Anasayfa

Arşiv

Forum

32 Farz

54 Farz

Din Nedir?

İman Nedir?

Dini Sualler

Gusül Abdesti

Abdest(Resimli)

Teyemmüm(Resimli)

Namaz Bilgileri

Namaz(Resimli)

Namaz Sureleri

Oruc Bilgileri

Zekat Bilgileri

Hac Bilgileri

Kurban Bilgileri

İslam / Mükellef

Kur'an Meali

Tecvid Dersleri

Kur'an'ın Faziletleri

Kur'an ve Bilim

İbret Vesikaları

İslam / Mükellef

Tasavvuf Bilgileri

Mektubat-ı Rabbani

Kelimeler / Kavramlar

Hayatımızdan / Dualar

Efendimizin Hayatı

Gençliği Ahlakı

Hayası Nezaketi

İsimleri Hanımları

Şakaları Tevazusu

Adaleti Mucizeleri

Şükrü Sabrı

Şemail-i Şerifi

Veda Hutbesi

Evlilik Ve Aile Hayatı

Tum Yonleriyle Aile

Kadın Hakları

Evlilik Aile Hayatı

Hanım Sahabiler

Cinsel Yaşam

Teseddür

Esmâül Hüsnâ

ALLAH(c.c.)ün Sıfatlrı

ALLAH(c.c.)ün Kelamı

Asr-ı Saadet

Orta Çaĝ

Selçuklu Tarihi

Osmanlı Tarihi

Yakın Tarih

Mezhepler tarihi

Muhtelif konular

Image Hosted by ImageShack.us

Beni kalbi kırıkların yanında ara...
Ab-ı Hayattır Yağmur...
İnsan VAV Şeklinde Doğar
ŞEHADET BILINCI
ŞEHADET BILINCI
...GüL BeBeK...
Sarmaşık Gülleri
Eyy Yar...VusLatım Ömrüm Kadar
Ateşte Açan Gül
~GüL Dü$Leri~
Güneş doğamaz o ilahi Aşk olmasa..
Rüzgar essin kokun gelsin ya Resulallah...
Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun..!
KaDiR GeCeNiZ MüBaReK OlSuN
Peygamber efendimiz, Ramazan-ı şerifin fazileti hakkında buyuruy
Ramazan, Kur'an ayıdır
Bir Toplum Utanmayı Kaybederse
Kumeyl Duası
Fe firrû ilâllâh: Allah’a firar et, Allah’a kaç ve A
DERDİMENDİM
Senden başka bu kulunun gidecek kapısı yok..!
Bir müjde gizli bulunamayan halimde...
Hükümsüzdür...
Hükümsüzdür...
UYGUR KARDEŞLERİMİZ İÇİN ÇAĞLAYAN'DA BULUŞUYORUZ...


Beni kalbi kırıkların yanında ara...

3/2/2010 · Kategori: islam Genel

 

Hadîs-i şerîfte buyurulur: 
"Mûsâ -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk'a bir ilticâsında: 
"- Yâ Rab! Seni nerede arayayım?" dedi. 
Allâh Teâlâ buyurdu ki: 
"- Beni, kalbi kırıkların yanında ara."" (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364) 
Hazret-i Mevlânâ'nın naklettiği şu hikâye, bu gerçeği ne kadar güzel yansıtır: 
Bir gemide bir derviş vardı. Yükü ve eşyası yoktu. İyi huylarından, mertlik ve insanlıktan bir yastığa dayanmıştı. Gemi suların üzerinde akıp giderken bir ara gemide bir kese altın kayboldu. Derviş ise o sırada uyumuştu. Herkesi aradılar, bulamadılar; biri de o dervişi gösterdi. Ve: 
"- Şu uyuyan fakiri arayalım." dedi. 
Para sahibi, derdinden dolayı yok yere onu uyandırdı. O mâsum dervişe itham dolu bakışlarla: 
"- Bu gemide bir kese altın kayboldu. Herkesi aradık; bulamadık. Sıra sende! Hırkanı çıkar, soyun da, halkın şüphesi kalmasın." dedi. 
Derviş: 
"Ya Rabbî! Mâsum kulunu suçlu buluyorlar, hâlimi sana arzediyorum!" diye Hakk'a iltica etti. 

Gemidekiler dervişin gönlünü kırıcı davranmışlardı. O temiz gönlün sahibi, yâni Hak Teâlâ ise, onun kırılmasına râzı olmadığından balıklara emretti ve o anda denizin her tarafından sayısız balık başını çıkardı. Her birinin ağzında çok kıymetli iri bir inci vardı. Her birinin ağzında bir inci vardı ama ne inci. O incilerden her biri bir memleket geliri değerinde idi. Allâh tarafından lutfediliyordu. Kimsenin o incilerde hakkı yoktu. 
Derviş balıkların ağzından birkaç inci alıp geminin ortasına attı. Kendisi de sıçrayıp havada iskemleye oturur gibi oturdu. Padişahların tahtlarına oturdukları gibi bağdaş kurmuş, havada duruyordu. Gemi de onun önünde gitmede idi. Gemidekilere seslenerek dedi ki: 
"Haydi gidin; gemi sizin olsun Hak benim olsun! O, ne beni hırsızlıkla suçlar, ne de beni kusurlarımı açığa vuran birisinin eline bırakır." 
Gemide bulunanlar: 
"- Ey ulu kul! Sana bu yüce makamı ne yüzden verdiler?" diye seslendiler. 
Derviş: 
"Mânâ sultanlarına saygı gösterdiğim için verdiler. Yoksullara karşı da hiç kötü zanna kapılmadım. O latîf ve nefesi hoş yoksullar yok mu; "Abese" Sûresi onları yüceltmek için geldi. Onların yoksulluğu dünyalık için veya dünyaya sarılmak için değildir. Onların dünyada Hak'tan başka hiç bir şeyi olmadığından, onlar yoksulluğu benimsemişlerdir." dedi. 

Bu kıssadan hisseyi Hazret-i Mevlânâ şöyle ifade buyurur: 
"İnsanı inciten kişinin, Allâh'ı incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki bu küpün suyu, Hak ırmağının suyu ile birleşmiştir."

Ab-ı Hayattır Yağmur...

