|
ŞEHADET BILINCI
Müminlerden öyle adamlar vardır ki ALLAH'a verdikleri söze sadık kalırlar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedirler. (Ahitlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır. (Ahzâb / 23)
Hz. Hüseyin (a.s) ALLAH'a verdiği söze son nefesine kadar sadık kaldı. Şu bizim dikkatimizi çekiyor: Insanı sadık kılan nedir? Ne ile ispatlayabiliriz?
Her iki taraf da Müslüman olduğunu söylüyor. Yapılan ameller salih amel olmakla düşünülebilir. Örneğin herkes namaz kılabilir… Ama ne merkezli olarak yapıyor. Neyi hedefleyerek yapıyor?
Hz. Hüseyin (a.s), tüm kıyamının merkezine ALLAH'ı koydu ve her konuşmasında, aldığı her kararda hedefini açıkladı. "ALLAH'a olan sadakat" idi.
Yani ALLAH'a olan sadakat ve sorumluluğu, onu ve yarenlerini bu yola sürükledi.
Ama Yezid'in ordusunda bunu göremiyoruz. Bu savaşa onları sürükleyen, dünya hayatı ve beklentileri idi. Onlar merkeze dünyayı koydular. Görünüşte ALLAH-u Ekber dediler, ama ALLAH'ı büyük görmediler. Ameller görünüşte Islâm gibi varsayılabilir, ama hedef ve çırpınışları ALLAH'tan başka şeylerdi.
Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştu:
Insanlar dünya kuludur, din ise (ancak) dillerinde dolaşır, dinin sayesinde geçimleri iyi olduğu müddetçe onun etrafında dolaşır (dindar görünürler), zorluk ve belayla karşılaştıklarında ise, dindarlar azalır. (Taberî)
Kufe halkı Hz. Hüseyin (a.s) taraftarı idi. Ama ne yazık ki Kufe halkı, zamanında Hz. Ali (a.s) gibi bir önder tarafından yetiştirilmiş olmalarına rağmen bıçak kemiğe dayanınca hakikatin ve sadakatin yolundan saptılar.
Gerçek mümin, imanın arkasında durandır. Eğer o imanın arkasında durmayacaksa, ona mümin diyemeyiz.
 Hz. Hüseyin (a.s), Aşura gecesi dostlarını toplamış, onlarla konuşmuştu. Onlara gecenin karanlığından yararlanarak kendisinden ayrılabileceklerini ve onları bu konuda özgür bıraktığını söyledi. Ama hiç kimse ayrılmadı.
Zaten imam budur. Özgürce, kendi irade ve seçiminle iman üzere ölmek şehitliktir. Yoksa Yezid ve valisi Ibn-i Ziyad gibi insanları korkutarak veya satın alarak ölüme göndermek şehitlik değildir!
Amaç ALLAH olmayınca, ölüme vasıl olmak önemli değildir. Önemli olan kendi isteğinle Alllah'a olan sadakat üzere ölmektir.
Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenleri, kendi sayılarını ve teçhizatını da, karşı tarafın sayısını ve teçhizatını da biliyordu. Ve onların ne kadar zalim, kendilerini öldürmeye hevesli olduklarını da görüyorlardı. Velhasıl, ertesi gün büyük bir ihtimalle öleceklerini de biliyorlardı. Ama yine de Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenleri Rablerine olan sadakat sözlerini bozmadılar. Ölümüne ALLAH'a olan sadakatlerini korudular. Şerefli ölümü genç kızın boynunda duran gerdanlık olarak kabul ettiler.
Nitekim Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur:
Hak üzere amel edilmediğini ve batıldan kaçınılmadığını görmüyor musunuz? Böyle bir durumda mümin bir kimseye, ALLAH'a kavuşmayı (şehit olmayı) istemesi yakışır.
Hz. Hüseyin (a.s) hayatıyla nasıl hakkın şahidi olması gerektiğini gösterdiği gibi ölümüyle de hakkın şahidi oldu. Ve oldu ki ölümünün şahitliği bu zamana kadar devam etsin; nasıl ki bizden sonra da yankısı devam edecek. Ve bir kez daha gördük ki, esasında şehitler ölmüyor, her mekan ve zamanda yaşıyorlar. Ve mesaj bu kadar canlı, şehadet dışında olmuyor.
Yollarını kaybedenlere yeni bir meşale yaktı. Hakka yolculuk nasılmış, bir daha gösterdi. O, zaten meşale yakanların çocuğu. O, ölümüne ALLAH'a sadakati babasından, amcasından, dedesinden öğrenmişti.
Insanların "Ben Müslümanım" demekle Müslüman olunamayacağını, bunun için ispatın gerektiğini gösterdi.
O, hayatıyla ispatladı.
