarda kadın izinsiz çıkabilir.
  1) Kadın, yanında mahrem bir hısımı olunca farz hacca gidebilir. Kocasının izin vermemesi sonucu değiştirmez. Çünkü burada kocanın hakkı aynî farzın önüne geçemez.
  2) Kadın, başkalarında olan hak ve alacaklarını gidip alabilir.
  3) Koca, dini meseleleri öğrenme ve fetva alma konusunda eşine yardımcı olmazsa, kadın izinsiz olarak ara-sıra ilim meclislerine katılabileceği gibi, ehlinden fetva da sorabilir.
  4) Koca, eşinin en az haftada bir kere ana-babasını, yılda bir kere de kardeş, dayı, amca, hala ve teyze gibi mahrem hısımlarını ziyaret etmesine engel olamaz. Ancak kadın, kocasından izinsiz geceyi dışarıda geçiremez. Hısımları ziyaret etmeyi engellemek "sıla-i rahm" in kesilmesine yol açabileceğinden caiz görülmemiştir.
  Diğer yandan kadının ana-babası ağır hastalığa yakalanmış olur ve bakacak kimseleri de bulunmazsa, kadın kocası izin vermese bile, babasının evinde kalıp, onlara hizmet edebilir. Ancak bu durumda kocanın nafaka yükümlülüğü düşer. Koca, karısının ana-babasını, gece yatıya kalmamak üzere haftada bir gelmekten ve yine önceki kocasından olan çocuklarını gidip ziyaret etmekten men edemez. (bk. el-Fetava-l-Hindiyye, 2. baskı, Bulak 1310 H., I, 556 vd; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, İstanbul, 1983 s: 327)
  D) Eşlerin Karşılıklı Olarak İyi Geçim Esaslarına Uyması:
  İyi geçim (muaşeret), eşlerin karşılıklı sevgi, saygı, sadakat ve samimi davranışları ile gerçekleşir.
  Allahü Teala şöyle buyurur: "Kadınlarınızla iyi geçinin." (en-Nisa, 4/9) "Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler." (el-Bakara, 2/228)
  Hz. Peygamber çeşitli hadislerde, kadınlara iyi muamelede bulunulmasını istemiş ve eşine karşı iyi davranan koca, "hayırlı kişi" olarak nitelendirilmiştir. Hadislerde şöyle buyurulmuştur: "Kadınlarınızın iyi olması için çaba harcayınız. Çünkü onlar sizin yanınızda yardımcılarınızdır. Siz onlar hakkında, apaçık bir günah işlemedikleri sürece bundan başka bir hakka sahip değilsiniz. Eğer açık isyanları olursa, onları yataklarında yalnız bırakın ve onları hafifçe dövün. Eğer size itaat ederlerse, onların aleyhine bir yol aramayın." (Buharî, Enbiya, 1, Nikah, 80; Müslim, Rada, 62; Tirmizî, Rada, II.)
  "Sizin kadınlarınız üzerinde hakkınız, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlarınız üzerindeki hakkınız; yatağınızı başkasına çiğnetmemeleri ve sizin hoşlanmadığınız kimselerin evinize girmesine izin vermemeleridir. Dikkat ediniz! Onların sizin üzerinizdeki hakları; yiyecek ve giyecek konusunda onlara ihsan ve ikramda bulunmanızdır." (Müslim, Hacc, 147: Ebu Davud, Menasik, 56; Tirmizî, Rada, 11.)
  Hz. Peygamber en hayırlı erkeğin eşiyle en iyi geçinen kimse olduğunu belirtmiştir. Hadislerde şöyle buyurulur: "Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır. Ben de aileme karşı en hayırlı olanınızım." (İbn Mace, Nikah, 50; Darimi, Nikah, 55) "Mü'minlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlak bakımından en iyi olanıdır. Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır." (Ebu Davud, Sünne, 14; Tirmizî, Rada, 11, iman, 6; Darimî, Rikak, 74.)
  E) Eşlerin Birbirinin Cinsel Yönlerinden Yararlanması:
  Eşlerin meşru şekilde birbirinin cinsel yönlerinden yararlanma hakları vardır. Allahü Teala şöyle buyurur: "Kadınlarınız ay halinden temizlenince, Allah'ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın." (el-Bakara, 2/222.) "Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz." (el-Bakara.2/187.)
  Hanefî ve Şafiilere göre kocanın evlilik süresince eşiyle bir defa cinsel temasta bulunması kaza bakımından yeterlidir. Kocanın iktidarsızlığı durumunda, kadının belli bir süre sonra evliliği feshettirme hakkı doğar. Evlilik süresince eşlerin cinsel hayatı, evliliğin devamını sağlayacağı ve iyi geçime yardımcı olacağı için, dinî bakımdan vacip görülmüştür.
  Hanbelîlere göre, eşlerin sağlıklı oldukları sürece en az dört ayda bir defa cinsel teması olmalıdır. Delil; boşama yöntemlerinden birisi olan "ila" da sürenin dört ayla sınırlandırılmasıdır. (bk. el-Bakara, 2/226, 227) Îla; dört ay veya daha uzun süre eşine yaklaşmayacağına dair kocanın yemin etmesi veya bunu ağır bir şarta bağlaması demektir. 
  Nitekim Hz. Ömer'in hilafeti sırasında, savaşa katılan mücahidlerin eşlerinden altı aydan fazla ayrı kalmamaları için emir verdiği nakledilir. Bu sürenin bir ayı gidiş, bir ayı dönüş ve dört ayı da savaşta geçirilecek süredir. Diğer yandan Hz. Ömer'in, kızı Hafsa'ya (ö. 41/244) genç bir kadının kocasından ne kadar süreyle ayrı kalmasının uygun olacağını sorduğu ve Hafsa (r. anha)'ın "beş veya altı ay" diye cevap verdiği nakledilmiştir. (ez-Zühayli, a.g.e., VII; 330)
  Sonuç olarak ilim tahsili, savaş, hac veya rızık temini için çalışmak gibi bir özür bulunmadıkça, koca uzun süre eşinden ayrı kalmamalıdır. Bir İslam toplumunda yıllarca evden ayrılan ve önemli bir neden olmaksızın eve dönmeyen kocaya, hakim dönmesi için çağrı yapar, eğer yine dönmezse evliliği feshedebilir.
  F) Eşler Arasında Cinsel Temasın Yasak Olduğu Durumlar:
  İslam homoseksüelliği yasakladığı gibi, kocanın eşine ayhali veya lohusalık süresince de cinsel birleşmesini yasaklamıştır. Bunun nedeni, eşlerin cinsel sağlığını korumak ve neslin devamını sağlamaktır.
  Homoseksüelliğe, Hz. Lût Peygamberin kavmi arasında yaygın olarak görüldüğü için, onun adına izafetle "livata" denilmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Lüt'un bu konuda kavmi ile mücadelesi ve sonunda kavminin nasıl helak edildiği açıklanır. ( bk. el-A'raf, 7/80, 81; eş-Şuara, 26/160-167; el-Ankebüt, 29/29)
  Hz. Peygamber'den, eşine arkadan yaklaşanı kınayan ve lanetleyen çeşitli hadisler nakledilmiştir. Bir kaçını zikredeceğiz. "Allah, eşiyle arkadan ilişkide bulunan kimsenin yüzüne bakmaz." (İbn Mace, Nikah, 29; İbn Hanbel, II, 244.) "Şüphesiz Allah, doğruyu açıklamaktan çekinmez. Karılarılarınıza arkadan yaklaşmayınız." (Tirmizî, Rada, 12, 90; Darîmî, Nikah, 30; eş-Şevkanî, Neylü'l-Evtar, VI, 200.)
  "Eşiyle, ayhalinde iken veya arkadan ilişkide bulunan yahut gelecekten haber veren kahine inanan kimse, Muhammed (s.a.s)'e indirileni inkar etmiş olur." (Tirmizî, Tahare, 102, Rada, 12; İbn Mace, Nikah, 29; Darîmî, Vudü', 114; İbn Hanbel, l, 86, VI, 205.) "Eşine arkasından temas eden kimse lanetlenmiştir." (Ebu Davud, Nikah, 45)
  Hayızlı kadınla cinsel temas haram kılınmıştır. Ayette; "Aybaşı günlerinde kadınlarınızdan ayrı durun " (el-Bakara, 2/222) buyurulur. Allah'ın elçisi, ay halindeki eşi ile temas eden kimsenin, bu temas ilk günlerde olmuşsa bir dinar (yaklaşık 4 gr. 22 ayar altın), sonuna doğru olmuşsa yarım dinar altın parayı tasadduk etmesini bildirmiştir. Bu ceza hadiste şöyle belirlenir: "Bir kimse hayızlı eşiyle cinsel temasta bulunursa, eğer kan kırmızı renkte ise bir dinar, sarı renkte ise yarım dinar tasadduk etsin." (Tirmizi, Tahare, 102)
  Eşiyle sapık ilişkiye giren kimseye had cezası değil, İslam devleti'nin koyacağı uygun bir ceza (ta'zîr) uygulanır.
Hanbelilere göre sapık ilişkiye giren eşlerin arası ayrılır. 
  G) Doğum Kontrolü (Azil):
  1) Azil terimi ve kapsamı:
  Arapça bir sözcük olan "azil"; uzaklaştırmak, ayırmak demektir. Bir fıkıh terimi olarak; kadının gebe kalmaması için, erkeğin menisini dışarı atmasıdır. Azil, gerek İslam'dan önce ve gerekse İslamî devirlerde iki nedenle yapılıyordu. Ya cariye gebe kalmasın diye bu yola başvurulur, ya da hür olan kadın gebe kalmasın veya süt emen çocuğa bir zarar gelmesin diye yapılırdı.
  Hz. Peygamber'in, azil konusunda çeşitli hadisleri vardır. Kendisine azlin hükmü sorulduğunda; "O, gizli ve'd'dir" buyurmuştur. (Müslim, Nikah, 141; İbn Mace, Nikah, 61.) Burada "ve'd"; kız çocuğunu diri diri toprağa gömmek anlamına gelir. Bununla Kur'an'daki şu ayete işaret edilmiş oluyordu: "O, diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah yüzünden öldürüldüğü sorulduğu zaman." (et-Tekvîr, 81/8-9.)