3/2/2010 ·

 

 

 
 
Yeniden Hayat Bulmanın, Küllerinden Doğmanın Adıdır Kanaatimce Yağmur
Öylesine Mübarektir ki Her Bir Damlayı Bir Melek İndirir Arza
Ve Her Bir Damlanın Değdiği Toprak Rahmetle Dolup Taşar, RABB'in İnayetiyle Yeniden Hayat Bulur Canlar
Bir Ab-ı Hayattır Yağmur Susuzluktan Çatlamış Topraklara
Ve Bir Ab-ı Hayattır RESULULLAH (Aleyhissalatü Vesselam), Nefsinin Çöllerinde Kaybolmaya Yüz Tutmuş Yüreklere.
Nasıl ki Kordan Çıkan Demir Suyla Buluşunca Sertleşir, Kılıç Olursa Küfrün Serin Gözüken Ateşiyle Kavrulanda YAĞMUR (Aleyhissalatü Vesselam)'u ve Hakikatleri Bulunca 'Hayat'ı Bulur.
Bir Ömer Gibi, Bir Halid Bin Velid Gibi,İslam Uğrunda Can Vermeye Talip Olur.

Ey Yağmur. Seni Bulan Bir Canda Ben Olsaydım

Okşadığın Kılıcın Kabzasında Bir Parça Gümüş Olsaydım
Yürüdüğün Yollardaki Bir Taş da Ben Olsaydım
Seni Gören Bir Kureyş de Ben Olsaydım.Ahhh Yağmur Ahhh Bana Hep EFENDİM(SallAllahu Teala Aleyhi ve Sellem)'i Hatırlatırsın.Her Yerde, Her Şeyde Seni Görüyorum Ey Alemlerin Sultanı
 
Sana Sonsuz Salat ve Selam Ederek Sözlerimi Bitiriyorum

Kendine Emanet Edilen Dinin ve Değerlerin Kıymetini Bilip Hakkıyla Eda Edenlerden Olmak Duasıyla

 

İnsan VAV Şeklinde Doğar

4/1/2010 · Kategori: Hikaye Kissalar

İnsan VAV şeklinde doğar, Bir ara doğrulunca kendini ELİF
İnsan VAV şeklinde doğar, Bir ara doğrulunca kendini ELİF sanır
İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür.
Kulluğun manası VAV'dadır, ELİF uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir.
O yüzden Lafz-ı ilahi ELİF'le başlar. ELİF kainatın anahtarıdır, VAV kainattır.
Rabbi VAV gibi mütevazi olsun ister kulları.
Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü ELİF'te kalmıştır.
İbrahim ateşte VAV'dır, Nemrut bizzat ateşe odun.
Yunus, VAV olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?
VAV'ın ELİF'le münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengesi de o kadar düzgündür.
Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.Evvelde ELİF'tir, bir ilahi nefesle ahirde VAV olur kainat.
Manayı bilmeyenler VAV diyemez VAV derler..Buna anlamca vaveyla denir.Yani VAV olamadıkları için feryad edenlerin halidir.
ELİF bir ağaç ve insan onun dalıdır.Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar sesleri.
Her biri Dal olur ve o ağaçtan beslenir. VAV olur o ağacın gölgesine sığınır.Ve ALLAH insana seslenir, Peygamber eliyle ulaşan mesajı hem dal hem VAV ol der insana.
"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler; kötülüğe engel olurlar. Namaz kılarlar, zekat verirler. ALLAH'a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara ALLAH rahmet edecektir. ALLAH şüphesiz güçlüdür, hakimdir."
Başkasının önünde eğilmek ne zordur. Birilerinin emri altına girmek ne ağırdır. Krallara boyun eğmemiş insan görmediği bir varlığa mı itaat edecektir?İnsan kendinin bile farkında değildir iki lam birbirine sarılıp kainatı ayakta tutan sütunlar gibi durmuştur elifin ardında, kainatın gezegenleri yuvarlanıp son harf misali peşinden giderken, insan yolculukta geri kalmanın acısını ne zaman anlayacaktır. Zordadır sığınacak yeri yoktur. Evrene ve seslere kulak verenler duyar yeniden o kutlu çağrıyı;
"Sabır ve namazla ALLAH'tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O'na döneceklerini umanlar ve ALLAH'a gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir"
Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.
İşte o ayet: "Secde et, yaklaş!"
Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.
Secde et, VAV ol, vay dememek için la şey olan insan her şey demek olan Rabbinin önünde…!

ŞEHADET BILINCI

27/10/2009 · Kategori: islami-yazilar

ŞEHADET BILINCI

  Müminlerden öyle adamlar vardır ki ALLAH'a verdikleri söze sadık
kalırlar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedirler.
(Ahitlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır. (Ahzâb / 23)

  Hz. Hüseyin (a.s) ALLAH'a verdiği söze son nefesine kadar sadık kaldı. Şu
bizim dikkatimizi çekiyor: Insanı sadık kılan nedir? Ne ile
ispatlayabiliriz?

  Her iki taraf da Müslüman olduğunu söylüyor. Yapılan ameller salih amel
olmakla düşünülebilir. Örneğin herkes namaz kılabilir… Ama ne merkezli
olarak yapıyor. Neyi hedefleyerek yapıyor?

  Hz. Hüseyin (a.s), tüm kıyamının merkezine ALLAH'ı koydu ve her
konuşmasında, aldığı her kararda hedefini açıkladı. "ALLAH'a olan sadakat"
idi.

  Yani ALLAH'a olan sadakat ve sorumluluğu, onu ve yarenlerini bu yola
sürükledi.

  Ama Yezid'in ordusunda bunu göremiyoruz. Bu savaşa onları sürükleyen,
dünya hayatı ve beklentileri idi. Onlar merkeze dünyayı koydular. Görünüşte
ALLAH-u Ekber dediler, ama ALLAH'ı büyük görmediler. Ameller görünüşte Islâm
gibi varsayılabilir, ama hedef ve çırpınışları ALLAH'tan başka şeylerdi.

  Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştu:

  Insanlar dünya kuludur, din ise (ancak) dillerinde dolaşır, dinin
sayesinde geçimleri iyi olduğu müddetçe onun etrafında dolaşır (dindar
görünürler), zorluk ve belayla karşılaştıklarında ise, dindarlar azalır.
(Taberî)

  Kufe halkı Hz. Hüseyin (a.s) taraftarı idi. Ama ne yazık ki Kufe halkı,
zamanında Hz. Ali (a.s) gibi bir önder tarafından yetiştirilmiş olmalarına
rağmen bıçak kemiğe dayanınca hakikatin ve sadakatin yolundan saptılar.

  Gerçek mümin, imanın arkasında durandır. Eğer o imanın arkasında
durmayacaksa, ona mümin diyemeyiz.