O, hayatıyla zalimlere meydan okudu.
O, zilletli bir hayattansa, izzetle ölümü seçti.
O, inanan insanların satılamayacağını gösterdi.
O, inanan insanların ALLAH'tan başkasına hesap vermeyeceğini gösterdi.
O, insanın en büyük sermayesinin inancı olduğunu gösterdi.
O, insanın ALLAH'a olan yürüyüşünü gösterdi.
O, inanan insanın zalime, despota, yalana teslim olmayacağını gösterdi.
O, hakkın bakiliğini, zalimlerin faniliğini gösterdi.
O, risalet emanetinin nasıl taşınması gerektiğini gösterdi.
O, ilkeli olan inananların, ilkesiz olan inananlara üstünlüğünü gösterdi.
O, başarı ve zaferin yolunu gösterdi.
O, efendi olmanın yolunu gösterdi.
O, cennetin yolunu gösterdi.
Ya biz! ?
Hayatımız ne ki, ölümümüz ne olsun?! Hz. Hüseyin'in (a.s) yaşadığı çağın aynısını yaşıyoruz. Sözde Müslümanlar ve Hüseyin (a.s) gibi özde Müslümanlar. ALLAH merkezli inananlar ve ata dini inananlar. Hiç kimsenin bizi dışarıdan bozmasına gerek yok. Ne Yahudilerin, ne Hıristiyanların, ne de başka bir kesimin. Biz kendi kendimize yetiyoruz. Peygamber'i (s.a.a) örnek alan çok az. Kur'ân-ı Kerim raflarda bekliyor, insanlık değeri en az seviyede, tüm dikkat insanın çamur yönüne çevrilmiş, nefis almış başını gidiyor.
Sanırım biz ALLAH'ımızı anlayamadık, Resul'ümüzü anlayamadık, şehitlerimizi anlayamadık…
Yüce ALLAH'ım! Yalvarıyorum, bize anlamayı, idrak etmeyi nasip et! Yoksa zillet çukurunda boğulup gideceğiz. Sözde "Müslümanım" demekle cehennemin yolunu tutacağız. Amellerimizle yüzleştiğimiz gün pişman olmaktansa, şimdi pişman olmayı nasip et ALLAH'ım!
Seni ölümüne istemeyi bizlere nasip et ALLAH'ım!
Yeter, küfre doymadın mı ey nefsim!
Artık sıraya gir, sözünde duranların sırasına
ŞEHADET BILINCI
27/10/2009 · Kategori: islami-yazilar
ŞEHADET BILINCI
Müminlerden öyle adamlar vardır ki ALLAH'a verdikleri söze sadık kalırlar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedirler. (Ahitlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır. (Ahzâb / 23)
Hz. Hüseyin (a.s) ALLAH'a verdiği söze son nefesine kadar sadık kaldı. Şu bizim dikkatimizi çekiyor: Insanı sadık kılan nedir? Ne ile ispatlayabiliriz?
Her iki taraf da Müslüman olduğunu söylüyor. Yapılan ameller salih amel olmakla düşünülebilir. Örneğin herkes namaz kılabilir… Ama ne merkezli olarak yapıyor. Neyi hedefleyerek yapıyor?
Hz. Hüseyin (a.s), tüm kıyamının merkezine ALLAH'ı koydu ve her konuşmasında, aldığı her kararda hedefini açıkladı. "ALLAH'a olan sadakat" idi.
Yani ALLAH'a olan sadakat ve sorumluluğu, onu ve yarenlerini bu yola sürükledi.
Ama Yezid'in ordusunda bunu göremiyoruz. Bu savaşa onları sürükleyen, dünya hayatı ve beklentileri idi. Onlar merkeze dünyayı koydular. Görünüşte ALLAH-u Ekber dediler, ama ALLAH'ı büyük görmediler. Ameller görünüşte Islâm gibi varsayılabilir, ama hedef ve çırpınışları ALLAH'tan başka şeylerdi.
Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştu:
Insanlar dünya kuludur, din ise (ancak) dillerinde dolaşır, dinin sayesinde geçimleri iyi olduğu müddetçe onun etrafında dolaşır (dindar görünürler), zorluk ve belayla karşılaştıklarında ise, dindarlar azalır. (Taberî)
Kufe halkı Hz. Hüseyin (a.s) taraftarı idi. Ama ne yazık ki Kufe halkı, zamanında Hz. Ali (a.s) gibi bir önder tarafından yetiştirilmiş olmalarına rağmen bıçak kemiğe dayanınca hakikatin ve sadakatin yolundan saptılar.
Gerçek mümin, imanın arkasında durandır. Eğer o imanın arkasında durmayacaksa, ona mümin diyemeyiz.