  Ancak daha sonra Hz. Peygamber'in, azil konusunda müsamahalı davrandığı görülür. Cabir (r.a)'ten şöyle dediği nakledilmiştir: "Bizim cariyelerimiz vardı ve onlardan azil yapıyorduk. Yahudiler, bunun küçük "mev'ûde" yani çocuğu diri diri toprağa gömme anlamına geldiğini söylediler. Bu durum Allah'ın Rasülüne iletilince şöyle buyurdu: "Yahudiler yalan söylemiş, eğer Allah onu yaratmak istese, sen engel olamazdın." (Ebü Davud, Nikah, 48; Nesaî, Nikah, 55; Ahmed b. Hanbel, III, 22, 49, 51.) Ebu Saîd el-Hudri ve Enes b. Malikten de aynı nitelikte hadisler nakledilmiştir. Yine Cabir (r.a) şöyle demiştir: "Biz Hz. Peygamber devrinde Kur'an inerken azil yapıyorduk. Eğer ondan bir şey yasak edilecek olsa bunu bize Kur'an yasaklardı." (Buhari, Kader, 4; Tirmizî, Nikah, 39.) Müslim'in rivayetinde; "Bu, Rasülullah'ın kulağına gitti, fakat bize bunu yasaklamadı" (bk. Müslim, Talak, 26-28.) denilir."
  Ebü Said el-Hudrî'nin naklettiği şu hadis de azlin caiz oluşunu ifade etmektedir. Ebu Said şöyle demiştir: "Biz kadınlarımızla cinsel temasta bulunuyoruz, bu hoşumuza da gidiyor. Azil konusunda ne dersiniz?, sorusuna Allah'ın Rasülü şu cevabı vermiştir: "Siz istediğinizi yapın. Allah'ın yaratmak istediği şey meydana gelecektir. Bununla birlikte suyun hepsinden çocuk olmaz." (Ahmed b. Hanbel, III, 26.)
  Yukarıdaki ilk hadis'e ve on çirkin hasletten birisinin de azil olduğunu belirten Ahmed b. Hanbel'in (ö. 241/855) naklettiği (Nesaî, Zîne, 17; Ebü Davud, Hatem, 3; İbn Hanbel, l, 280, 297, 429.) başka bir hadis'e göre azil çirkin bir fiildir, İbn Hazm (ö. 456/1063) bu hadisleri delil alarak azlin caiz olmadığını söylemiştir.
  İslam fakihlerinin büyük çoğunluğu ise, yukarıdaki diğer hadislere dayanarak; bir erkeğin hür olan eşinin izni ile, azil yapmasının caiz olduğunu söylemiştir.
  Doğum kontrolünün caiz olup olmaması da azlin hükmü ile yakından ilgilidir. Azli kabul etmeyenler bunun kadere karşı çıkmak anlamına geldiğini, bunda ayrıca müslümanların sayısını azaltma gayesi bulunduğunu öne sürerler. Bu konuda ayrıca çocukların yoksulluk korkusu ile öldürülmesini yasaklayan ayetle (el-İsra, 17/31) Hz. Peygamber'in şu hadisine dayanırlar: "Evlenin, çünkü ben diğer ümmetlere sizin çokluğunuzla övüneceğim." (İbn Mace, I, 592, H.No: 1846)
  Sonuç olarak cenin teşekkül etmeden önceki dönemde erkeğin veya kadının gebeliği engelleyen yöntemlere başvurması mümkün ve caizdir. Bu korunma, doğum kontrol tableti kullanma yoluyla olabileceği gibi, meninin rahme ulaşmasını engelleyen diğer yöntemlerle de olabilir. Ancak bunun için eşlerin rızasının bulunması, sağlığa zarar vermemesi ve başvurulan yöntemin boy abdestini engelleyici nitelikte olmaması gerekir.
  2) Kürtaj ve İslamî açıdan kritiği:
  Kürtaj sözlükte "kazımak" demektir. Bir tıp terimi olarak ise gebeliğin ilk üç ayında ceninin, rahim iç zarı kazınarak alınmasını ifade eder.
  Çocuğun anne karnında teşekkül ettikten sonra düşürülmesi, azilden ayrı bir işlemdir. Azilde, meniyi kadından uzaklaştırma söz konusudur. Kürtajda ise teşekkül eden ve ileride insan varlığını oluşturacak olan biyolojik bir varlığı dış etkilerle anneden ayırma işlemi vardır.
  Avrupa'da henüz doğum kontrolü konusu söz konusu değilken, İslam'da istenmeyen gebeliğin önlenmesinde "azl" yöntemi biliniyordu ve Hz. Peygamber de buna müsamaha ile bakmıştı. Hristiyan, Yahudi ve doğu dinlerinde de bu metot uygulanıyordu.
  Yukarıda, henüz çocuk teşekkül etmezden önce, gerek azil ve gerekse bu kapsama giren gebeliği önleyici nitelikteki yöntemlere İslam'ın müsamaha ile baktığını belirtmiştik. Ancak bu konuda iki noktaya dikkat edilmesi de gereklidir. 1) Eşlerin karşılıklı rızası, 2) Uygulanacak yöntemin erkeğin veya kadının fizik ya da ruh sağlığına zarar vermeyecek nitelikte olması gerekir.
  Çocuk teşekkül ettikten sonra, başka bir deyimle gebelik başladıktan sonraki korunmaya gelince; bu konuyu Malthus'un dediği gibi yalnız "aç kalma", dünya üzerindeki rızkın insanlara yeterli olmaması gibi teorik bir düşünceye bağlamak, İslamî açıdan bir anlam taşımaz. Çünkü mü'min rızkı verenin Allah olduğuna inanır. Yüce Allah'ın "Razık" ve "Rezzak" sıfatları ile "Rahman" ve "Kerîm" sıfatları dünya üzerinde her canlıya rızkı verenin O olduğunu gösterir. Ayetlerde şöyle buyurulur: "Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da sizi de biz besliyoruz. Onları öldürmek büyük bir suçtur" (el-isra', 17/31; bk.el-En'am, 6/151; et-Tekvîr, 81/8-9; el-Mümtehine, 60/12.) "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Allah onun durduğu ve emanet bırakıldığı yeri bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitapta (levh-ı mahfuz)dır." (Hûd, 11/6.)
  Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizden birinizin ana karnında yaratılışı kırk günde toplanır. Sonra bir o kadar günde kan pıhtısı, sonra bir o kadar günde et parçası olur. Sonra Allah bir melek göndererek şu dört kader proğramını yazması emredilir: İşleyeceği ameller, rızkı, eceli ve bedbaht veya mes'ud olacağı. Sonra ona ruh üflenir." (Buharî, Bed'ü'l-Halk, 6; Müslim, Kader, 1,2.)
  İslamî açıdan ceninin sağ olarak doğma ihtimali bulunduğu için, onun anne karnındaki varlığı korunmuş ve onun bir takım haklardan yararlanması sağlanmış, bu arada dış etkilerle onun düşürülmesi bazı şartlara bağlanmıştır.
  Cenin sağ doğmak şartıyla miras, lehine vasiyet ve nesep ikrarı tasarruflarından yararlanır. Cenin için sabit olan bu haklar koruma altına alınır, o sağ olarak doğarsa bunlardan veli aracılığı ile yararlanmaya başlar. (es-Serahsi, el-Mebsut, XXVI, 86, 87; İbnü'l-Hümam, Fethu'l-Kadir, VIII, 328 vd.; Ebu Zehra, Usulu'l-Fıkh, s. 331 vd.)
  3) İslam'da cenini koruyan hükümler şöylece özetlenebilir:
  a) Hz. Peygamber çocuk doğumunu arzu etmeyen eşler için azl'e, yani gebeliğe önceden engel olabilecek yöntemlere izin vermiştir. Buna kadının da rıza göstermesi gerekir. Çünkü kadının çocuk doğurma hakkı olduğu gibi, kendisine cinsel yönden rahatsızlık verecek veya ruhsal strese yol açabilecek korunma yöntemlerine rıza göstermeme hakkı da vardır. Bu yüzden kadının rızası dışında azil (korunma) mekruh olur. (bk. Ahmed b. Hanbel, l, 31, III, 26; el-Kasanî, a.g.e., II 334, 335.)
  b) Anne karnındaki ceninin düşürülmesini yasaklayan, doğrudan bir ayet veya hadis yoktur. Ancak gebe kadının dövülmesi veya öldürülmesi durumunda, ölü olarak düşen cenin için "gurre" denilen bir ceza sünnetle sabittir. Ebü Hüreyre (ö. 58/677)'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Huzeyl kabilesinden iki kadın kavga ettiler. Bunlardan birisi diğerine taş atarak, kendisinin ve karnındaki çocuğun ölümüne neden oldu. Taraflar Hz. Muhammed (s.a.s)'in huzurunda mahkemeleştiler. Allah'ın Rasülü cenin için "gurre", ölen kadın için ise akilesinin üzerine "diyet" cezası ile hükmetti." (Müslim, Kasame, 36; Buharî, Tıbb, 468; Ebu Davud, Diyat, 19; Nesaî, Kasame, 39.) Ebu Hüreyre'den nakledilen başka rivayette ise yalnız cenin için "gurre" den söz edilmiş, annesinin ölümü yer almamıştır. Gurre; diyetin yirmide biri kadar bir tazminat olup, bunun miktarı Hanefilere göre 50 dinar (200 gr. altın para) veya 500 dirhem (1400 gr. gümüş para)dır. Çoğunluk fakihlere göre ise, 600 dirhem gümüşten ibarettir. Cenin annesinden ölü olarak ayrılınca, onun düşmesine suç işleme yoluyla neden olan kimse bu gurre cezası ile yükümlü olur. Burada ceninin erkek veya kız olması, suçun kasten veya yanlışlıkla işlenmiş bulunması sonucu değiştirmez. (el-Kasanî, a.g.e., V, 325; İbn Kudame, el-Muğnî, V, 799; İbn Rüşd, Bidayetü'l-Müctenid, II, 407; Döndüren, "Gurre" mad. Ş.İ.A., II, 237.)
  Diğer yandan cenini anne, kocasının izni olmaksızın ilaçla veya başka bir yöntemle yahut kürtaj yaptırarak düşürürse, gurre tazminatını onun akilesinin (mirasçı olabilen yakın asabe hısımları) ödemesi gerekir. Eğer koca çocuğu düşürmesi için izin vermiş olur veya kadının bir kasdi bulunmazsa, haddi tecavüz olmadığı için gurre gerekmez. Ancak şunu da belirtelim ki, bir fiile gurre gerekmemesi onun haramlık yönünü kaldırmaz. (bk. İbn Kudame, a.g.e., VII, 716; ez-Zühayli, a.g.e., VI, 364)
  c) Cenin, anne karnında uzuvları teşekkül edinceye kadar (müstebinu'l-hılka) bir kan pıhtısı hükmündedir. Bu dönem ceninin 1,5-2 aylık oluşuna kadar sürer. Bu, bir insan varlığını temsil ettiği için ona sebepsiz yere müdahale edilemez. Hz. Peygamber yavru çıkarma sırasında kuş yumurtalarına zarar vermeyi yasaklamıştır. İnsanı temsil eden cenin, hayvan yumurtasından daha fazla korunmaya layıktır. Ancak annenin sağlığı, süt emen başka bir çocuğun korunması gibi nedenlerle, bu dönemde çocuğun düşürülmesi caiz olur. Özürsüz düşürme ise haram sayılmıştır.