Hz. Hüseyin (a.s), Aşura gecesi dostlarını toplamış, onlarla konuşmuştu.
Onlara gecenin karanlığından yararlanarak kendisinden ayrılabileceklerini ve
onları bu konuda özgür bıraktığını söyledi. Ama hiç kimse ayrılmadı.

  Zaten imam budur. Özgürce, kendi irade ve seçiminle iman üzere ölmek
şehitliktir. Yoksa Yezid ve valisi Ibn-i Ziyad gibi insanları korkutarak
veya satın alarak ölüme göndermek şehitlik değildir!

  Amaç ALLAH olmayınca, ölüme vasıl olmak önemli değildir. Önemli olan
kendi isteğinle Alllah'a olan sadakat üzere ölmektir.

  Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenleri, kendi sayılarını ve teçhizatını da, karşı
tarafın sayısını ve teçhizatını da biliyordu. Ve onların ne kadar zalim,
kendilerini öldürmeye hevesli olduklarını da görüyorlardı. Velhasıl, ertesi
gün büyük bir ihtimalle öleceklerini de biliyorlardı. Ama yine de Hz.
Hüseyin (a.s) ve yarenleri Rablerine olan sadakat sözlerini bozmadılar.
Ölümüne ALLAH'a olan sadakatlerini korudular. Şerefli ölümü genç kızın
boynunda duran gerdanlık olarak kabul ettiler.

  Nitekim Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur:

  Hak üzere amel edilmediğini ve batıldan kaçınılmadığını görmüyor musunuz?
Böyle bir durumda mümin bir kimseye, ALLAH'a kavuşmayı (şehit olmayı)
istemesi yakışır.

  Hz. Hüseyin (a.s) hayatıyla nasıl hakkın şahidi olması gerektiğini
gösterdiği gibi ölümüyle de hakkın şahidi oldu. Ve oldu ki ölümünün
şahitliği bu zamana kadar devam etsin; nasıl ki bizden sonra da yankısı
devam edecek. Ve bir kez daha gördük ki, esasında şehitler ölmüyor, her
mekan ve zamanda yaşıyorlar. Ve mesaj bu kadar canlı, şehadet dışında
olmuyor.

  Yollarını kaybedenlere yeni bir meşale yaktı. Hakka yolculuk nasılmış,
bir daha gösterdi. O, zaten meşale yakanların çocuğu. O, ölümüne ALLAH'a
sadakati babasından, amcasından, dedesinden öğrenmişti.

Insanların "Ben Müslümanım" demekle Müslüman olunamayacağını, bunun için
ispatın gerektiğini gösterdi.

O, hayatıyla ispatladı.

O, hayatıyla zalimlere meydan okudu.

O, zilletli bir hayattansa, izzetle ölümü seçti.

O, inanan insanların satılamayacağını gösterdi.

O, inanan insanların ALLAH'tan başkasına hesap vermeyeceğini gösterdi.

O, insanın en büyük sermayesinin inancı olduğunu gösterdi.

O, insanın ALLAH'a olan yürüyüşünü gösterdi.

O, inanan insanın zalime, despota, yalana teslim olmayacağını gösterdi.

O, hakkın bakiliğini, zalimlerin faniliğini gösterdi.

O, risalet emanetinin nasıl taşınması gerektiğini gösterdi.

O, ilkeli olan inananların, ilkesiz olan inananlara üstünlüğünü gösterdi.

O, başarı ve zaferin yolunu gösterdi.

O, efendi olmanın yolunu gösterdi.

O, cennetin yolunu gösterdi.

Ya biz! ?


  Hayatımız ne ki, ölümümüz ne olsun?! Hz. Hüseyin'in (a.s) yaşadığı çağın
aynısını yaşıyoruz. Sözde Müslümanlar ve Hüseyin (a.s) gibi özde
Müslümanlar. ALLAH merkezli inananlar ve ata dini inananlar.
  Hiç kimsenin bizi dışarıdan bozmasına gerek yok. Ne Yahudilerin, ne
Hıristiyanların, ne de başka bir kesimin. Biz kendi kendimize yetiyoruz.
Peygamber'i (s.a.a) örnek alan çok az. Kur'ân-ı Kerim raflarda bekliyor,
insanlık değeri en az seviyede, tüm dikkat insanın çamur yönüne çevrilmiş,
nefis almış başını gidiyor.

  Sanırım biz ALLAH'ımızı anlayamadık, Resul'ümüzü anlayamadık,
şehitlerimizi anlayamadık…

  Yüce ALLAH'ım! Yalvarıyorum, bize anlamayı, idrak etmeyi nasip et! Yoksa
zillet çukurunda boğulup gideceğiz. Sözde "Müslümanım" demekle cehennemin
yolunu tutacağız. Amellerimizle yüzleştiğimiz gün pişman olmaktansa, şimdi
pişman olmayı nasip et ALLAH'ım!

  Seni ölümüne istemeyi bizlere nasip et ALLAH'ım!

  Yeter, küfre doymadın mı ey nefsim!

  Artık sıraya gir, sözünde duranların sırasına

ŞEHADET BILINCI

27/10/2009 · Kategori: islami-yazilar

ŞEHADET BILINCI

  Müminlerden öyle adamlar vardır ki ALLAH'a verdikleri söze sadık
kalırlar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedirler.
(Ahitlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır. (Ahzâb / 23)

  Hz. Hüseyin (a.s) ALLAH'a verdiği söze son nefesine kadar sadık kaldı. Şu
bizim dikkatimizi çekiyor: Insanı sadık kılan nedir? Ne ile
ispatlayabiliriz?

  Her iki taraf da Müslüman olduğunu söylüyor. Yapılan ameller salih amel
olmakla düşünülebilir. Örneğin herkes namaz kılabilir… Ama ne merkezli
olarak yapıyor. Neyi hedefleyerek yapıyor?

  Hz. Hüseyin (a.s), tüm kıyamının merkezine ALLAH'ı koydu ve her
konuşmasında, aldığı her kararda hedefini açıkladı. "ALLAH'a olan sadakat"
idi.

  Yani ALLAH'a olan sadakat ve sorumluluğu, onu ve yarenlerini bu yola
sürükledi.

  Ama Yezid'in ordusunda bunu göremiyoruz. Bu savaşa onları sürükleyen,
dünya hayatı ve beklentileri idi. Onlar merkeze dünyayı koydular. Görünüşte
ALLAH-u Ekber dediler, ama ALLAH'ı büyük görmediler. Ameller görünüşte Islâm
gibi varsayılabilir, ama hedef ve çırpınışları ALLAH'tan başka şeylerdi.

  Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştu:

  Insanlar dünya kuludur, din ise (ancak) dillerinde dolaşır, dinin
sayesinde geçimleri iyi olduğu müddetçe onun etrafında dolaşır (dindar
görünürler), zorluk ve belayla karşılaştıklarında ise, dindarlar azalır.
(Taberî)

  Kufe halkı Hz. Hüseyin (a.s) taraftarı idi. Ama ne yazık ki Kufe halkı,
zamanında Hz. Ali (a.s) gibi bir önder tarafından yetiştirilmiş olmalarına
rağmen bıçak kemiğe dayanınca hakikatin ve sadakatin yolundan saptılar.

  Gerçek mümin, imanın arkasında durandır. Eğer o imanın arkasında
durmayacaksa, ona mümin diyemeyiz.



Hz. Hüseyin (a.s), Aşura gecesi dostlarını toplamış, onlarla konuşmuştu.
Onlara gecenin karanlığından yararlanarak kendisinden ayrılabileceklerini ve
onları bu konuda özgür bıraktığını söyledi. Ama hiç kimse ayrılmadı.

  Zaten imam budur. Özgürce, kendi irade ve seçiminle iman üzere ölmek
şehitliktir. Yoksa Yezid ve valisi Ibn-i Ziyad gibi insanları korkutarak
veya satın alarak ölüme göndermek şehitlik değildir!

  Amaç ALLAH olmayınca, ölüme vasıl olmak önemli değildir. Önemli olan
kendi isteğinle Alllah'a olan sadakat üzere ölmektir.

  Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenleri, kendi sayılarını ve teçhizatını da, karşı
tarafın sayısını ve teçhizatını da biliyordu. Ve onların ne kadar zalim,
kendilerini öldürmeye hevesli olduklarını da görüyorlardı. Velhasıl, ertesi
gün büyük bir ihtimalle öleceklerini de biliyorlardı. Ama yine de Hz.
Hüseyin (a.s) ve yarenleri Rablerine olan sadakat sözlerini bozmadılar.
Ölümüne ALLAH'a olan sadakatlerini korudular. Şerefli ölümü genç kızın
boynunda duran gerdanlık olarak kabul ettiler.

  Nitekim Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur:

  Hak üzere amel edilmediğini ve batıldan kaçınılmadığını görmüyor musunuz?
Böyle bir durumda mümin bir kimseye, ALLAH'a kavuşmayı (şehit olmayı)
istemesi yakışır.

  Hz. Hüseyin (a.s) hayatıyla nasıl hakkın şahidi olması gerektiğini
gösterdiği gibi ölümüyle de hakkın şahidi oldu. Ve oldu ki ölümünün
şahitliği bu zamana kadar devam etsin; nasıl ki bizden sonra da yankısı
devam edecek. Ve bir kez daha gördük ki, esasında şehitler ölmüyor, her
mekan ve zamanda yaşıyorlar. Ve mesaj bu kadar canlı, şehadet dışında
olmuyor.

  Yollarını kaybedenlere yeni bir meşale yaktı. Hakka yolculuk nasılmış,
bir daha gösterdi. O, zaten meşale yakanların çocuğu. O, ölümüne ALLAH'a
sadakati babasından, amcasından, dedesinden öğrenmişti.

Insanların "Ben Müslümanım" demekle Müslüman olunamayacağını, bunun için
ispatın gerektiğini gösterdi.

O, hayatıyla ispatladı.

O, hayatıyla zalimlere meydan okudu.

O, zilletli bir hayattansa, izzetle ölümü seçti.

O, inanan insanların satılamayacağını gösterdi.

O, inanan insanların ALLAH'tan başkasına hesap vermeyeceğini gösterdi.

O, insanın en büyük sermayesinin inancı olduğunu gösterdi.

O, insanın ALLAH'a olan yürüyüşünü gösterdi.

O, inanan insanın zalime, despota, yalana teslim olmayacağını gösterdi.

O, hakkın bakiliğini, zalimlerin faniliğini gösterdi.

O, risalet emanetinin nasıl taşınması gerektiğini gösterdi.

O, ilkeli olan inananların, ilkesiz olan inananlara üstünlüğünü gösterdi.

O, başarı ve zaferin yolunu gösterdi.

O, efendi olmanın yolunu gösterdi.

O, cennetin yolunu gösterdi.

Ya biz! ?


  Hayatımız ne ki, ölümümüz ne olsun?! Hz. Hüseyin'in (a.s) yaşadığı çağın
aynısını yaşıyoruz. Sözde Müslümanlar ve Hüseyin (a.s) gibi özde
Müslümanlar. ALLAH merkezli inananlar ve ata dini inananlar.
  Hiç kimsenin bizi dışarıdan bozmasına gerek yok. Ne Yahudilerin, ne
Hıristiyanların, ne de başka bir kesimin. Biz kendi kendimize yetiyoruz.
Peygamber'i (s.a.a) örnek alan çok az. Kur'ân-ı Kerim raflarda bekliyor,
insanlık değeri en az seviyede, tüm dikkat insanın çamur yönüne çevrilmiş,
nefis almış başını gidiyor.

  Sanırım biz ALLAH'ımızı anlayamadık, Resul'ümüzü anlayamadık,
şehitlerimizi anlayamadık…

  Yüce ALLAH'ım! Yalvarıyorum, bize anlamayı, idrak etmeyi nasip et! Yoksa
zillet çukurunda boğulup gideceğiz. Sözde "Müslümanım" demekle cehennemin
yolunu tutacağız. Amellerimizle yüzleştiğimiz gün pişman olmaktansa, şimdi
pişman olmayı nasip et ALLAH'ım!

  Seni ölümüne istemeyi bizlere nasip et ALLAH'ım!

  Yeter, küfre doymadın mı ey nefsim!

  Artık sıraya gir, sözünde duranların sırasına

...GüL BeBeK...