 Hz. Hüseyin (a.s), Aşura gecesi dostlarını toplamış, onlarla konuşmuştu. Onlara gecenin karanlığından yararlanarak kendisinden ayrılabileceklerini ve onları bu konuda özgür bıraktığını söyledi. Ama hiç kimse ayrılmadı.
Zaten imam budur. Özgürce, kendi irade ve seçiminle iman üzere ölmek şehitliktir. Yoksa Yezid ve valisi Ibn-i Ziyad gibi insanları korkutarak veya satın alarak ölüme göndermek şehitlik değildir!
Amaç ALLAH olmayınca, ölüme vasıl olmak önemli değildir. Önemli olan kendi isteğinle Alllah'a olan sadakat üzere ölmektir.
Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenleri, kendi sayılarını ve teçhizatını da, karşı tarafın sayısını ve teçhizatını da biliyordu. Ve onların ne kadar zalim, kendilerini öldürmeye hevesli olduklarını da görüyorlardı. Velhasıl, ertesi gün büyük bir ihtimalle öleceklerini de biliyorlardı. Ama yine de Hz. Hüseyin (a.s) ve yarenleri Rablerine olan sadakat sözlerini bozmadılar. Ölümüne ALLAH'a olan sadakatlerini korudular. Şerefli ölümü genç kızın boynunda duran gerdanlık olarak kabul ettiler.
Nitekim Hz. Hüseyin (a.s) şöyle buyurmuştur:
Hak üzere amel edilmediğini ve batıldan kaçınılmadığını görmüyor musunuz? Böyle bir durumda mümin bir kimseye, ALLAH'a kavuşmayı (şehit olmayı) istemesi yakışır.
Hz. Hüseyin (a.s) hayatıyla nasıl hakkın şahidi olması gerektiğini gösterdiği gibi ölümüyle de hakkın şahidi oldu. Ve oldu ki ölümünün şahitliği bu zamana kadar devam etsin; nasıl ki bizden sonra da yankısı devam edecek. Ve bir kez daha gördük ki, esasında şehitler ölmüyor, her mekan ve zamanda yaşıyorlar. Ve mesaj bu kadar canlı, şehadet dışında olmuyor.
Yollarını kaybedenlere yeni bir meşale yaktı. Hakka yolculuk nasılmış, bir daha gösterdi. O, zaten meşale yakanların çocuğu. O, ölümüne ALLAH'a sadakati babasından, amcasından, dedesinden öğrenmişti.
Insanların "Ben Müslümanım" demekle Müslüman olunamayacağını, bunun için ispatın gerektiğini gösterdi.
O, hayatıyla ispatladı.
O, hayatıyla zalimlere meydan okudu.
O, zilletli bir hayattansa, izzetle ölümü seçti.
O, inanan insanların satılamayacağını gösterdi.
O, inanan insanların ALLAH'tan başkasına hesap vermeyeceğini gösterdi.
O, insanın en büyük sermayesinin inancı olduğunu gösterdi.
O, insanın ALLAH'a olan yürüyüşünü gösterdi.
O, inanan insanın zalime, despota, yalana teslim olmayacağını gösterdi.
O, hakkın bakiliğini, zalimlerin faniliğini gösterdi.
O, risalet emanetinin nasıl taşınması gerektiğini gösterdi.
O, ilkeli olan inananların, ilkesiz olan inananlara üstünlüğünü gösterdi.
O, başarı ve zaferin yolunu gösterdi.
O, efendi olmanın yolunu gösterdi.
O, cennetin yolunu gösterdi.
Ya biz! ?
Hayatımız ne ki, ölümümüz ne olsun?! Hz. Hüseyin'in (a.s) yaşadığı çağın aynısını yaşıyoruz. Sözde Müslümanlar ve Hüseyin (a.s) gibi özde Müslümanlar. ALLAH merkezli inananlar ve ata dini inananlar. Hiç kimsenin bizi dışarıdan bozmasına gerek yok. Ne Yahudilerin, ne Hıristiyanların, ne de başka bir kesimin. Biz kendi kendimize yetiyoruz. Peygamber'i (s.a.a) örnek alan çok az. Kur'ân-ı Kerim raflarda bekliyor, insanlık değeri en az seviyede, tüm dikkat insanın çamur yönüne çevrilmiş, nefis almış başını gidiyor.
Sanırım biz ALLAH'ımızı anlayamadık, Resul'ümüzü anlayamadık, şehitlerimizi anlayamadık…
Yüce ALLAH'ım! Yalvarıyorum, bize anlamayı, idrak etmeyi nasip et! Yoksa zillet çukurunda boğulup gideceğiz. Sözde "Müslümanım" demekle cehennemin yolunu tutacağız. Amellerimizle yüzleştiğimiz gün pişman olmaktansa, şimdi pişman olmayı nasip et ALLAH'ım!