  d) Uzuvların teşekkül etmesinden ruh üfleninceye kadar olan sürede (120 günlük) bir sebep olmaksızın, cenin düşürülürse suç işleme yolu ile düşürene yukarıda açıkladığımız "gurre" cezası gerekir. Gurre bir yıl içinde, ceninin mirasçılarına ödenir. Hz. Ömer'in uygulaması da böyle olmuştur.
  Ancak kadının frengi, kanser, felç veya kalb infarktüsü gibi önemli bir hastalığı olur yahut küçük yaştaki başka bir çocuğun sütunun kesilmesi gibi bir korku bulunursa, bu dönemde de çocuğun düşürülmesi caiz görülmüştür. (el-Fetava'l-Hindiyye, Terceme, XII, 126,)
  e) Cenin suç işleme yoluyla canlı olarak düşer ve doğumdan sonra ölürse suçlunun tam diyet ödemesi gerekir. Burada diyet, üç yıl içinde eşit taksitlerle ödenir. Sebepsiz müdahale veya dövme gibi bir haksız fiil sonucu kadın ölür ve cenin de düşmüş bulunursa, anne için tam diyet, cenin için ise gurre cezası gerekir. Yukarıda Huzeyl kabilesinden iki kadının kavgası olayında, Hz. Peygamber'in böyle bir tazminat cezasına hükmettiğini belirtmiştik. (bk. Buharî, Tıbb, 468; Müslim, Kasame, 36; es-Serahsî, a.g.e., XXV, 87 vd.; İbnü'l-Humam, a.g.e., VIII, 324 vd. Bilmen, a.g.e., III, 803)
  H) Kadının Eşinden Adaletli Davranmasını İsteme Hakkı:
  1) Eşler arasında adalet ve kapsamı:
  Adalet her şeyi yerli yerinde yapmak ve hakkı olana hakkını vermek demektir. Evlilik hayatında kocanın adaletli davranması özellikle eşini diğer hısımları karşısında ezdirmeme, yeme, içme, giyim ve barınmada, ailenin sosyal seviyesine uygun bir standarda (ma'ruf) göre davranma ve özellikle birden çok evlilikte, eşler arasında karı-koca hayatının gerektirdiği tüm haklarda eşitliği gözetme adalet kapsamına girer.
  Kur'an-ı Kerîm'de birden çok eşle evli olan erkeğin, eşleri arasında adaleti sağlamasının güçlüğüne şöyle işaret edilir: "Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adaleti sağlamaya gücünüz yetmez. Öyleyse birisine tam olarak meyledip de diğerini (ne evli ne de bekar gibi) askıda bırakmayın." (en-Nisa, 4/129) Koca belki yeme, içme, giyim ve barındırma gibi konularda tam eşitlik sağlayabilir. Çünkü onun buna gücü yeter. Ayette sözü edilen güçlük daha çok sevgi konusu ile ilgili olabilir. Çünkü sevgi iç duygularla ilgili olup, davranışlara yansımadıkça dışarıdan belli olmaz. İşte koca, çok evli olup, eşlerinden birisini üstün tuttuğunu hissettirirse aile düzenini sürdürmesi zorlaşır. Bu yüzden İslam fıkhında "kasm" adı verilen "gecelerin eşler arasında paylaşımı" konusuna özel önem verilmiştir.
  Şafiîler dışında çoğunluk mezhep müctehitlerine göre erkeğin eşleri arasında gece paylaşımında da adaletli davranması vaciptir. Eşler arasında yaş, güzellik, zenginlik-yoksulluk, önce veya sonra evlenme, hasta, hayızlı veya nifaslı olma, ihramlı veya ehl-i kitaptan bulunma gibi durumlar dikkate alınmaksızın kocanın gün ve geceleri adaletli bir tarzda paylaştırması gerekir.
  Hz. Aişe'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Rasülullah (s.a.s) eşleri arasında süre paylaşımı (kasm) yapar ve her bir eşi için belli bir gün ve bir gece belirlerdi." (Buharî, Hibe, 15, Şehadet, 30; Ebü Davud, Nikah, 38; İbn Hanbel, VI, 117.) "Hz. Peygamber, eşleri arasında süre paylaşımı yapar, bu konuda adaletli davranır ve şöyle dua ederdi: Allahım! Bu, gücümün yettiği paylaşımdır. Gücümü aşan hususlarda beni kınama" (Ebü Davud, Nikah, 38; Tirmizî, Nikah, 42; Nesaî, Nisa', 2; İbn Mace, Nikah, 47; Darimî, Nikah, 25; İbn Hanbel, VI, 144)
  Hanefîler dışındaki çoğunluk müctehitlere göre ilk evlenmede bakire için yedi gün, dul olan eş için ise üç gün ek süre hakkı vardır. Normal süre paylaşımı bundan sonra yapılır.
  Delil şu hadistir: "Bir erkek dul evlendiği eşinin üzerine bakire ile evlenirse, onun yanında yedi gün kalır, sonra süre paylaşımı yapar. Eğer bakire olarak evlendiği eşinin üzerine dul kadınla evlenirse, onun yanında üç gün kalır ve sonra süre paylaşımı yapar." (Buharî, Nikah, 101.)
  Eşlerin geçici veya sürekli olarak kendilerine ait nöbet süresini, diğer eşe bırakmaları mümkündür. Koca hasta olunca hangi eşin yanında kalacağı, ya karşılıklı rıza ile ya da kur'a ile belirlenir. Bununla birlikte hasta koca, eşlerinden ayrı bir mekanda da kalabilir. Çünkü hastalık bir özür olup, bu durumda kocadan adaletli davranması beklenemez.
  Adaletli davranma en çok süre paylaşımında kendisini göstereceği için bu konudaki bir dengesizlik, onu ağır bir manevî sorumluluk altına sokar. Hadiste şöyle buyurulur: "İki eşi olan bir koca, bunlardan birisine yönelir, diğerini ihmal ederse, kıyamet gününde bir yanı çarpılmış olarak kalkar." (Ebu Davud, Nikah, 38; Nisai, 2; İbn Mace, Nikah, 47; Darimi, Nikah, 24)
  2) Çok evliliğe yol açan durumlar:
  İslam, bir erkeğin dörde kadar kadınla evlenmesi kapısını açık tutmuş, fakat bunu ağır şartlara bağlayarak tek evliliği teşvik etmiştir. Nitekim çok evliliğe cevaz veren ayetin devamında bu noktaya da işaret edilir: "Kendileriyle evlendiğiniz takdirde yetim kızların haklarını gözetememekten korkarsanız, beğendiğiniz diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın veya sahip olduğunuz cariyelerle yetinin. Bu adaletten ayrılmamanız için daha uygundur." (en-Nisa, 4/3)
  Birden çok evliliğin serbest bırakıldığı ülkelerde, çok kadınla evlilerin tek kadınla evli olanlara oranla çok az olduğu görülür. Bazı İslam ülkelerinde yapılan istatistiklere göre iki kadınla evli erkeklerin sayısı yüzde bir, Suriye'de ise çok kadınla evlilerin sayısı, bütün evli erkeklere oranla yüzde beş'dir. (Döndüren, Delilleriyle İslam Hukuku, s: 239.)
  Çok evliliğe izin verilen yukarıdaki ayetin iniş nedeni, Hz. Aişe'den nakledildiğine göre şudur: Savaş baskınlarında ve savaş gibi nedenlerle bir çok kız ve kadın yetim veya dul kalıyordu. Bazı erkeklerin korunmaya muhtaç olan bu yetimleri yanlarına alarak, onlara velilik yapması adettendi. Bu veliler malları için bu yetim kızlarla evleniyor, fakat mehirlerini vermede haksızlık ediyorlardı. Ayet, bu haksızlıklara engel olmak için inmiştir. (Taberî, Tefsir, Kahire 1969, VII, 531, 533; ez-Zemahşerî, Keşşaf, Beyrut 1947, l, 467; Miras, Tecrid-i Sarih Tere. İst. 1945, XI, 326, 327.) Ayetin inme nedeni ile ilgili başka rivayetler de vardır. Sonuçta; özellikle savaş sonrası korumasız kalan ve erkek sayısından çok olan yetim ve dul kadınların haklarını korumak ve onlara yapılan haksızlıkları önlemek, ayetin iniş sebepleri arasındadır.
  Çok kadınla evlilik, ilk eşin nikah sırasında kendi üzerine evlenilmemesirıi, evlenildiği takdirde kendisinin veya sonradan evlenilen eşin boşanmış kabul edilmesini şart koşması durumunda bu eşin rızasını gerektirir. Aksi durumda ikinci evlilik geçerli olmaz. (Bîlmen, a.g.e., istanbul 1956, II, 120; Karaman, Mukayeseli İslam Hukuku, ist. 1974, s: 231,232.) Şu ayet de ilk eşin rızasının gereğine işaret etmektedir. "Bir kadın eğer kocasının geçimsizliğinden veya kendisinden yüz çevirmesinden korkarsa, karı-kocanın aralarında anlaşarak sulh olmalarında bir sakınca yoktur. Sulh daha hayırlıdır." (en-Nisa, 4/128)
  Adalet ve eşitlik şartını yerine getirebileceğine güvenen bir erkek için çok eşle evlenme prensibi, aşağıdaki durumlarda başvurulacak bir ruhsat olarak değerlendirilebilir: Savaş sonrası erkek nüfusun önemli ölçüde azalması, kocaları ölen kadınların toplumda bir problem olarak ortaya çıkması, kadının tedavi edilemeyen bir hastalığa yakalanması, erkeğin işi gereği uzun süre esinden uzakta bulunması, kadının kısırlığı, evlenmediği takdirde erkeğin zinaya düşme korkusunun bulunması bunlar arasında sayılabilir.
  Çok evlilik İslam'a mahsus veya İslam'la ortaya çıkan bir uygulama değildir. Tarihte hemen tüm toplumlarda ve önceki semavî dinlerde de vardır. (Sabri Şakir Ansay, Hukuk Tarihinde İslam Tarihi, İstanbul, 1958, s: 195; Halil Cin, İslam ve Osmanlı Hukukunda Evlenme, Ankara, 1978, s:70) İslam'dan önceki Arap toplumlarında da bir erkek malî gücü oranında dilediği kadar kadınla evlenebiliyor ve dilediği sayıda cariye edinebiliyordu. (Cin, a.g.e., s: 31-32)
  Sonuç olarak çok kadınla evlilik farz, vacip veya sünnet kabilinden bir emir olmayıp, bazı durumlarda başvrulabilecek bir ruhsattan ibarettir. Eşler arasında adalet ve eşitlik ön şartının getirilmesi İslam devletinin bu konuda denetleme yapmasına imkan sağlamıştır.