18/10/2009 · Kategori: En sevgiliye



Arap çölleri alev ateş kavruluyorduKızgın kumları yakan güneş,
katılaşan kalpleri yakamıyordu işte…

Kum taneleri kadar insaf ve izana sahip olmayan bir millet vardı bu talihsiz yarımadada…

Feryatlar yükseliyordu arzdan arşa doğru…

İnsanlık,geçirdiği amansız imtihanda sınıfta kalmıştı ki bir nur belirdi ufuklardan…

Kâinat gebeydi,doğum sancıları çekiyordu…

Bu kutlu doğum,insanlığın kaybettiği vasıflara ilticasının da habercisiydi…

Titriyordu yedi gök…Sıtmaya tutulmuştu arz…

Bu nuru taşımak kolay olmayacaktı onlar için…

Alışılmışın dışında bir vuslattı bu…

Âlemlerin âlimine kavuşması…

“Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır
Bu gelen tevhid ü irfan kanudur”

sesleri muştuluyordu gelen nur çerağını…

Kimsesizlerin kimsesi,gariplerin hâmisiyle müşerref oluyordu âlemler…

On sekiz bin âlemin Mustafa’sı yola çıkmıştı âlem-i ervahtan…
Aylar paylaşamıyordu bu şerefli doğumu…
Rebiülevvel bir adım öndeydi bu hususta…
Kıskanıyordu diğer aylar…Keşke,keşke diyorlardı…
Takvimler bu ışık sağanağını taşımakta zorlanıyorlardı
Çok ağır bir yüktü bu,taşıyanı bahtiyar eden…
Hasta ruhların tabibi, yürek yanıklarının ilâhî merhemi geliyordu tedavi için

Gökte ay ve güneş bu mübarek gelişe şahit olmak için erkenden kurulmuşlardı
dünya üzerine…
Amine’nin evinden etrafa yayılan ışık,ayın ve güneşin ziyasını gölgede bırakıyordu
Yırtıcılıkta sırtlanları geride bırakan beşerin kurtuluşunu müjdeliyordu
bu güzel ve mübarek doğum…

“Esselâmu Aleyke, ya Muhammed
Esselâmu Aleyke, ya Ahmed”

diye çınlıyordu asuman…

Adı güzel,kendi güzel Muhammed dünyaya doğru mukaddes bir yolculuğa çıkmıştı

Milâttı bu vahşilikte sınır tanımayan insanlık için…

Melekler adını sayıklıyordu ulu serverin…Kubbelerden taşıyordu aminler…

Kandiller yanıyordu semanın derinliklerinde…

O gelmişti bir seher vakti…Yerle sema nura gark olmuştu…
Mevcudat onunla müşerrefti artık, ilelebet payidar…
Bir yetim gelmişti dünyaya
Sevgili babasını dünya gözüyle görmek nasip olmamıştı kendisine
Ruhlar âleminde tanışmışlardı bi iznillah…
Bereket dolmuştu muhterem validesinin istiratgâhına…
Dünyada bir kısım gariplikler yaşanır olmuştu…
Çünkü bu alelâde bir doğum değildi
Putlar tersyüz olmuştu bu gelişin heybetinden…
Küfrün kaleleri yıkılmaya mahkûmduİ
nsanlık yepyeni ve apak bir sayfa açıyordu
Yürekler arınıyordu

İnsanlığın medar-ı iftiharı olacak o gül bebek doğar doğmaz başını yere koyup
Rabbine secde etmişti

O,çocuk hâliyle secdede "Ümmetim, ümmetim" demişti
Doğuştan sünnetliydi ve göbeği de kesilmişti…
Her hâlinde bir harikulâdelik vardı

Yaratılanların en hayırlısı ve kâinatın efendisi,doğumuyla cihanı aydınlatmıştı

Adı güzel,kendi güzel Muhammed’i zor bir istikbal bekliyordu…
Çileli yollardan geçmeliydiBuna hazırdı zaten…
Rabbi onun ruhunu bunlara hazırlamıştı evvelden
Sevgili validesinin sütü yetmez olmuştu ona
Sütanne Halime’nin yanında geçen yıllar başlamıştı onun için…
Bolluk ve bereket,kıt kanaat geçinen Halime’nin evine taşınmıştı
Güller Muhammed’inkokusuna gıpta ediyordu
O güller ki kokularının esrarını onun mübarek tenine borçluydular

Annelerin annesi Amine’yle, gül yavrusu Medine yoluna revan olurlar…
Emelleri baba yurduna vaslolup o mübarek iklimi teneffüs etmektir
Öyle de yaparlarBabayla oğlun farlı bir âlemde vuslatıdır bu…
Bu manzara yürekleri parçalar
Fakat asıl acıyı yolda annesi Amine’yi gencecik yaşında kara toprağa vermekle yaşar
Artık yetimliğinin yanında bir de öksüzlüğü kaldırmak zorundadır
Bundan sonra nurlu dedenin şefkat kanatları altındadır
Bize bir nefes kadar yakın ve bir gölge kadar uzak olan ölüm dedeyi de
çekip alır rûy-i zeminden…
Bu sefer de Ebu Talib yetişir yeğeninin imdadına…
Sıcak yuvasının bir parçası olur

Lat,Uzza,Menat ve bir yığın sözde mabudun önünde diz çöken gafilleri
ateşten çekip kurtarmak için irşat faaliyetlerine başlar büyük bir iştiyak ve kararlılıkla…
Sırtına vurulan nübüvvet mührünün çilesine adamıştır kendini
Acıyı bal etmek ve çileye talip olmak yüce gönüllerin işi…
Zaman onu Muhammed’ül Emin vasfıyla taçlandırmıştı

Bundan sonra derin ilmi, kültürü, zenginliği,güzelliği
ve soyu ile devrindeki kadınların en üstünü olan Hatice’yle yolu kesişen
Resulullah için yeni bir sayfa açılır
Bu izdivacın meyveleri olarak Zeynep, Rukiyye, Ümmi Gülsüm, Fatıma ve Abdullah gelir dünyaya…
Sonra canından aziz bildiği mübarek torunları Hasan ve Hüseyin…
Hiçbir şey ona Rabbiyle arasına girecek kadar tesir etmez
Maişetini helâl yoldan temin etmek için rızkın onda dokuzu olan ticaretin içinde bulur kendini…

Bir gün “Oku! Bütün mevcudatı yaratan Rabbinin ismiyle ki;
O,insanı kan pıhtısından yarattı, Oku senin Rabbin kalemle yazmayı öğreten,
insana bilmediğini bildiren kerimlerin kerimi ve ihsan sahibidir(Alak suresi / 1-5)”
hitabıyla karşılaşınca insanlık yepyeni bir dönemece giriyordu
Risalet yıllarının habercisi olan bu kutlu hadisenin tesiri nur yüzlü Resulü yataklara düşürmüştü
Fakat insanlığın küfür bataklığına saplandığı bir demde o yatıp uyuyamazdı…

Zira bu hâlde iken ilâhî ikaz hemen geliverdi:
“Ey örtülere bürünüp yatan!Kalk inzâr eyle ve Rabbini tekbir et “
(Müddessir S,1-3Ayetler)
Uzun sürecek çileli yılların başlangıcıydı bu ilâhî ferman
Sonra ayetler yağmur gibi,şimşek gibi,kasırga gibi ardı ardına gelmeye başladı:
“-Sana emrolunan şeyi açıkla, baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma”
(Hicr/94)…