Seni ölümüne istemeyi bizlere nasip et ALLAH'ım!
Yeter, küfre doymadın mı ey nefsim!
Artık sıraya gir, sözünde duranların sırasına
...GüL BeBeK...
18/10/2009 · Kategori: En sevgiliye

Arap çölleri alev ateş kavruluyorduKızgın kumları yakan güneş, katılaşan kalpleri yakamıyordu işte…
Kum taneleri kadar insaf ve izana sahip olmayan bir millet vardı bu talihsiz yarımadada…
Feryatlar yükseliyordu arzdan arşa doğru…
İnsanlık,geçirdiği amansız imtihanda sınıfta kalmıştı ki bir nur belirdi ufuklardan…
Kâinat gebeydi,doğum sancıları çekiyordu…
Bu kutlu doğum,insanlığın kaybettiği vasıflara ilticasının da habercisiydi…
Titriyordu yedi gök…Sıtmaya tutulmuştu arz…
Bu nuru taşımak kolay olmayacaktı onlar için…
Alışılmışın dışında bir vuslattı bu…
Âlemlerin âlimine kavuşması…
“Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır Bu gelen tevhid ü irfan kanudur”
sesleri muştuluyordu gelen nur çerağını…
Kimsesizlerin kimsesi,gariplerin hâmisiyle müşerref oluyordu âlemler…
On sekiz bin âlemin Mustafa’sı yola çıkmıştı âlem-i ervahtan… Aylar paylaşamıyordu bu şerefli doğumu… Rebiülevvel bir adım öndeydi bu hususta… Kıskanıyordu diğer aylar…Keşke,keşke diyorlardı… Takvimler bu ışık sağanağını taşımakta zorlanıyorlardı Çok ağır bir yüktü bu,taşıyanı bahtiyar eden… Hasta ruhların tabibi, yürek yanıklarının ilâhî merhemi geliyordu tedavi için
Gökte ay ve güneş bu mübarek gelişe şahit olmak için erkenden kurulmuşlardı dünya üzerine… Amine’nin evinden etrafa yayılan ışık,ayın ve güneşin ziyasını gölgede bırakıyordu Yırtıcılıkta sırtlanları geride bırakan beşerin kurtuluşunu müjdeliyordu bu güzel ve mübarek doğum…
“Esselâmu Aleyke, ya Muhammed Esselâmu Aleyke, ya Ahmed”
diye çınlıyordu asuman…
Adı güzel,kendi güzel Muhammed dünyaya doğru mukaddes bir yolculuğa çıkmıştı
Milâttı bu vahşilikte sınır tanımayan insanlık için…
Melekler adını sayıklıyordu ulu serverin…Kubbelerden taşıyordu aminler…
Kandiller yanıyordu semanın derinliklerinde…
O gelmişti bir seher vakti…Yerle sema nura gark olmuştu… Mevcudat onunla müşerrefti artık, ilelebet payidar… Bir yetim gelmişti dünyaya Sevgili babasını dünya gözüyle görmek nasip olmamıştı kendisine Ruhlar âleminde tanışmışlardı bi iznillah… Bereket dolmuştu muhterem validesinin istiratgâhına… Dünyada bir kısım gariplikler yaşanır olmuştu… Çünkü bu alelâde bir doğum değildi Putlar tersyüz olmuştu bu gelişin heybetinden… Küfrün kaleleri yıkılmaya mahkûmduİ nsanlık yepyeni ve apak bir sayfa açıyordu Yürekler arınıyordu
İnsanlığın medar-ı iftiharı olacak o gül bebek doğar doğmaz başını yere koyup Rabbine secde etmişti
O,çocuk hâliyle secdede "Ümmetim, ümmetim" demişti Doğuştan sünnetliydi ve göbeği de kesilmişti… Her hâlinde bir harikulâdelik vardı
Yaratılanların en hayırlısı ve kâinatın efendisi,doğumuyla cihanı aydınlatmıştı
Adı güzel,kendi güzel Muhammed’i zor bir istikbal bekliyordu… Çileli yollardan geçmeliydiBuna hazırdı zaten… Rabbi onun ruhunu bunlara hazırlamıştı evvelden Sevgili validesinin sütü yetmez olmuştu ona Sütanne Halime’nin yanında geçen yıllar başlamıştı onun için… Bolluk ve bereket,kıt kanaat geçinen Halime’nin evine taşınmıştı Güller Muhammed’inkokusuna gıpta ediyordu O güller ki kokularının esrarını onun mübarek tenine borçluydular