Müslüman Bir Ailenin Nitelikleri

18/2/2008 · Kategori: Evlilik-Aile-Hayati

1) Aile meşru nikah temeline dayanır. Nikah müessesesi bütün semavî dinlerde korunmuş ve evlilikle ilgili birtakım prensipler konulmuştur. İbn Abidîn (ö. 1252/1836) bu konuda şöyle demiştir. "Bizim için Hz. Adem döneminden günümüze kadar meşru olmuş, daha sonra ve cennette de devam edecek nikah ile imandan daha sürekli ibadet yoktur." (İbn Abidîn, Reddü'l-Muhtar, II, 258.)
  İslam nikahsız olarak bir arada yaşayanların topluluğunu, aile yuvası saymamış ve mensuplarını evlenmeye teşvik etmiştir. Bu arada velilere ve İslam toplumunun yöneticilerine aralarındaki bekarları evlendirme görevi verilmiştir. (en-Nûr, 24/32.)  Nikah gözü ve beli haramdan korur ve mü'minin üzerinden zina töhmetini kaldırır. Diğer yandan zinanın yayılmasının yol açtığı frengi, bel soğukluğu veya aids gibi hastalıklardan mü'minler, meşru evlilik yoluyla korunmuş olurlar. Çocukların neseplerinin karışması da yine evlilikle önlenir.
  Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir. Utanma, kokulanma, diş temizleme (misvak) ve evlenme" (Tirmizî, Nikah, 1; A.b. Hanbel, V, 421.) "Nikah benim sünnetimdir. Kim benim sünnetim! işlemezse, benden değildir. Evleniniz, çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm. Kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Evlenmeye gücü yetmeyen ise oruca devam etsin. Çünkü oruç, kendisi için haramlara karşı koruyan bir kalkandır." (İbn Mace, Nikah, 1, Hadisin ravilerinden, İsa b. Meymün el-Medînî zayıf bir ravidir. Ancak bu hadisi destekleyen başka sağlam nakil de vardır.)
  2) Aile fertlerinin sağlam bir inanca ve günlük hayatta güzel amellere sahip olmaları hedeflenir. İslam bu konuda aile reisine sorumluluk yüklemiştir. Allah Teala şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlardan ateşten koruyun." (et-Tahrîm, 66/6.) Allah'ın Rasulü de şöyle buyurmuştur: "Sizden her biriniz birer çobansınız ve her biriniz güttüğünüzden sorumlusunuz. İslam devlet başkanı (imam) bir çobandır ve yönettiği kişilerden sorumludur. Evin erkeği bir çobandır ve aile bireylerinden sorumludur. Kadın, kocasının evi içinde bir çobandır ve güttüğünden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malı üzerinde bir çobandır ve bunun yönetiminden sorumludur." (bk. Buharî, Cum'a, 11, Cenaiz, 32, İstikraz, 20, Vesaya, 9, itk, 17,19; Nikah, 81,90, Ahkam, 1; Müslim, İmare, 20; Ebu Davud, İmare, I, 13; Tirmizi, Cihad, 27)
  İslam'da aileyi birbirine bağlayan asıl bağ iman birliğidir. Kan bağı bundan sonra gelir. Bu yüzden imandan yoksun olan hısımlar aile bütünlüğü dışına çıkmış olur. Nitekim, kendisine iman etmemiş olan oğlunu tufan'dan kurtarmak için dua eden Nuh peygambere Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
  "Ey Nuh! O, asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme." (Hûd, 11/46.)
  Burada, Nuh (a.s)'ın kendi soyundan olan oğlu, imansızlık nedeniyle aile dışında bırakılmıştır. Halbuki Hz. Muhammed (s.a.s), aralarında hiçbir nesep bağı olmayan Selman el-Farisî'yi (ö. 36/656) kendi ailesinden saymıştır. Diğer yandan özellikle Bedir savaşında birçok sahabi, en yakınları olan babalarına veya oğullarına karşı savaşmışlardır.
  3) Anne-baba ve çocuklar arasındaki ilişkiler karşılıklı sevgi ve saygı esasına dayanır.
  Hz. Peygamber kendi çocuklarına, torunlarına ve ashabının çocuklarına karşı son derece şefkatli ve merhametli idiler. Ashabını da böyle davranmaya teşvik etmiştir. Ebü Hureyre (r.a.)'den nakledildiğine göre bir gün Allah'ın Rasülü, torunu Hz. Hasan'ı (ö. 50/670) öpmüştü: Orada hazır bulunan el-Akra' b. Habis (r.a.) şöyle dedi: "Benim on tane çocuğum var, fakat onlardan hiçbirisini öpmem". Hz. Peygamber ona baktı ve şöyle buyurdu: "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." (Buharî, Edeb, 18, 27; Müslim, Fadail, 65; Ebü Davud, Edeb, 145; Tirmizî, Birr, 12.) Hz. Aişe'nin naklettiğine göre bir arabî Allah'ın elçisine gelerek; "Siz küçük çocukları sevip öpüyorsunuz, biz onları öpmeyiz" dedi. Hz. Peygamber ona şöyle buyurdu: "Allahü Teala senin kalbinden merhameti çekip çıkarmışsa ben ne yapabilirim?" (Buharî, Edeb, 18.)
  Ebeveynin, çocuklarına acıyarak onları doğuştan gelen İslam fıtratı üzere yetiştirmesi ve ebedî hayata hazırlaması gerekir. Hadiste şöyle buyurulur: "Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Daha sonra ana-babası onu yahudi, hıristiyan veya ateşperest yapar." (Buharî. Cenaiz. 80., Kader, 22,23,24; İbn Hanbel, II, 315, 346.) Ebü Hureyre yukarıdaki hadisi naklettikten sonra şu ayeti okumuştur: "Ey Muhammedi Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında hiç bir değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bunu bilmezler." (er-Rum, 30/30; bk. Buhari, Tefsiru Sure: 30/1) Hanîf; eğriliğe sapmaksızın doğru yoldan giden demektir. Hz. İbrahim'in tevhîd yani "Allah'ı bir tanıma dini" anlamında da kullanılır.
  Diğer yandan çocukların da ana-babaya gerekli sevgi, saygı ve itaati göstermesi gerekir. Özellikle yaşlılık devrelerinde bu daha çok önem kazanır. Allahü Teala şöyle buyurur: "Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine "öf" bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerterine kanat ger ve; "Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et"
diyerek dua et." (el-İsra, 17/23, 24; bk. Lok'man, 31/14,15.)
  Abdullah b. Mes'ud (r.a), Rasülullah (s.a.s)'e hangi amelin daha faziletli olduğunu sormuş ve Allah'ın Rasulü şu cevabı vermiştir: "Vaktinde kılınan namaz"; Sonra hangisi sorusuna ise "ana-babaya iyilik (birr)" diye cevap vermiştir. (Müslim, İman, 137.) Birr (iyilik) terimi hadislerde; kişinin göğsüne genişlik veren (A. b. Hanbel, IV, 227) ruhun kendisi ile huzur bulduğu (Darimî, Büyû', 2; A. b. Hanbel, IV, 194) ve İslam'ın güzel ahlak olarak kabul ettiği (Tirmizî, Zühd, 53; Müslim, Birr, 14, 15; Darimî, Rikak, 73.) davranış ve hizmetleri kapsar.
  Allah'ın Rasulü çeşitli hadislerde, ana-baba ile ilişiği kesmenin büyük günahlardan olduğunu belirtmiştir. (bk. Buharî, Edeb, 6, isti'zan, 35, Eyman, 16, istitabe, 1, Diyat, 2; Müslim, İman 143, 144; Ebu Davud, Vesaya, 10; Tirmizî, Birr, 4, Büyü') Haklı durumlar dışında ana-babayı üzen, onlara eza veren her fiil "ilişik kesme" sayılmıştır. Bu duruma göre, masiyet (Allah'a isyan) sayılmayan konularda ana-babaya itaat etmek vaciptir. Bu durumda onların emrine karşı gelmek ise "ilişik kesme (ukük)" kapsamına girer.
  İnsanların vereceği emirlere uymak, Allah'ın emir ve yasakları ile çelişmemesi ön şartına bağlıdır. Ana-babaya itaat da bu prensiple sınırlıdır.
  Enes b. Malik (r.a.), Rasülullah (s.a.s)'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir "Başı siyah üzüm gibi olan Habeşli bir köle bile size vali tayin olunsa onu dinleyiniz ve itaat ediniz" Başka bir rivayette şöyle buyurulur: "Ma'siyetle emredilmediği sürece, hoşuna gitse de gitmese de, müslümanın (İslam devlet başkanını dinleyip itaat etmesi gerekir. Eğer ma'siyet (Allah'a isyanı kapsayan) bir emir verilirse, dinleme ve itaat yoktur." (Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmare, 39)