Kolay değildi bu ağır yükü sırtlamak…

Onca yıllar tebliğle geçti…
Müşrikler her geçen gün şiddet ve nefret sağanağını kasırgaya dönüştürdüler
Bunun yanında nur halkası da her şeye rağmen genişliyordu
İslâm güneşi,küfrün kara bulutlarını bertaraf ederek hakikate inanan
ve bu uğurda canlarını Hakk’a kurban eden cengâver müminlerin üzerine doğuyordu

Atalarının batıl itikatları üzere yaşamakta ısrar edenler,o güzeller güzeline yapmadık eza ve cefa bırakmadılar
Onu Hak yoldan döndürmek için bin dereden su getirdiler
O nihaî sözünü haykırarak söyledi:
“Bir elime güneşi,öteki elime ayı verseniz yine de bu davadan vazgeçmem”

İslâm’a teslim olan müminlerin kanı sular seller gibi aktı
Bir zamanlar köle olan Bilâllerin yanık sesi Mekke semalarını çınlattı
Gökler açıldı Resûl için…
Rabbiyle vuslatı bir lütuftu onun için…
Müşrikler onca mucizeye rağmen küfürde ısrar ederler
Dinmek bilmeyen zulüm ve inkâr, Mekke’yi yaşanmaz hâle getirir…

Medine’ye göç etmek için yola revan olurlar
Ensar ve Muhacirler Medine’de kardeşliğin en güzel numunesini sergileyerek
İslâm’ın çoraklaşan bahçelerini yeşertirler
Bütün zorluklara karşılık yine de söndüremezler inananların yüreklerinde yanan iman ateşini…

Her geçen gün mahzunlaşır Resulullah…
Sanki misafirdir bu yalan dünyada…
Dost halesine duyduğu aşk ve şevk gittikçe artar…

Ve bir gün davasına gönül veren ve her biri bir yıldız hükmünde olan ashabını
toplayarak onlara veda hükmündeki son sözlerini irâd eder:

“ Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz!
Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha birleşemeyeceğim…”
Öyle de olur;o mübarek bedeni dünyayı acı ve hicrana boğarak güzeller güzeline kavuşur

O gün bugündür dünya virandır biz müminler için…
Resulün olmadığı bir dünya ıstıraptan gayri nedir ki?
Onun yüzü suyu hürmetine halk olunan kâinat,en acı demlerini yaşıyor
İnsanlığın başında kümelenen kara bulutlar,ancak onun yolundan gitmekle bertaraf edilebilir
Bilâller ‘in okuduğu ezanlara hasret çoraklaşan yüreklerimiz…
Yoluna yeksân olduğum gönüllerin sultanı,
bil ki bize gayri hiçbir ilâç derman olmaz senin nurundan başka
Pusulamız puslu,imanımız yara aldı pusuda…
Münzevî çığlıklar uyandırır gaflet uykusunda sabahlayan rind-i şeydayı…
Gayri gönül terazisi çekmez bu sıkleti…
Refik-i Âlâya yükselen ruhuna binlerce salât ve selâm olsun ey Resûllerin piri!
Bizi şefaatine eriştirİrademizi iradene râm eyle ki kurtuluş bundadır
Çöller suya nasıl hasretse biz ümmetin de işte öyle sana müştâkız…
Sözler kâfi değil sana olan aşkımızı izhar etmeye…
Duygularımın tercümanı olan şâir AUlvi Kurucu’nun sözleriyle sana olan aşkımı beyan ederim:

“Rûhum sana âşık, sana hayrandır Efendim,
Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim

Aşkınla buhurdan gibi tütmekte bu kalbim,
Sensiz bana cennet bile hicrândır Efendim”

M.Nihat Malkoç

Sarmaşık Gülleri

18/10/2009 · Kategori: En sevgiliye

Ne zaman güllere baksam, ötelere kanatlanmak geçer içimden. Her gül sanki bir durak gibidir öteler yolculuğunda. Bir bir o güllere basan ruhumun ayakları, gül yaprağından daha narin, kalebek kanadından daha zayıf olarak tırmanır mânâ merdiveninden.

Evet her gül, ayrı bir ismin tecellisi gibi gelir bana. Bir gül Cemil ismini tebessüm ettirir, bir başka gül Hannan ismini. Bir gül Mennan ismini akis akis yayar çevreye. Bir başkası, Deyyan isminden yansıyan şûle gibi tebessüm eder dalların arasından.

Dikenler Celâl, Kahhâr ismini yansıtır.
Sarmaşık güllerine bakınca, ben bir uzun yolculuğu hayal ederim. Basamak basamak çıkılan ve sonsuzluğa uzayan ebedî yolculuğu… Bir çubuğa bağlanmış bu güller, içimizdeki duyguları ne güzel yansıtır. Onların ebet iklimine kanatlanma arzusunu nasıl da dışa vurur.

Sarmaşık, karışık ömür yolcuğunu ve onun girift hallerini ve bazen çözülmez zannedilen bilmeceye benzer zorluklarını hatırlatır bizlere. Onda açan güller ise, “Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır.” âyetini fısıldıyormuşçasına, bizlere yer yer tebesessüm ederek çözümleri söyler, kolaylıkları takdim eder, acıların sonunun ferahlama zirveleri olduğunu hatırlatır.
Yıldızları, samanyollarını düşünürüm ben bu gülleri görünce… Öbek öbek yeşil yapraklar arasında, firuze dallar içinde tebessüm eden yıldızlar gibi gül tomurcuklarını seyrederken..

Sarmaşık gülleri, içimizdeki duyguları da dışa vurdurur bir anda. Karmakarışık duygularımızın, çözülmez zannedilen en girift hislerimizin bir anda şifreleri bulunur ve ruh fidanımız tomurcuk vermeye başlar. Hüzün, çanak yaprak gibi sarmıştır tomurcuğun tac yaprağını; ama o, yarılır ve taç yapraklar önce birbirine sımsıkı bir şekilde sarınmış olarak çıkar ortaya… Sonra tebessüm ederler gün gibi, güneş gibi çevreye…