Annelerin annesi Amine’yle, gül yavrusu Medine yoluna revan olurlar… Emelleri baba yurduna vaslolup o mübarek iklimi teneffüs etmektir Öyle de yaparlarBabayla oğlun farlı bir âlemde vuslatıdır bu… Bu manzara yürekleri parçalar Fakat asıl acıyı yolda annesi Amine’yi gencecik yaşında kara toprağa vermekle yaşar Artık yetimliğinin yanında bir de öksüzlüğü kaldırmak zorundadır Bundan sonra nurlu dedenin şefkat kanatları altındadır Bize bir nefes kadar yakın ve bir gölge kadar uzak olan ölüm dedeyi de çekip alır rûy-i zeminden… Bu sefer de Ebu Talib yetişir yeğeninin imdadına… Sıcak yuvasının bir parçası olur
Lat,Uzza,Menat ve bir yığın sözde mabudun önünde diz çöken gafilleri ateşten çekip kurtarmak için irşat faaliyetlerine başlar büyük bir iştiyak ve kararlılıkla… Sırtına vurulan nübüvvet mührünün çilesine adamıştır kendini Acıyı bal etmek ve çileye talip olmak yüce gönüllerin işi… Zaman onu Muhammed’ül Emin vasfıyla taçlandırmıştı
Bundan sonra derin ilmi, kültürü, zenginliği,güzelliği ve soyu ile devrindeki kadınların en üstünü olan Hatice’yle yolu kesişen Resulullah için yeni bir sayfa açılır Bu izdivacın meyveleri olarak Zeynep, Rukiyye, Ümmi Gülsüm, Fatıma ve Abdullah gelir dünyaya… Sonra canından aziz bildiği mübarek torunları Hasan ve Hüseyin… Hiçbir şey ona Rabbiyle arasına girecek kadar tesir etmez Maişetini helâl yoldan temin etmek için rızkın onda dokuzu olan ticaretin içinde bulur kendini…
Bir gün “Oku! Bütün mevcudatı yaratan Rabbinin ismiyle ki; O,insanı kan pıhtısından yarattı, Oku senin Rabbin kalemle yazmayı öğreten, insana bilmediğini bildiren kerimlerin kerimi ve ihsan sahibidir(Alak suresi / 1-5)” hitabıyla karşılaşınca insanlık yepyeni bir dönemece giriyordu Risalet yıllarının habercisi olan bu kutlu hadisenin tesiri nur yüzlü Resulü yataklara düşürmüştü Fakat insanlığın küfür bataklığına saplandığı bir demde o yatıp uyuyamazdı…
Zira bu hâlde iken ilâhî ikaz hemen geliverdi: “Ey örtülere bürünüp yatan!Kalk inzâr eyle ve Rabbini tekbir et “ (Müddessir S,1-3Ayetler) Uzun sürecek çileli yılların başlangıcıydı bu ilâhî ferman Sonra ayetler yağmur gibi,şimşek gibi,kasırga gibi ardı ardına gelmeye başladı: “-Sana emrolunan şeyi açıkla, baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma” (Hicr/94)…
Kolay değildi bu ağır yükü sırtlamak…
Onca yıllar tebliğle geçti… Müşrikler her geçen gün şiddet ve nefret sağanağını kasırgaya dönüştürdüler Bunun yanında nur halkası da her şeye rağmen genişliyordu İslâm güneşi,küfrün kara bulutlarını bertaraf ederek hakikate inanan ve bu uğurda canlarını Hakk’a kurban eden cengâver müminlerin üzerine doğuyordu
Atalarının batıl itikatları üzere yaşamakta ısrar edenler,o güzeller güzeline yapmadık eza ve cefa bırakmadılar Onu Hak yoldan döndürmek için bin dereden su getirdiler O nihaî sözünü haykırarak söyledi: “Bir elime güneşi,öteki elime ayı verseniz yine de bu davadan vazgeçmem”
İslâm’a teslim olan müminlerin kanı sular seller gibi aktı Bir zamanlar köle olan Bilâllerin yanık sesi Mekke semalarını çınlattı Gökler açıldı Resûl için… Rabbiyle vuslatı bir lütuftu onun için… Müşrikler onca mucizeye rağmen küfürde ısrar ederler Dinmek bilmeyen zulüm ve inkâr, Mekke’yi yaşanmaz hâle getirir…