  Nitekim Hz. Ali'nin naklettiği seriyye (askeri müfreze) olayı da yukarıdaki ilkeyi desteklemektedir. Nebî (s.a.s) askeri bir birlik (seriyye) çıkarmış ve başlarına da Ensar'dan birisini komutan tayin ederek, kendisine itaat edilmesini emretmişti. Gidilen yerde komutan bir konuda askerlere kızarak odun toplatmış ve ateş yaktırarak içine girmelerini istemişti. Bir bölüm sahabiler ateşe girmeye karar verip, ayakta, birbirine bakarak beklemeye başladılar ve ateş sönünceye kadar o durumda kaldılar. Diğerleri, ise; "Biz Nebî (s.a.s)'e ateşten kurtulmak için tabi olduk, şimdi nasıl ateşe girebiliriz?" dediler. Durum, Allah'ın Rasülüne anlatılınca şöyle buyurdular:
  "Eğer onlar ateşe girselerdi, bir daha sonsuza kadar çıkamazlardı. Emirlere itaat ancak ma'ruf olan yani iyi ve güzel bilinen, İslam'a uygun bulunan şeylerdedir." (Buharî, Ahkam, 4, Cihad, 108; Müslim imare, 38; Ebü Davud, Cihad, 87; Tirmizî, Cihad, 29; Nesaî, Bîa, 34; ibn Mace, Cihad, 40.)
  Sonuç olarak oğul ve kızlar anne babaların İslam'a uygun olmayan İslamî emir ve yasaklarla çelişen emir ve isteklerine uymak zorunda değildi Ebeveyn'in çocuklarına namaz, oruç, hac, zekat gibi açık farzları işlememe veya faizli muamele yapması, tesettürü bırakması gibi istekleri bunlar arasına sayılabilir. Çocuğun, bu ve benzeri konularda ebeveynine itaat etmemesi sorumluluk doğurmaz. Çocuğun inancını sarsacak konular da bu kapsama girer.  Nitekim ayette şöyle buyurulur: "Biz, insana, ana-babasına karşı iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme." (el-Ankebut, 29/8; bk. lokman, 31/14,15.)
  4) Karı-koca arasındaki ilişkiler de karşılıklı sevgi, saygı ve güzel muaşeret esasına dayanmalıdır.
  Allahü Teala, aile yuvasının "iyi geçim" esasına dayanması gerektiğini şöyle belirtir: "Eşlerinizle iyi geçininiz. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (biliniz ki), Allah'ın hakkınızda çok hayırlı kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış olabilirsiniz." (en-Nisa',4/19.)
  Muaşeret; söz ve davranışların güç yettiği kadar güzel olmasıdır. Allahın Rasülü şöyle buyurmuştur: "Sizin en hayırlıınız, ailesine karşı en hayırlı olandır. Ben de aileme karşı hayırlı olanım." (İbn Mace, Nikah, 50; Darimî, Nikah, 55.) Hz. Peygamber eşleriyle en güzel geçim halinde idi. Daima güler yüzlü ve tatlı dilli idi. Aile fertlerine iltifat eder ve onların maişetini geniş tutardı. Hz. Aişe, Allah elçisinin kendisi ile yaptığı bir yarışı şöyle anlatır: "Rasülullah (s.a.s) benimle yarış yapmış ve ben onu geçmiştim. Bu, benim bedence zayıf olduğum bir sırada olmuştu. Daha sonra ben kilo alınca yeniden yarıştık, fakat bu kere o beni geçti." (İbn Mace, Nikah, 50; A. b. Hanbel, VI, 129,182, 261, 280; bk. Ebu Davud, Cihad, 61; A. b. Hanbel, VI, 264; İbn Kesîr, Tefsir, l, 369.)
  Kadının kocasının meşru olan isteklerine uyması gerekir. Örfe ve toplum değerlerine göre ev içinde kadına ait olması gereken iş ve hizmetler "iyi geçim"in bir sonucu olarak kadın tarafından yapılmalıdır. Dengi aileler hizmetçi çalıştırmıyorsa temizlik, çamaşır ve mutfak işleri kadına ait işler arasında sayılabilir. Çocuklarının bakımı da bu kapsama girer. Kadın ma'siyet sayılan emirlere uymaya zorlanamaz. (bk. Buhari, Nikah, 94)
  Allah'ın Rasülüne hangi kadının daha hayırlı olduğu sorulunca, şu cevabı vermiştir: "Kocası kendisine bakınca, ona neşe ve sevinç verir, emrederse itaat eder, kendi malı ve özel yaşantısı konusunda, kocasının sevmediği şeyleri yapmaz." (A.b. Hanbel, II, 251, 432, 438; bk. Ebu Davud, Zekat, 32; ibn Mace, Nikah, 5.)
  Sonuç olarak, dünya hayatını ömür boyu birlikte yaşamaya karar veren eşler birbirinin değerini bilmeli, karşılıklı anlayış ve fedakarlık içinde İslam'ın belirlediği ilkelere uyarak Yüce Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmalıdır. Ne kadının ve ne de erkeğin hayatı çekilmez hale getirmeye hakkı yoktur. Eşlerin geçimsizliğinden özellikle aile içindeki dinî yaşantı zarar görmeye başlamışsa, tarafların İslam'ın bu konuda getirdiği önlemleri alma hakkı doğar. Öğüt, hafifçe dövme, yatakta yalnız bırakma, hakeme başvurma ve boşama bunlar arasında sayılabilir. İleride bu önlemler üzerinde ayrıca duracağımız için kısa geçiyoruz.
  5) Aile içinde eve giriş ve çıkışlarda aşağıdaki edeplerin gözetilmesi gerekir.
  Eve girerken zile basmak, girince selam vermek, hal-hatır sormak, çocukların ana-babalarına ait yatak odasına izinsiz girmemesi gibi edepler bunlar arasında sayılabilir.
  Kur'an-ı Kerîm'de başkasının evine giriş edebi şöyle belirlenmiştir: "Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, kendinizi tanıtıp ünsiyet kurmadan ve ev halkına selam vermeden girmeyin. Herhalde bunun, sizin için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız." (en-Nûr, 24/27.) Devamı olan ayetlerde ise; evde kimse yoksa, izinsiz girilmemesi ve "geri dönün" denilirse, hemen dönülmesi, ancak bu gidilen evde kendimize ait eşya bulunur, fakat o sırada evde kimse oturmuyorsa buraya girmekte bir sakınca olmadığı belirtilir. (en-Nûr, 24/28, 29.)
  Diğer yandan evin içinde birlikte yaşanan erginlik çağına girmeyen çocukların, günün üç vaktinde, yatak odasına veya dinlenme yerine girerken üç defa izin istemeleri esası getirilir. Bu üç vakit; sabah namazından önce, öğleyin dinlenmek üzere yatıldığında veya yatsı namazından sonraki vakitlerdir. Çünkü bu vakitlerde, kişinin giysilerini çıkarmış olması mümkündür. Evin ergin çocuklarının da aynı şekilde izin isteyerek bu yerlere girebileceği ayrıca vurgulanmıştır. (en-Nûr, 24/58, 59.)
  Ailede evlenme ümidi kalmamış yaşlı kadınların, zinetlerini açmamak şartıyla, yabancı erkeklerin yanında bazı giysilerini çıkarmalarının mümkün ve caiz olduğu belirtilmiştir. (en-Nur, 24/60)
  Ev içinde karı-kocanın yanına belli saatlerde izinsiz girmeyi yasaklayan yukarıdaki ayetlerin inme sebebi şudur.
  Mukatil bin Hayyan'a göre, ashab-ı kiramdan Esma binti Mürsed ile kocası, Nebî (s.a.s)'e yemek hazırlamışlardı. Bu arada bir takım insanlar izinsiz olarak içeri girmeye başlamıştı. Esma (r.anha) şöyle dedi: "Ey Allahın Rasulü! Bu ne çirkin bir durum. Bir kadınla erkeğin yanına, ikisi bir örtü altında iken çocukları izinsiz giriyor". Bunun üzerine yukarıdaki ayetler inmiştir. (bk. ibn Kesîr, Muhtasar, Tefsîr, İhtisar ve Tahk. M. Ali, es-Sabünî, 7. baskı, Beyrut, 1402/1981, II, 618.)
  Sonuç olarak İslam'ın getirdiği bu ev içi veya dışardan gelenlerin görüşme edebi, insanların tecrübelerle ulaşabileceği en yararlı ve en güvenli kurallardır. Günümüzde uygulanan kilit, kapı zili, diyafon hatta görüntülü kamera sistemi vb. önlemler, görüşmelerde güveni sağlama gayesine yöneliktir. İslam 15 asır önce görüşmelerdeki bu güvenlik sistemini kurmuştur. Aynı sistem, dükkan, mağaza, depo, büro, fabrika vb. iş yerlerini de kapsamına alır. Belki kapısı herkese açık olan yerler için "giriş izni" verilmiş sayılır. İş yeri temsilcisi ile selam verilerek ünsiyet kurulmuş olur.
  6) Aile fertleri, günün gerektirdiği bilgi, görgü, edep ve tecrübe ile sürekli bir gelişmenin içinde bulunmalıdır.