Bir de Peygamberler Peygamberi’ni hatırlatır sarmaşık gülleri bana.
Mekke dönemini, Medine dönemini, Taif’i hatırlatır. Izdırabı yudum yudum içmiş bu mânâ yolcusunun, insana dikenli tarlalar arasından güllerini nasıl taktim ettiğini tedai ettirir. Izdırab ve acı yüklü bir ömrün tomurcuklarını, hak ve hakikatın tohumlarını gönüllere ekişini, dal dal budak budak cennet soluklamasını çağrıştırır.
Sarmaşık gülleri, ötelere yolculuğu ve Hakk’a ulaşmayı da hatırlatır insana. İnsanlığın, mânâ yolcularının, öbek öbek yollara düşüşünü ve göklere doğru ilerleyişini tablolaştırır.
Sevgi ve muhabbet çiçekleridir sarmaşık gülleri. Dört mevsimin dördünde de açar. Onların çiçekleri asla dallardan eksilmez. Yeşil yapraklar üstünde, kırmızı tebessümler asla yok olmaz.Ben asıl, tevazu yüklü gönüllere benzettiğim için severim sarmaşık güllerini. Eğilirler eğilirler aşağılara kadar. Gül verdiği halde, boynu dik olması gerektiği halde bile eğilmesini bilen, hoşgörü ve sevgi insanlarına benzetirim onları. Zafer anında devesinin üzerinde iki büklüm olmuş, ‘Bütün zafer ve fetihler Hak ve hakikatındır.’ der gibi duran ümit yolcusu, iyilik ve af âbidesi Nebi’nin halini sezerim onların duruşunda.İşte en çok sarmaşık güllerini sevişimin sebebi, Gül-ü Muhammedi’yi akislerinde sezişimden ve görür gibi oluşumdandır. O’nun terinin kokusunu onların yapraklarında burcu burcu koklayışımdandır. Onların tebessüm edişinde o Gül’ün silüetini temaşa edişimdendir. Çileli ömür yolculuğu sonunda, başı göğe eren ve Mirâç tâcıyla mükâfatlandırılan bu ulu yolcunun gölgesinin gölgesini, bu güllerde gördüğümden veya temaşâ ettiğimdendir…Sarmaşık gülleri, Gül-ü Muhammedi’ye bir basamaktır, bir uzanıştır, O’na ermek ve ulaşmak için remizdir. Ben bu gülleri onun için severim ve her zaman hayranlıkla ve ibretle onları seyrederim.

Mehmet Erdoğan

Eyy Yar...VusLatım Ömrüm Kadar

18/10/2009 · Kategori: En sevgiliye



Bugün yine hüzün düştü yüreğimin derinliklerine, yine sevda yamaçlarında dolanıyorum kendinden geçmişçesine Bağırıyorum avazım çıktığı kadar ama kimse sesimi duymuyor, çırpınıyorum ama bir türlü duyuramıyorum feryadımı…

İçimde zelzeleler kopuyor, yüreğim paramparça sanki her bir azamı bölüyorlar satırla… Günahlarımın verdiği ağırlıktan tir tir titriyorum, acizlik içerisinde kıvranıyorum durmadan, yatağımın içerisinde iki büklüm ağlıyorum SENİN yokluğunun verdiği sancıdan,yanaklarımdan iki damla yaş süzülüyor usulcaİki damla kan akıyor yüreğimin derinliklerine
Adını sayıklıyorum içten sessizce ve SENSİZCE…

Hayatımın her bir karesi eksilerle dolu ve kapatmaya çalışıyorum ömrüm boyu! Ağzım yalan ve küfür kokuyor, ellerim boşlukta, ayaklarım sabit ve prangalı, beynim SENSİZLİĞİN mektebinde mıhlanıp kaldı, gözlerim yokluğundan körleşti, yüreğim yosun tuttu ve keçeleşti!

Ey Yâr Ben ne Mekke’yim hüznüne ortak ne Medine’yim Sevdana tutsak, ne Ebubekir’im ’’Benden sonra bir peygamber daha gelse o sen olurdun dediğin’’, ne Ömer’im ‘’istemez misin dünya onların ahiret bizim olsun’’deyip onu adaletiyle övdüğün, ne Osman’ım ‘’Bir kızım daha olsa yine sana verirdim’’ deyip hayâsından hayâ ettiğin, ne Ali’yim ‘’ilmin kapısı’’deyip en çok sevdiğin kızını verdiğin, ne reyhanlarım dediğin Hz Hasan ve Hz Hüseyin’im, ne Bilal-i Habeşi’yim ‘’Cennette adımlarını benden önde görüyorum’’deyip ezan okumasıyla sükûn bulduğun, ne başını okşadığın Enes Bin Malik’im, ne Taif’im seninle ağlayan ve ne de Zeyd’im sana yoldaş olan

Ama çok şükür ki ben;

Ne Ebu Cehil’im kapımı 25 kez suratına kapatan, ne Ebu Leheb’im sana elleri kuruyasıca diyen, ne As Bin Vail’im İslam düşmanı olan, ne Ka’b Bin Eşref’im sana Ebter diyen, ne Ümmü Cemil’im yoluna dikenler döşeyen, ne Taif de yüzüne çarpan taşım, ne Uhut da dişini kıran okum, ne Ubey Bin Halef’im ‘’Senin Rabbin mi bu kurumuş kemikleri diriltecek’’deyip seni alaya alan, ne sana mecnun, şair, büyücü, sihirbaz diyen yahudiyim ve ne de mescit kuşu iken senin duanla zengin olup sonra islamı unutan Salebeyim!

Ey Yâr sahi ben kimim? Neyim? Ben senden 14 asır ötede yüreğini SENİNLE avutan ama SENSİZ teselli bulamayan, en çok da yüreğini Gül’ün dikenine asmak isteyen Bülbül’üm!

Ben Kerem gibi Aslıma ermek, Ferhat gibi aşkından dağları delmek ve elimin tersiyle itip tüm dünyalıkları ‘’çekil aradan Leyla ben Mevlamı buldum’’demek isteyen bir Mecnunum!

Aşkından Mecnuna dönmek,pervane gibi ışığında durmak,Elif gibi her daim okunmasam da hep seninle olmak ve kardeşlerim dediğin o zümreye dahil olmak için çırpınan bir zavallıyım!

Artık hayatın ritmi zorlaştı, tik taklar yavaşladı, son demlerimde SENİ bekliyorum, yoksa bana kırgın mısın EFENDİM?
Ne olur gel ve Gül Çehrenle aydınlat çehremi
SEN Gel ki hicranım dinsin!
EY SEVGİLİ gönül kapılarımı sonuna kadar açtım SENİ bekliyorum!

Ama SEN gelmezsen ben SANA geldim, ellerimde sevda ikliminden derdiğim güllerle, kalbimdeki en hoyrat sevgiyle, artık gülmeye bile mecalimin kalmadığı çehremle, SENİN firakından paramparça olmuş yüreğimle, sırtımda günah yüklü heybemle kapına geldim EN SEVGİLİ bağışlanma ümidiyle çarpıyor kalbim!