Medine’ye göç etmek için yola revan olurlar Ensar ve Muhacirler Medine’de kardeşliğin en güzel numunesini sergileyerek İslâm’ın çoraklaşan bahçelerini yeşertirler Bütün zorluklara karşılık yine de söndüremezler inananların yüreklerinde yanan iman ateşini…
Her geçen gün mahzunlaşır Resulullah… Sanki misafirdir bu yalan dünyada… Dost halesine duyduğu aşk ve şevk gittikçe artar…
Ve bir gün davasına gönül veren ve her biri bir yıldız hükmünde olan ashabını toplayarak onlara veda hükmündeki son sözlerini irâd eder:
“ Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha birleşemeyeceğim…” Öyle de olur;o mübarek bedeni dünyayı acı ve hicrana boğarak güzeller güzeline kavuşur
O gün bugündür dünya virandır biz müminler için… Resulün olmadığı bir dünya ıstıraptan gayri nedir ki? Onun yüzü suyu hürmetine halk olunan kâinat,en acı demlerini yaşıyor İnsanlığın başında kümelenen kara bulutlar,ancak onun yolundan gitmekle bertaraf edilebilir Bilâller ‘in okuduğu ezanlara hasret çoraklaşan yüreklerimiz… Yoluna yeksân olduğum gönüllerin sultanı, bil ki bize gayri hiçbir ilâç derman olmaz senin nurundan başka Pusulamız puslu,imanımız yara aldı pusuda… Münzevî çığlıklar uyandırır gaflet uykusunda sabahlayan rind-i şeydayı… Gayri gönül terazisi çekmez bu sıkleti… Refik-i Âlâya yükselen ruhuna binlerce salât ve selâm olsun ey Resûllerin piri! Bizi şefaatine eriştirİrademizi iradene râm eyle ki kurtuluş bundadır Çöller suya nasıl hasretse biz ümmetin de işte öyle sana müştâkız… Sözler kâfi değil sana olan aşkımızı izhar etmeye… Duygularımın tercümanı olan şâir AUlvi Kurucu’nun sözleriyle sana olan aşkımı beyan ederim:
“Rûhum sana âşık, sana hayrandır Efendim, Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim
Aşkınla buhurdan gibi tütmekte bu kalbim, Sensiz bana cennet bile hicrândır Efendim”
M.Nihat Malkoç
Sarmaşık Gülleri
18/10/2009 · Kategori: En sevgiliye
Ne zaman güllere baksam, ötelere kanatlanmak geçer içimden. Her gül sanki bir durak gibidir öteler yolculuğunda. Bir bir o güllere basan ruhumun ayakları, gül yaprağından daha narin, kalebek kanadından daha zayıf olarak tırmanır mânâ merdiveninden.
Evet her gül, ayrı bir ismin tecellisi gibi gelir bana. Bir gül Cemil ismini tebessüm ettirir, bir başka gül Hannan ismini. Bir gül Mennan ismini akis akis yayar çevreye. Bir başkası, Deyyan isminden yansıyan şûle gibi tebessüm eder dalların arasından.
Dikenler Celâl, Kahhâr ismini yansıtır. Sarmaşık güllerine bakınca, ben bir uzun yolculuğu hayal ederim. Basamak basamak çıkılan ve sonsuzluğa uzayan ebedî yolculuğu… Bir çubuğa bağlanmış bu güller, içimizdeki duyguları ne güzel yansıtır. Onların ebet iklimine kanatlanma arzusunu nasıl da dışa vurur.
Sarmaşık, karışık ömür yolcuğunu ve onun girift hallerini ve bazen çözülmez zannedilen bilmeceye benzer zorluklarını hatırlatır bizlere. Onda açan güller ise, “Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır.” âyetini fısıldıyormuşçasına, bizlere yer yer tebesessüm ederek çözümleri söyler, kolaylıkları takdim eder, acıların sonunun ferahlama zirveleri olduğunu hatırlatır. Yıldızları, samanyollarını düşünürüm ben bu gülleri görünce… Öbek öbek yeşil yapraklar arasında, firuze dallar içinde tebessüm eden yıldızlar gibi gül tomurcuklarını seyrederken..