  İslam pratik ve dinamik bir dindir. Bu yüzden mü'minlerin sürekli maddi ve manevî bir gelişmenin içinde olmalarını ister. Önce anne-baba çeşitli konulardaki bilgi ve amel eksikliğini gidermeye çalışmalıdır. Çocuklar da günün şartlarına göre en az lise düzeyinde bir eğitim görmeli, mümkün olursa yüksek öğrenim de yaptırılmalıdır. Ancak yüksek öğrenim gören gençler yalnız devlet kapısına güvenmemeli, kendi mesleğine uygun iş alanlarını kendi çabası ile meydana getirmeye çalışmalıdır. Mesela; ziraat fakültesinin tarım bölümünü bitiren çiftlik kurmanın, hayvancılık bölümünü bitiren hayvan çiftliği oluşturmanın yollarını aramalıdır. Madencilik sektöründe uzmanlaşanın da, maden işletmesini bizzat kurarak veya organize ederek işin başına geçmeyi hedeflemesi gerekir. Bir İslam toplumunda bu gibi yatırımların yapılmasında sermaye önemli bir rol oynamaz. Kişinin güvenilir, müteşebbis ve dürüst olması ve ufuklarının geniş bulunması yeterlidir. İslam'ın ekonomik sistemi içindeki "Mudarebe (emek-sermaye ortaklığı)", "Muzaraa (ziraat ortakçılığı)" ve "Muşarake (sermaye ortaklığı)" gibi yöntemler işletmeciye gerekli olan sermayeyi sağlamak için yeterlidir. (bk. Hamdi Döndüren, Delilleriyle Ticaret ve İktisat İlmihali, İstanbul 1993, s: 409-450, 606, 607,622-628.)
  İslam, mü'minleri sürekli ilim talebine teşvik etmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri düşünüp fikir üretir." ( ez-Zümmer, 39/9) "De ki: Rabbim! Benim ilmimi artır." (Taha,20/114.) "Kulları içinden ancak alim olanlar, Allah'tan (gereği gibi) korkarlar." (Fatır, 35/28.) "Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derece bakımından yükseltir." (el-Mücadele, 58/11.) Bu ayetin baş tarafında bir muaşeret kaidesine dikkat çekilir. Bir mecliste, başkalarına yer açmak ve "kalkın" denilince, yeni gelenlere yer vererek kalkmak, mü'mini edepli ve tevazu sahibi yapar. Böylece iman ve ilimle tamamlanan edep ve tevazu mü'mini dünya ve ahirette yüksek derecelere ulaştırır.
  Hz. Peygamber (s.a.s)'in ilme teşvik eden pekçok hadisleri vardır. Bir kaçını zikredeceğiz: "İlim edinmek için çalışmak her müslümana farzdır." (İbn, Mace, Mukaddime, 17, en-Nevevî, bu hadis için; anlam bakımından doğru ise de sened yönünden zayıftır, demiştir.) "Bir topluluk Allah'ın evlerinden bir evde toplanır, Allah'ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere ederlerse, melekler onları kuşatır, üzerlerine sekînet iner ve kendilerini ilahî rahmet kaplar. Yüce Allah onları nezdindeki kimselerin yanında anar." (Ebü Davud, Vitr, 14; İbn Mace, Mukaddime, 17.) "Allah, hakkında hayır murad ettiği kimseyi dinde fakih kılar." (Buharî, İlm, 10,13; İbn Mace, Mukaddime, 17.)
  İlimle uğraşan mü'min, ihtisas alanının zirvesine çıkmayı, ticaret veya sanatla uğraşan da kendi alanında söz sahibi olmayı hedeflemelidir. Çünkü mü'min "iki günü eşit olan zarardadır" prensibine uyar ve Allahü Teala'nın; rnesleğinde derinleşen sanatkarı sevdiğini bilir. Diğer yandan ilim edinmenin gayesi onunla amel etmektir. Bu yüzden çocukları pratik değeri olmayan ve günlük yaşayışta amel yönü bulunmayan teorik ilimler yerine pratik ilimlere yöneltmelidir.
  Sonuç olarak bir ailede herkes kendi iş, çalışma ve meslek alanı ne ise, öncelikle kendisine her gün gerekli olan İslamî bilgileri öğrenmesi gerekir. Çiftci bununla, tüccar ticaretle, sarraf kendi mesleği ile ilgili esasları öğrenmelidir. Hz. Ömer'in devlet başkanı olunca valilerine şu genelgeyi yayınladığı nakledilir: "Bizim çarşı ve pazarlarımızda, ticaretin dini esaslarını bilmeyen alış-veriş yapmasın." (Tirmizi, Vitr, 21)
  Günümüzde ileri ülkeler bilim, teknoloji ve tıp alanlarında başdöndürücü bir gelişmenin içine girmişlerdir. İslam toplumları da bu yarışın dışında kalamaz. Avrupa Ortaçağ karanlıklarını yaşarken İslam alemi kültür ve medeniyette üstün durumda idi. Ancak günümüzde bilim ve teknoloji üstünlüğünü ele geçiren batı ülkeleri, bu üstünlüğü, geri kalmış ülkeler ve özellikle de İslam ülkeleri aleyhine kullanmaktadır. Bu yüzden İslam toplumları tarihteki bu kültür ve medeniyet değerleri ile bağlarını koparmadan bunları yeni bilgi, teknik, sanat ve becerilerle geliştirerek, yüzyılın medeniyetlerini aşmanın yollarını bulmalıdır. Bu da ciddi çalışmakla, sabırla ve kendisine rakip olarak aldığı, batılı firma ve kuruluşu aşmayı bir gaye ve ideal haline getirmekle olabilir. Cenab-ı Hak isteyene istediğini, çalışana da çalıştığının karşılığını verir. Hadiste; "İslam yücedir, onun üzerine yücelinmez." (Buhari, Cenaiz, 79) buyurulmuştur.
  7) Aile bireylerinin İslam ahlakı ile ahlaklanması hedeflenmelidir.
  İslam en son ve mükemmel bir din olduğu için en yüce ahlak değerleri de onda toplanmıştır. Ahlak, arapça "huluk" sözcüğünün çoğulu olup, sözlükte; huylar, seciyeler ve karakterler anlamına gelir. İslam ahlakının esaslarını vahiy ve sünnet belirlemiştir. İslamı en güzel yaşayan ve İslam ahlakının en iyi örneklerini veren Hz. Muhammed (s.a.s)'dir. Kur'an'da şöyle buyurulur: "Sen en yüce bir ahlak üzeresin." (el-Kalem, 68/4.) "Şüphesiz, Allah'ın Rasülünde, sizin için, Allah'ın rahmetini ve ahiretin nimetlerini arzulayanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir örnek vardır." (el-Ahzab.33/21.)
  Hz. Peygamber (s.a.s) hem ahlaklı yaşamış ve hem de ashabını ahlaklı olmaya çağırmıştır. Hadislerde şöyle buyurulur: "Ben ahlakın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim." (A.b. Hanbel, II, 381; Malik, Muvatta', Hüsnü'l-Hulk, 8.) "İnsanlara verilen şeylerin en hayırlısı güzel ahlaktır." (A.b. Hanbel, IV, 278.) "Müminlerin iman bakımından en olgunu güzel ahlak sahibi olanıdır." (Ebu Davud, Sünne, 14; A. b. Hanbel, II, 250, 472, 527, V, 89, 99.) "Nebî (s.a.s) insanlar arasında ahlakı en güzel olanı idi." (Buharî, Edeb, 112; Müslim, Edeb, 30; Ebu Davud, Edeb, 1.) Hz. Aişe'den;
"Allah'ın Nebîsinin ahlakı Kur'an idi" dediği nakledilmiştir. Başka bir hadiste ahlakın özü şöyle belirlenmiştir: "Her dinin bir ahlakı vardır. İslam'ın ahlakı ise utanmadan (haya) ibarettir." (İbn Mace, Zühd, 17; Malik, Muvatta, Hüsnü'l-Hulk, 9)
  Sonuç olarak aile içinde çocukların yetişmesi ve eğitilmesi sırasında İslam'ın bu yüce değerlerinin onlara telkin edilmesi veya bu değerleri alabileceği kurs, okul, sohbet, seminer, kamp, konferans vb. yerleri tercihte aile reislerinin gerekli istişare ve feraseti göstermesi beklenir. Çünkü çeşitli eğitim kurumlarında yalnız pozitif ve tabiat bilimlerini okuyan gençlik, manevî ilim ve değerlerden habersiz yetişirse, belki diploma sahibi olmakta, fakat "emanete ehil" duruma gelememektedir. Allah korkusu ve ahiret inancı olmayan bir kimse, hayatta ele geçirdiği makamları ve maddi imkanları kendi kişisel çıkarları için kullanabilmekte ve toplum bundan ciddi yaralar almaktadır. Bu yüzden günün gerektirdiği bilgi ve tecrübeleri kazanan imanlı gençlik, aynı zamanda sabır, tevekkül, haya, tevazu, edep gibi güzel huyları alır ve kibir, ucub, hased, kin ve yalancılık gibi kötü huyları da bırakırsa İslam toplumunun özlediği ve ihtiyaç duyduğu emanet ehilleri yetişmiş olur. İşte mü'min bir ailenin, çocuklarını böyle bir eğitimden geçirmesi ve ömür boyu güzel ahlak üzere bulunmayı hedeflemesi gerekir. Bu yolda gösterilecek gayretin, sonuç versin veya vermesin, sahibine ecir kazandıracağında şüphe yoktur.