Sallâllahû Aleyhi Ve Sellem

Ateşte Açan Gül

18/10/2009 · Kategori: En sevgiliye



Gönül eşiğinde boyun eğende,
Bakışların gözlerime değende,
Yalın kılıç bir aşk şahlanır bende,

Gül ateşte nasıl açar Efendim?
Kul dediğin her dem naçar Efendim.

Beni ne ben,ne aynalar tanıyor,
Neresinden tutsam aklım kanıyor,
Toprak şerha şerha,gökler yanıyor,

Rüyalarım bile soldu Efendim.
İnsanlığım talan oldu Efendim.

Bilirim gün batmaz şefkât ülkende,
Bir sırlı uykuya dalsam gölgende,
Gariblerin hüznü mü var heybende?

Her ne yana baksam gurbet Efendim.
Yollar tekin değil;medet Efendim..

Her gece çağırır kırk melâl beni,
Susuz kuyulardan çıkar al beni,
Huzur kokan bir sefere sal beni,

Koynumda verdiğin ferman Efendim.
Yakamı bıraksın zaman Efendim..

Ey bir özge muhabbetin âlimi,
Kimselere anlatamam halimi,
Sen bilirsin içimdeki zalimi,

Can öğütür değirmeni Efendim.
Tut elimden kaldır beni Efendim...

Servet Yüksel

~GüL Dü$Leri~

18/10/2009 · Kategori: En sevgiliye



Hatırımıza düştün, hatırına düşür bizi.
Sevdik seni, sevindir bizi.

Uzaktayız yakınına vardır bizi; yandık pınarına kandır bizi.
Sıcak yaz günlerinde yaş dalların titreyişi gibi yandır bizi serin kuyulardan;

koyu gecenin yıldızlarına karşı uyandır bizi derin uykulardan.

Gözyaşı değil nice demdir gözümüzden akan; belki eriyip biten ruhumuzdur damlayan!..

Gül sözleri edelim çok çok, ve gonca sükutu az az.

Gül düşleri görelim gül gecelerinde, Gül'ün aşkını derelim gül hecelerinde.


Gözü sürmeli ile ağlayanın arasına gül serpelim, güle yeminler edip.


Gönülleri yıkayalım gül suyuyla. Gönüldendir şikayet kimseden feryâdımız yoktur.


Gönlüm ki Gül'e hasret... Üçüncü halin imkansızlığında... Ve kozanın amansız yırtılışında...


Cevher Gül'e düştü, mıknatıs bana, güzellik Gül'e, sevgi bana...

Güzeller güzelleri severmiş ve sadıklar sadıkları.
Güzelliğimi arttır benim
Gül'üm,
ve arındır ayrık güzelliklerden sevgilerimi... Senden yüzüne bakma lezzetini isterim ve titrerim vefadan sonra ayrılığına düşme dehşetiyle.

Genişlet sana indirilene yaslanmakta sinemi, ve sade kıl sensiz düşüncelerden gönül ayinemi.


Bir yankı ol, ses kat sesime; bir nazar kıl can ver nefesime. Düşümde ya hayalde gel, bitirdi gerçek beni; geldir bizi her halde gel ya yanına çek beni!.

Gel Efendim! Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir!..

Gönül ki Gül'e hasret...

Güzellik kendisine sıfat değil ad olan... Gül olmayınca bahçeler berbad olan...

Bakışındandır başlangıcı bütün hadiselerin; ve en büyük yangın aşkının bir kıvılcımından...


Dönüyorsa gökler bir yüzük halkasınca, ve dönmedeyse içinde ne varsa, kaşındandır yüzüğün, inci tanesi kaşından... İyi hal de hatırlatıyor seni bize, kötü hal de;
korktuğumuzda da sevgin var içimizde, umduğumuzda da...


Gözyaşlarımız gözbebeklerimizi boğazlıyor sensiz, duru şaraplar içinde zehirler yutuyoruz... Gökkuşaklarını toprağa gömenler de, nurunu ağızlarında söndürmek isteyenler de senden öte sınavlarda değiller aslında.

Nefis kendini içine üflemekte daim...


Gülü kendi sesinde solduranların seni beklemekle geçecektir yüzyıllar süren ömürleri. Ah bir bilseler!.. Hâb-ı gaflette geçen ömrümü rü'yâ gördüm.

Gönüller ki Gül'e hasret...

Gönül ki kana boyandı, ve Gül'ün aşkına yandı...

***

Aşk, bir Gül'ün adıydı... İmdat ki seven unuttu, vefa yine sevgiliye düştü!.. Gel ey, unutma bizi!... Seni bir seven aşkına sev hepimizi!.. Kararlıyım bu gece, bütün varlığımla seni öveceğim... Seni sevdiğim gibi...

İskender Pala

« Önceki ::


hosting

Copyright © 2008 ResuleVuslat

Msn Avatar

Duvar Kağıdı

Resimli Şiirler

Resimli Dualar

Çiçek Resimleri

Resimli Ayetler

İbretlik Resimler

Resimli Hadisler

Bebek Resimleri

Mekke Resimleri

Medine Resimleri

Dini Video

İlahi ve Ezgi

Flash ve Klip

Budizm Yanılgısı

Satanizm Felsefesi

Ateizim Felsefesi

Atom Mucizesi

Matrix Felsefesi

Siyonizm Felsefesi

Kavimlerin Helakı

Masonluğun Felsefesi

Türkiye'de Masonluk

Savaşların PerdeArksı

Sevgili Peygamberim 1

Sevgili Peygamberim 2

Sevgili Peygamberim 3

Sevgili Peygamberim 4

Sevgili Peygamberim 5

Sevgili Peygamberim 6

Sevgili Peygamberim 7

Sevgili Peygamberim 8

Sevgili Peygamberim 9

Sevgili Peygambrim 10

Sevgili Peygambrim 11

Duvar Yazıları

Hikmetli Sözler

Dini Hikayeler

Mevlanadan İnciler

M.Es'ad Coşan(Rh.A)

İlk Yardım

Bebek Bakımı

Cocuk Gelisimi

Cocuk İsimleri

Yararlı Bilgiler

Sağlıklı Beslenme

Yazi Kodlari

Genel Kodlar

Ayıraç Kodları

Renk Kodlari

Mause Kodlari

Yonlendirme Kodu

Link Efekt Kodlari

M.Zahid Kotku (Rh.A)

M.Es'ad Coşan(Rh.A)

M. Nureddin Coşan



/