Sarmaşık gülleri, içimizdeki duyguları da dışa vurdurur bir anda. Karmakarışık duygularımızın, çözülmez zannedilen en girift hislerimizin bir anda şifreleri bulunur ve ruh fidanımız tomurcuk vermeye başlar. Hüzün, çanak yaprak gibi sarmıştır tomurcuğun tac yaprağını; ama o, yarılır ve taç yapraklar önce birbirine sımsıkı bir şekilde sarınmış olarak çıkar ortaya… Sonra tebessüm ederler gün gibi, güneş gibi çevreye…
Bir de Peygamberler Peygamberi’ni hatırlatır sarmaşık gülleri bana. Mekke dönemini, Medine dönemini, Taif’i hatırlatır. Izdırabı yudum yudum içmiş bu mânâ yolcusunun, insana dikenli tarlalar arasından güllerini nasıl taktim ettiğini tedai ettirir. Izdırab ve acı yüklü bir ömrün tomurcuklarını, hak ve hakikatın tohumlarını gönüllere ekişini, dal dal budak budak cennet soluklamasını çağrıştırır. Sarmaşık gülleri, ötelere yolculuğu ve Hakk’a ulaşmayı da hatırlatır insana. İnsanlığın, mânâ yolcularının, öbek öbek yollara düşüşünü ve göklere doğru ilerleyişini tablolaştırır. Sevgi ve muhabbet çiçekleridir sarmaşık gülleri. Dört mevsimin dördünde de açar. Onların çiçekleri asla dallardan eksilmez. Yeşil yapraklar üstünde, kırmızı tebessümler asla yok olmaz.Ben asıl, tevazu yüklü gönüllere benzettiğim için severim sarmaşık güllerini. Eğilirler eğilirler aşağılara kadar. Gül verdiği halde, boynu dik olması gerektiği halde bile eğilmesini bilen, hoşgörü ve sevgi insanlarına benzetirim onları. Zafer anında devesinin üzerinde iki büklüm olmuş, ‘Bütün zafer ve fetihler Hak ve hakikatındır.’ der gibi duran ümit yolcusu, iyilik ve af âbidesi Nebi’nin halini sezerim onların duruşunda.İşte en çok sarmaşık güllerini sevişimin sebebi, Gül-ü Muhammedi’yi akislerinde sezişimden ve görür gibi oluşumdandır. O’nun terinin kokusunu onların yapraklarında burcu burcu koklayışımdandır. Onların tebessüm edişinde o Gül’ün silüetini temaşa edişimdendir. Çileli ömür yolculuğu sonunda, başı göğe eren ve Mirâç tâcıyla mükâfatlandırılan bu ulu yolcunun gölgesinin gölgesini, bu güllerde gördüğümden veya temaşâ ettiğimdendir…Sarmaşık gülleri, Gül-ü Muhammedi’ye bir basamaktır, bir uzanıştır, O’na ermek ve ulaşmak için remizdir. Ben bu gülleri onun için severim ve her zaman hayranlıkla ve ibretle onları seyrederim.
Mehmet Erdoğan
Eyy Yar...VusLatım Ömrüm Kadar
18/10/2009 · Kategori: En sevgiliye
Bugün yine hüzün düştü yüreğimin derinliklerine, yine sevda yamaçlarında dolanıyorum kendinden geçmişçesine Bağırıyorum avazım çıktığı kadar ama kimse sesimi duymuyor, çırpınıyorum ama bir türlü duyuramıyorum feryadımı…
İçimde zelzeleler kopuyor, yüreğim paramparça sanki her bir azamı bölüyorlar satırla… Günahlarımın verdiği ağırlıktan tir tir titriyorum, acizlik içerisinde kıvranıyorum durmadan, yatağımın içerisinde iki büklüm ağlıyorum SENİN yokluğunun verdiği sancıdan,yanaklarımdan iki damla yaş süzülüyor usulcaİki damla kan akıyor yüreğimin derinliklerine Adını sayıklıyorum içten sessizce ve SENSİZCE…
Hayatımın her bir karesi eksilerle dolu ve kapatmaya çalışıyorum ömrüm boyu! Ağzım yalan ve küfür kokuyor, ellerim boşlukta, ayaklarım sabit ve prangalı, beynim SENSİZLİĞİN mektebinde mıhlanıp kaldı, gözlerim yokluğundan körleşti, yüreğim yosun tuttu ve keçeleşti!
Ey Yâr Ben ne Mekke’yim hüznüne ortak ne Medine’yim Sevdana tutsak, ne Ebubekir’im ’’Benden sonra bir peygamber daha gelse o sen olurdun dediğin’’, ne Ömer’im ‘’istemez misin dünya onların ahiret bizim olsun’’deyip onu adaletiyle övdüğün, ne Osman’ım ‘’Bir kızım daha olsa yine sana verirdim’’ deyip hayâsından hayâ ettiğin, ne Ali’yim ‘’ilmin kapısı’’deyip en çok sevdiğin kızını verdiğin, ne reyhanlarım dediğin Hz Hasan ve Hz Hüseyin’im, ne Bilal-i Habeşi’yim ‘’Cennette adımlarını benden önde görüyorum’’deyip ezan okumasıyla sükûn bulduğun, ne başını okşadığın Enes Bin Malik’im, ne Taif’im seninle ağlayan ve ne de Zeyd’im sana yoldaş olan
Ama çok şükür ki ben;
Ne Ebu Cehil’im kapımı 25 kez suratına kapatan, ne Ebu Leheb’im sana elleri kuruyasıca diyen, ne As Bin Vail’im İslam düşmanı olan, ne Ka’b Bin Eşref’im sana Ebter diyen, ne Ümmü Cemil’im yoluna dikenler döşeyen, ne Taif de yüzüne çarpan taşım, ne Uhut da dişini kıran okum, ne Ubey Bin Halef’im ‘’Senin Rabbin mi bu kurumuş kemikleri diriltecek’’deyip seni alaya alan, ne sana mecnun, şair, büyücü, sihirbaz diyen yahudiyim ve ne de mescit kuşu iken senin duanla zengin olup sonra islamı unutan Salebeyim!