Nafaka

18/2/2008 · Kategori: Evlilik-Aile-Hayati

Nafaka, sözlükte, azık, yiyecek, infak edilen şey ve ev reisinin sağlamak zorunda olduğu yiyecek, giyecek, mesken ve benzeri şeyleri ifade eder. Bir fıkıh terimi olarak; yiyecek, giyecek ve meskenden kişiye yetecek miktarı ifade etmek üzere kullanılır. Çoğulu "nafakât" tır. Türçeden nafaka yerine "geçim masrafı" veya "geçim harcamaları" gibi ifadeler kullanılır.
  Nafaka genel olarak ikiye ayrılır:
  1) Kişinin kendisine gerekli olan geçim harcaması. Bu başkasına vereceği nafakadan önde gelir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Önce kendi nefsine, sonra nafakası sana gerekli olan kimselere tasadduk et." (Müslim, Zekat, 95, 97, 106; Ebu Davud, Zekat, 39, 40; Ahmed b. Hanbel, II, 94)
  2) Kişinin, başkasının geçim harcamalarını karşılaması. Bu çeşit nafaka üç nedenden birisine dayanır. Evlilik, nesep hısımlığı veya mülkiyet bağı.
  Evli Kadının Nafakası
  Bir kadın evlenip kocasının evine yerleştikten sonra onun yiyecek, içecek, giysi ve mesken masrafları kocaya aittir. Bunlar israfa kaçmadan ve cimrilik de etmeden eşlerin sosyal seviyelerine göre sağlanır. Eşlerin her ikisi de zenginse buna uygun harcama yapılır, ikisi de fakirse, kadın kocasından, zenginler seviyesinde bir harcama isteyemez. Birisi zengin diğeri fakirse, ortalama yol izlenir. Diğer yandan bazı bilginler nafakanın miktarı konusunda yalnız kocanın durumunun dikkate alınacağını söylemişlerdir.
  Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurulur: "Annelerin yiyecek ve giyeceği gücünün yettiği ölçüde çocuğun babasına aittir." (el-Bakara, 2/233.) "Hali vakti geniş olan, nafakayı genişliğine göre versin. Rızkı kendisine daraltılan fakir de nafakayı Allah'ın ona verdiğinden versin. Allah hiçbir kimseye, ona verdiğinden başkasını yüklemez. Allah güçlüğün arkasından kolaylık ihsan eder."(et-Talak, 65/7.)
  Koca, hanımın giyim masraflarını da karşılamak zorundadır. Burada da sosyal seviye ve İslam'a uygun olan örf ve adetler ölçü alınır. Ayetteki "ma'ruf" terimi bunu ifade eder, her devir ve toplumdaki değer yargılarını ve çevre şartlarını dikkate almaya elverişli bulunur. (bk. el-Bakara, 2/233) Kadının biri yazlık, diğeri kışlık olmak üzere yılda en az iki kat giysi hakkı vardır. Giyim kapsamına yorgan, döşek, çarşaf ve yastık gibi evin normal eşyası girdiği gibi, vefattan sonra kefen de bu kapsama girer. Çünkü kefen tesettürün devamı niteliğindedir.
  Koca hanımına bağımsız ve içinde sosyal durumuna uygun mefruşatı bulunan, kötü komşulu olmayan bir mesken sağlamak zorundadır. Bu yer kadının malı, canı ve ırzı hakkında güvenli olmalı ve karı-koca hayatı yaşamaya elverişli bulunmalıdır.
  Ayet-i Kerîme'de şöyle buyurulur: "Boşanan o kadınları, gücünüzün yettiği kadar ikamet ettiğiniz yerin bir bölümünde oturtun. Evleri başlarına dar etmek için kendilerine zarar vermeyin." (et-Talak, 65/6)
  Şer'î bir meskende, koca fakir de olsa en az, kadına ait kilitli bir oda ile diğer gerekli bölmeler bulunmalıdır.
  Kadın kocasının hısımları ile birlikte oturmaya zorlanamaz. Ancak koca, bir başka evliliğinden olan ve henüz erginlik çağına ulaşmamış bulunan küçük çocuklarını karısı ile birlikte oturtmak hakkına sahiptir. Buna karşılık kadın, kendi hısımlarından hiçbirini, hatta başka kocadan olma kendi küçük çocuklarını kocasının izni olmadan onun evinde barındıramaz. Çünkü bir erkeğin, eşinin hısımlarına karşı bakım ve nafaka yükümlülüğü bulunmaz. Eşinin hısımlarına yardımcı olursa bu, onun güzel ahlakındandır.
  Kadın kendi evini, kendisinin ikametine tahsis etmesi için kocasına kiraya verebilir. Bu takdirde koca, kira bedelini vermekten kaçınamaz. (bk. ibnü'l-Hümam, a.g.e., III, 321 vd.; el-Fetava'l-Hindiyye, l, 544 vd.: Bilmen, a.g.e., II, 450; Döndüren, a.g.e., s: 298, 299.)
  Kadın, sosyal seviye bakımından emsali kadınların hizmetçisi bulunduğu veya kendisi bakıma muhtaç olduğu takdirde hizmetçi tutmak da nafaka kapsamına girer.
  Kadın, kocasının davetine rağmen, onun evine gelmez veya itaatsiz olarak evden çıkıp gider yahut dinden çıkarsa erkeğin nafaka yükümlülüğü kalkar.
  Erkeğin fakirlik yüzünden eşinin geçimini sağlayamaması Hanefîlere göre bir boşanma nedeni sayılmamıştır. Delil şu ayettir: "Eğer evlenecek kişiler fakir iseler Allah onları fazlu keremiyle zengin yapar." (en-Nur.24/32.) Burada, fakirlik bir evlenme engeli sayılmadığı gibi, evliliğin teşvik edildiği de görülür. Diğer yandan Allah elçisinin fakir bir sahabeyi, bildiği Kur'an'ı bu kadına öğretmesi şartıyla evlendirdiğini belirtmiştik. (Buhari, Nikah, 14, 35; Fadailü'l-Kur'an, 22; Libas, 49; Müslim, Nikah, 76)
  Malikî ve Hanbelî mezhepleri ile Şafiî'den bir kavle göre, kocasının fakirliği, başka bir deyimle erkeğin hanımının geçimini sağlamaması yüzünden kadın evliliği feshettirebilir. Kadının boşama hakkı sınırlı olduğu için bu görüş uygulamada kadına bazı kolaylıklar sağlayabilir. Nitekim, eşini Türkiye'de bırakarak yıllarca yurt dışında kalan, eşi ve çocukları ile ilgilenmeyen nice kocalar vardır. Kadın kendi başına geçimini, sağlamak hatta çocuklarının eğitimini yaptırmak için ömrünü vermektedir. İşte eviyle hiç ilgilenmeyen, çalışıp kazanma imkanları olduğu halde yıllarca aile fertlerini fakirlik içinde bırakan ve belki onların kötü yollara düşmesine sebep olan bir kocaya karşı kadının çoğunluk fakihlerin bu görüşünden yararlanması mümkündür. (Döndüren, a.g.e., s: 298)
  İddet Bekleyen Kadının Nafakası
  İddet kocanın ölümü veya eşini boşaması halinde söz konusu olur.
  Vefat iddeti bekleyen kadına nafaka gerekmez. Çünkü koca vefat edince tüm malı mirasçılara geçer. Karısı da dörtte bir veya sekizde bir oranında mirasçı olur. İslam'ın iik dönemlerinde koca, eşi için ölümünden sonra bir yıl süreyle nafaka verilmesini vasiyet etmek zorundaydı.
  Ayette şöyle buyurulur: "Sizden karısını geride bırakıp ölecek olanlar eşlerinin kendi evlerinden çıkarılmayarak bir yıl süreyle yararlanmasını vasiyet etsinler." (el-Bakara, 2/240)
  Ancak bu ayette belirtilen bir yıl süreli nafaka ve mesken île ilgili vasiyet hükmü kadına miras hakkı tanıyan Nisa Süresi 12. ayetin inmesiyle neshedilmiş, bir yıllık iddet süresi de şu ayetle kısaltılmıştır: "İçinizden ölenlerin geride bıraktıkları karıları kendi kendilerine dört ay on gün beklerler." (el-Bakara, 2/234)
  Ric'î olsun, bain olsun boşanma halinde iddet süresince kocanın nafaka yükümlülüğü devam eder. Boşamanın iki veya üç defa olması sonucu değiştirmez. Ancak üçlü boşamada Şafiî, Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre yalnız mesken temin edilir; diğer giyim, yiyecek vb. gerekmez.
  Çocukların Geçim Masrafları
  Kız ve erkek çocukların nafakaları babalarına aittir. Nafakanın kapsamına bu çocukların yiyecek, giyecek ve mesken ihtiyaçları girer.
  Talak suresi 6. ayette şöyle buyrulur: "Eğer (çocuklarınızı) sizin için, onlar (anneleri) emzirirlerse, onlara emzirme ücretlerini tam olarak veriniz". Burada, boşanmış bir kadının iddetini tamamladıktan sonra, çocuğunu emzirmesi halinde ücrete hak kazanacağı hükmü yer almaktadır. Bu da, çocuğun nafakasının babaya ait olduğunu gösterir.
  Evli kadın çocuğunu emzirmek istemezse, eğer çocuk başka kadının sütünü alırsa, annesi emzirmeye zorlanamaz.
  Hz. Aişe (r. anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir. Ebu Süfyan'ın karısı Hind b. Utbe Rasülullah'ın huzuruna girdi ve "Ey Allah'ın elçisi, gerçekten Ebü Süfyan çok cimri bir adamdır. Bana kendime ve çocuklarına yetecek kadar nafaka vermiyor. Onun malından haberi olmaksızın birşey alırsam, bana günah var mıdır?" dedi. Rasülullah (s.a.s); "Onun malından sana ve çocuklarına yetecek kadarını ma'ruf şekilde al" (Buhari, Büyû, 95; Nesai, Kudat, 31; İbn Mace, Ticarat, 65) buyurdu.
  Bu hadis-i şerif, karısı ile çocuklarının nafakasını vermenin erkek üzerine vacib olduğunu gösterir.
  Babanın erkek çocuğuna bakma yükümlülüğünün şartları
  a) Erkek çocuk buluğ çağına gelmemiş olmalıdır. Ancak çocuk buluğ çağına geldiği halde sakat, kötürüm, felçli ve müzmin şekilde hasta olur ve kazanmaktan aciz bulunursa yine babanın nafaka yükümlülüğü devam eder.
  b) Fakir olmalıdır. Çocuğun kendine ait malı varsa, masraflar ondan yapılabilir.
  c) Baba, çocuklarına bakmaya muktedir olmalıdır. Bu, babanın ya zengin ya da çalışabilecek durumda olmasıyla gerçekleşir.
  d) Babanın ve çocuğun hür olmaları gerekir. 
  Babanın kız çocuğuna bakma yükümlülüğünün şartları
  a) Kızda buluğ ve yaş aranmaz. Evleninceye kadar kız çocuklarının geçimi babaya aittir. Evlendikten sonra bu yükümlülük kocasına geçer. Kocası ölür veya boşanırlarsa kadın yine babasının evine döner. Kadın çalışıp kazanmaya zorlanamaz. Fakat İslamî ölçüler içinde bir iş veya meslekte çalışıp kazanmak isterse bu da caizdir.
  b) Fakir olmalıdır. Eğer kızın malı varsa, geçimi ondan sağlanır.
  c) Baba, çalışıp kazanmaya muktedir veya zengin olmalıdır.
  d) Babanın ve kızın hür olmaları gerekir.
  Bir kimsenin yakınlarının geçimini sağlarken öncelik vereceği kimseler hadis-i şerifte şöyle belirlenmiştir: Ebü Hüreyre (r.a.) nakleder: "Bir adam Rasülullah (s.a.s)'a gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın elçisi! Benim yanımda bir dinar para var, nereye sarfedeyim? Hz. Peygamber; "kendi ihtiyacın için sarfet" buyurdu. Adam: "Yanımda başka bir dinar daha var" dedi. Hz. Peygamber; "Eşine sarfet" buyurdu. Adam dedi: "Başka bir dinar daha var". Hz. Peygamber; "Çocuklarına sarfet" buyurdu. Adam: "Bir dinar daha var" dedi. Hz. Peygamber, onu da hizmetçisine harcamasını söyledi. Son bir dinar daha olduğunu söyleyince de; "Sen onu nereye harcayacağını daha iyi bilirsin" buyurarak, bu konuda onu serbest bıraktı. (Ahmed b. Hanbel, II, 251, 471; Nesaî, Zekat, 5)
  Ana-Baba Ve Diğer Usûlün Geçim Masrafları
  Ana-baba fakir düşer veya yaşlanıp çalışamaz olursa, ilgi ve bakım yükümlülüğü çocuklara aittir.
  Ayet-i kerimelerde şöyle buyurulur: "Rabbin ancak kendisine ibadet etmenizi, birde ana-babaya ihsanda bulunmanızı emretti" (el-İsra, 17/23). "Bana ve ana-babana şükret" (Lukman, 31/14) "Ana-babana İslam'a aykırı emirlerinde itaat etme. Onlara dünyada ma'ruf şekilde dostluk göster." (Lukman, 31/15)
  Cabir b. Abdillah'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Hz. Peygamber (s.a.s)'e babası ile birlikte bir adam geldi ve şöyle dedi: "Ey Allah'ın elçisi! Benim kendime ait malım var; bir de malı olan babam var. Babam benim malımı almak istiyor." Rasul-i Ekrem (s.a.s) şöyle buyurdu: "Sen ve malın babana aittir." (İbn Mace, Ticarat, 64; Ahmed b. Hanbel, II, 179, 204, 214)
  Ancak ana-babaların çocukların malı üzerindeki bu mülkiyet hakkı, yorumlanarak, onların fakir ve muhtaç olmalarıyla sınırlandırılmıştır. Çünkü miras ayetleri nazil olunca ana ve babanın, ölen çocuklarının malı üzerindeki hakları belirlenmiştir.
  Ana-babanın çocuktan nafaka almalarının şartları şunlardır: Bunların fakir olması gerekir. Aksi halde ihtiyaçları kendi mallarından karşılanır. Nafaka yükümlüsü olan çocuk ve torunun, bunu vermeğe muktedir olması gerekir. Bu kudret ya zengin olmakla, ya da çalışıp kazanmaya gücü yetmekle gerçekleşir.

Çeyiz ve Ev Eşyası

18/2/2008 · Kategori: Evlilik-Aile-Hayati

A) Çeyiz Terimi Ve Kapsamı:
  Çeyiz sözcüğü arapça "cihaz'"dan gelmiştir. Cehiz yerine çeyiz şeklinde kullanımı yaygındır. Arapça "tef'îl" vezninde "techîz"; hazırlamak, donatmak, geline çeyiz hazırlamak demektir. Kur'an-ı Kerîm'de kullanımı şöyledir: "Yusuf kardeşlerinin zahire yüklerini hazırlayınca, su tasını öz kardeşinin yükünün içine koydu." (Yusuf, 12/70)
  Bir fıkıh terimi olarak çeyiz; evlenecek kız çocukları için hazırlanan her türlü şahsî eşya veya ev eşyasını ifade eder. Günümüzde özellikle kadının evlenirken koca evine götürdüğü eşyaya bu ad verilmektedir.
  Çeyiz eski çağ toplumlarında, Yunanlılarda ve doğu ülkelerinde kocanın, evleneceği genç kızın babasına ödediği bir bedeli ifade etmek üzere kullanılmıştır. Ancak zamanla toplum örflerinde değişiklikler olmuş, kimi toplumlarda bu bedeli erkek değil de kadın, daha doğrusu evlenecek kadının babası ödemeye başlamıştır. Bu uygulama ile günümüz hristiyan ve yahudi toplumlarında görülen "drahoma" arasında benzerlik vardır.
  Eski Türklerde çeyize "kalım" adı verilirdi. Kalım, kız ailesine verilen ve miktarı ailelerin malî durumuna göre değişen belirli miktar eşya veya hayvandan ibarettir. Bu, zengin ailelerde yüz at veya iki yüz koyuna kadar çıkar. En azı için bir sınır yoktur.
  İslam'da evlenecek kıza ana-baba veya koca tarafından çeyiz hazırlanması, aile yuvasının kurulmasında önemli mali haklar arasındadır. Ancak çeyizi kim hazırlayacaktır? Kızın ana-babası mı, koca mı? Kocanın hazırlayacağı çeyiz mehir niteliğinde midir? Kadın alacağı mehirle çeyiz hazırlamak zorunda mıdır? Bütün bu sorular ve evlilik sona erdikten sonra ev eşyasının ayrılması konusundaki anlaşmazlıklar çeyiz eşyasının kime ait olduğunun bilinmesini gerektirmektedir. Aşağıda bu soruları cevaplamaya çalışacağız.
  Hanefilere göre kadın kendisine verilen mehirle veya şahsına ait malla çeyiz yapmaya zorlanamaz. Kadının babası da kendi malından çeyiz yapmak zorunda değildir. Kadının koca evine hiç çeyizsiz veya kocanın verdiği mehre uygun olmayan bir çeyizle gönderilmesi mümkün ve caizdir. Çünkü bir kadın evlendikten sonra onun geçimini sağlamak kocasının üzerine vaciptir. Ev temin etmek ve bu eve gerekli olan eşyayı almak da bu görev kapsamına girer. Ancak koca çeyiz için başlık vb. adla para vermişse kız tarafının buna uygun çeyiz hazırlaması gerekir. Diğer yandan mehir, hazırlanacak çeyizin karşılığı değildir. O, kocanın eşine bir armağanı (atıyye) veya kadının cinsel yönlerinden yararlanmasının helal olmasının karşılığıdır.
  Bununla birlikte kızın ana-babası örfen böyle bir çeyiz hazırlamışlarsa, bunlar kızlarına ait şahsi mülk sayılır. (bk. en-Nisa, 4/4; İbn Abidin, a.g.e., II, 505 vd, 898. ez-Zühayli, a.g.e., VII, 312; Bilmen, a.g.e., II, 148; Döndüren, a.g.e., S: 330, 331)
  Malikilere göre kadının, teslim aldığı mehir karşılığı kadar çeyiz hazırlaması gerekir. Evlilikten önce mehri teslim almamış olursa, o ancak iki durumda çeyiz hazırlamakla yükümlü tutulabilir. Kocanın nikah sırasında şart koşması veya bu konuda örf bulunması. Dayandıkları delil örftür. Çünkü toplum örfünde çeyizi hazırlamak kadın tarafına gerektiği gibi, erkek de mehri bu gayeyle vermektedir.
  Çeyiz eşyası ister kızın ana-babası tarafından isterse mehir karşılığı olarak koca tarafından yapılmış olsun, bu eşya kadının hakkı ve malı sayılır. Bu yüzden kocanın kadına ait çeyiz eşyasından yararlanması hanımının iznine bağlıdır. Babanın erginlik çağına gelmemiş kızı için hazırladığı çeyiz eşyası, teslim edilmemiş olsa bile bu, kızın malı sayılır. Erginlik çağına girdikten sonra hazırlananlar ise kıza teslim edilmedikçe onun mülkiyetine geçmiş olmaz.
  Çeyiz eşyasının hazırlanmasında gerçek ihtiyaçlar dikkate alınmalı bu konuda israf ve savurganlıktan sakınılmalıdır. Günümüzde pek çok müslüman aile, daha küçük yaştaki çocuklarına büyük masraflarla çeyiz hazırlamakta, bu konuda israf ve ifrata düşmektedir. Çocuğun en büyük çeyiz ve süsünün ona öğretilen ilim, edep, ahlak ve fazilet olduğu unutulmamalıdır. Genç bir kızın evleneceği erkeğin evine götüreceği en değerli şey iffeti, edebi ve salih amelleridir. Ev eşyasında olan eksikliklerin giderilmesi mümkün ve kolaydır. Fakat ahlak ve mürüvvet eksikliğini gidermek, haya perdesi yırtılan kişiyi yeniden hayalı ve edepli hale getirmek güçtür.
  Çoğu zaman yapılan çeyiz eşyasını kullanmak için bir ömür yetmemektedir. Bunların çoğu sandıklarda yarım yüzyılın üzerinde kalışı yüzünden modası geçmekte, demode olmakta, rutubetten ya da haşeratın etkisinden dolayı telef olup gitmektedir. Bu kadar el emeği ve göz nuru dökülen eşyada israfın manevî bir hesabı olmalıdır.
  Allahü'Teala şöyle buyurur: "Malını israf ile saçıp savurma. Çünkü malını saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuştur. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür." (el-isra.17/26-27.)
  "Yiyin için, israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." (el-A'raf, 7/31)
  Burada Hz. Peygamber'in, kızı Hz. Fatıma (ö. 11/632) için hazırlanan çeyizi örnek olarak vereceğiz. Zamanın değişmesiyle örfe dayalı hükümlerin değişmesi İslam'ın benimsediği bir ilke olmakla birlikte bu çeyiz eşyası bize onların nelere önem verdiğin! göstermektedir.
  Hz. Peygamber, kızı Fatıma'nın düğününde, Hz. Ebü Bekr'i (ö. 13/634) çağırarak şöyle demiştir: "Ey Ebu Bekir! Şu parayı al, çarşıya giderek Fatıma'ya gerekli olan çeyiz eşyasını satın al. Sana yardımcı olması için Selman el-Farisî (ö. 36/656) ile Bilal el-Habeşî'yi (ö. 20/641) de birlikte götür". Hz. Peygamber ona, Hz. Ali'nin (ö. 40/660) mehir olarak verdiği paradan 63 dirhemini (o devirde beş dirhem yaklaşık bir koyun bedelidir) vermişti. Çarşıdan alınan çeyiz eşyası şunlardan ibaretti: 3 adet minder, 1 adet seccade, 1 adet içi hurma lifiyle dolu yüz yastığı, 2 adet el değirmeni, 1 adet su tulumu, 1 adet su teslisi, 1 adet meşin su bardağı, 1 adet elek, 1 adet havlu, 1 adet koç postu, 1 adet alaca kilim, 1 adet divan, 2 adet yemen işi alaca elbise, 1 adet kadife yorgan. (Asım Köksal, Hz. Muhammed ve İslamiyet, Medine Devri, II, 216)
  İslam'da evli eşler arasında mal ayrılığı esası benimsenmiştir. Kadın, evlilik süresince veya boşama ya da ölüm gibi bir nedenle evliliğin sona ermesi durumunda kendisine ait malların maliki olur ve bunları alma hakkına sahip bulunur. Bu yüzden çeyiz eşyasının veya düğün hediyelerinin eşlerden hangisine ait olduğunu ayrılık ve ölüm durumunda belirlemek önemli bir problem olarak ortaya çıkar.
  B) Boşanma Durumunda Ev Eşyasının Ayrılması:
  Ebu Hanîfe, Muhammed eş-Şeybanî ve Malikîlere göre evlilik süresince veya boşanma durumda ev eşyasını ayırırken şu esaslara uyulur. Önce eşlerin bir delille isbat ettikleri eşya kendilerine ait olur. Mesela; buzdolabı veya çamaşır makinesini kadının satın aldığı; fatura, garanti belgesi, şahit vb. yollarla sabit olursa bu kadına ait olur. Zinetler ve öbür ev eşyası için de önce delille isbat yolu uygulanır.
  Eğer eşyanın kime ait olduğu delille isbat edilemezse, eşyanın çeşit ve niteliğine bakılır. Erkek giysisi, kitap, silah, otomobil gibi erkeğe ait sayılan eşya konusunda yemin verilerek erkeğin sözü geçerli olur. Kadın eşyası sayılan giysiler, örtüler, örgü ve süs eşyaları konusunda ise yeminiyle birlikte kadının sözü geçerlidir. Çünkü örf ve dış görünüş bu konuda onu doğrular niteliktedir. Altın, gümüş, Türk parası, döviz, mal, halı, mobilya, tarım ürünü gibi iki eşe de ait olabilen şeyler konusunda yemini ile, birlikte erkeğin sözü üstün tutulur. Çünkü evde bulunan eşyada aksi sabit olmadıkça erkeğin eli, kadının elinden daha üstündür. Bu eşyada erkeğin eli tasarruf eli kadının eli, ise koruma elidir. Bu yüzden tasarruf yetkisine sahip olan el, yalnız koruma yetkisine sahip olan elden daha üstün sayılmıştır.
  Ebu Yusuf'a göre ise, beldenin örfü dikkate alınarak kadına ait çeyiz sayılabilen miktarda yemini ile birlikte kadının sözü, geri kalan bölümde ise yeminiyle birlikte erkeğin sözü geçerlidir. Çünkü yaygın örfe göre kadın kendi emsali kızlar kadar çeyiz yapmadan evlenmez. Böylece dış görünüş, emsali kadar çeyiz eşyasının ona ait olmasını gerektirir.
  el-Kasanî (ö. 587/1191); Şafiî ve Malik'den; ayrılma veya ölüm durumunda bütün eşyanın eşler arasında ikiye bölüneceği görüşünü nakletmiştir.
  Her iki eşin ölümü durumunda, onların yerine mirasçıları geçer ve eşlerin sahip olduğu isbat yollarına onlar da sahip olurlar. Yani Ebü Hanîfe ve İmam Muhammed'e göre delille isbat edilemeyen ev eşyası konusunda bu durumda kocanın mirasçılarının sözü; Ebü Yusuf'a göre ise benzerinin çeyizinin kadarı olanda kadının mirasçılarının sözü, geri kalanda ise erkeğin mirasçılarının sözü geçerlidir. Çünkü mirasçı, miras bırakanın yerine geçer.
  Eşlerden birisi ölür hayatta kalan eşle, diğerinin mirasçıları ev eşyasının bölüşülmesi konusunda anlaşamazlarsa, Ebü Hanife'ye göre yemini ile birlikte sağ kalan eşin sözü geçerlidir. Eşyanın ölen eşe ait olduğunu iddia eden mirasçıların bunu isbat etmesi gerekir. Sağ kalan eşin, erkek veya kadın olması sonucu değiştirmez. İmam Muhammed ve Malik'e göre hayatta kalan koca ise söz yeminiyle birlikte onun, koca ölmüşse yeminiyle birlikte mirasçılarınındır. Ebü Yusuf'a göre hayatta kalan kadınsa, emsalinin çeyiz miktarı kadarında söz onun, ölen kadınsa söz mirasçılarınındır. (bk. el-Kasani, a.g.e., II, 208 vd.; İbn Abidin, a.g.e, II, 504; ez-Zühayli, a.g.e., VII, 313, 314; Döndüren, a.g.e., s: 333, 334)
  Sonuç olarak aile yuvası ilk olarak kurulurken ihtiyaç olan ev eşyasını günümüzde kız ve erkek tarafı birlikte hazırlamaktadır. Bu konuda kız tarafı bir katkıda bulunmazsa evin ma'ruf olan eşyasını sağlamak kocanın görevidir. Bu takdirde çeyiz ve ev eşyası nafaka kapsamına girer.

« Önceki ::


Msn Avatar

Duvar Kağıdı

Resimli Şiirler

Resimli Dualar

Çiçek Resimleri

Resimli Ayetler

İbretlik Resimler

Resimli Hadisler

Bebek Resimleri

Mekke Resimleri

Medine Resimleri

Dini Video

İlahi ve Ezgi

Flash ve Klip

Budizm Yanılgısı

Satanizm Felsefesi

Ateizim Felsefesi

Atom Mucizesi

Matrix Felsefesi

Siyonizm Felsefesi

Kavimlerin Helakı

Masonluğun Felsefesi

Türkiye'de Masonluk

Savaşların PerdeArksı

Sevgili Peygamberim 1

Sevgili Peygamberim 2

Sevgili Peygamberim 3

Sevgili Peygamberim 4

Sevgili Peygamberim 5

Sevgili Peygamberim 6

Sevgili Peygamberim 7

Sevgili Peygamberim 8

Sevgili Peygamberim 9

Sevgili Peygambrim 10

Sevgili Peygambrim 11

Duvar Yazıları

Hikmetli Sözler

Dini Hikayeler

Mevlanadan İnciler

M.Es'ad Coşan(Rh.A)

İlk Yardım

Bebek Bakımı

Cocuk Gelisimi

Cocuk İsimleri

Yararlı Bilgiler

Sağlıklı Beslenme

Yazi Kodlari

Genel Kodlar

Ayıraç Kodları

Renk Kodlari

Mause Kodlari

Yonlendirme Kodu

Link Efekt Kodlari

M.Zahid Kotku (Rh.A)

M.Es'ad Coşan(Rh.A)

M. Nureddin Coşan


Image Hosted by ImageShack.us

Gerçek Dostluk Ve Kardeşlik Dini Sohbetimize Hoşgeldiniz.Dini Sohbetimize Katılacaksanız Öncelikle Yüce Rabbimizin Selamıyla Selamlayınız.Sohbet Alanında Konu Varsa Lütfen Sohbeti Bölmeyiniz Uyarılar Dikkate Alınmadığı Takdirde Banlanırsınız..Lütfen Sizden Ricamız Kişiye Özel Sorular Sormayınız Sohbetimiz Sırf Tanışma Amaçlı Değildir Gayemiz Dini Sohbet Bilgi Alışverişidir.Ayrıca Özel PM den Diğer Kardeşleri Rahatsız Etmemeniz Bizi Memnun Edecektir Ve Banlanma Olayınız Asla Olmayacaktır..Güzel İSLAMİ Sohbetler Dilerim..Selam ve Dua İle..

ihyaList - ihya.org kaliteli siteler arsivi http://www.tavaf.com/toplist/ Dini100.Net hosting

Copyright © 2008 ResuleVuslat