Ey Yâr sahi ben kimim? Neyim? Ben senden 14 asır ötede yüreğini SENİNLE avutan ama SENSİZ teselli bulamayan, en çok da yüreğini Gül’ün dikenine asmak isteyen Bülbül’üm!
Ben Kerem gibi Aslıma ermek, Ferhat gibi aşkından dağları delmek ve elimin tersiyle itip tüm dünyalıkları ‘’çekil aradan Leyla ben Mevlamı buldum’’demek isteyen bir Mecnunum!
Aşkından Mecnuna dönmek,pervane gibi ışığında durmak,Elif gibi her daim okunmasam da hep seninle olmak ve kardeşlerim dediğin o zümreye dahil olmak için çırpınan bir zavallıyım!
Artık hayatın ritmi zorlaştı, tik taklar yavaşladı, son demlerimde SENİ bekliyorum, yoksa bana kırgın mısın EFENDİM? Ne olur gel ve Gül Çehrenle aydınlat çehremi SEN Gel ki hicranım dinsin! EY SEVGİLİ gönül kapılarımı sonuna kadar açtım SENİ bekliyorum!
Ama SEN gelmezsen ben SANA geldim, ellerimde sevda ikliminden derdiğim güllerle, kalbimdeki en hoyrat sevgiyle, artık gülmeye bile mecalimin kalmadığı çehremle, SENİN firakından paramparça olmuş yüreğimle, sırtımda günah yüklü heybemle kapına geldim EN SEVGİLİ bağışlanma ümidiyle çarpıyor kalbim!
Sallâllahû Aleyhi Ve Sellem
Ateşte Açan Gül
18/10/2009 · Kategori: En sevgiliye

Gönül eşiğinde boyun eğende, Bakışların gözlerime değende, Yalın kılıç bir aşk şahlanır bende,
Gül ateşte nasıl açar Efendim? Kul dediğin her dem naçar Efendim.
Beni ne ben,ne aynalar tanıyor, Neresinden tutsam aklım kanıyor, Toprak şerha şerha,gökler yanıyor,
Rüyalarım bile soldu Efendim. İnsanlığım talan oldu Efendim.
Bilirim gün batmaz şefkât ülkende, Bir sırlı uykuya dalsam gölgende, Gariblerin hüznü mü var heybende?
Her ne yana baksam gurbet Efendim. Yollar tekin değil;medet Efendim..
Her gece çağırır kırk melâl beni, Susuz kuyulardan çıkar al beni, Huzur kokan bir sefere sal beni,
Koynumda verdiğin ferman Efendim. Yakamı bıraksın zaman Efendim..
Ey bir özge muhabbetin âlimi, Kimselere anlatamam halimi, Sen bilirsin içimdeki zalimi,
Can öğütür değirmeni Efendim. Tut elimden kaldır beni Efendim...
Servet Yüksel
~GüL Dü$Leri~
18/10/2009 · Kategori: En sevgiliye

Hatırımıza düştün, hatırına düşür bizi. Sevdik seni, sevindir bizi.
Uzaktayız yakınına vardır bizi; yandık pınarına kandır bizi. Sıcak yaz günlerinde yaş dalların titreyişi gibi yandır bizi serin kuyulardan;
koyu gecenin yıldızlarına karşı uyandır bizi derin uykulardan.
Gözyaşı değil nice demdir gözümüzden akan; belki eriyip biten ruhumuzdur damlayan!..
Gül sözleri edelim çok çok, ve gonca sükutu az az.
Gül düşleri görelim gül gecelerinde, Gül'ün aşkını derelim gül hecelerinde.
Gözü sürmeli ile ağlayanın arasına gül serpelim, güle yeminler edip.
Gönülleri yıkayalım gül suyuyla. Gönüldendir şikayet kimseden feryâdımız yoktur.
Gönlüm ki Gül'e hasret... Üçüncü halin imkansızlığında... Ve kozanın amansız yırtılışında...
Cevher Gül'e düştü, mıknatıs bana, güzellik Gül'e, sevgi bana...
Güzeller güzelleri severmiş ve sadıklar sadıkları. Güzelliğimi arttır benim Gül'üm, ve arındır ayrık güzelliklerden sevgilerimi... Senden yüzüne bakma lezzetini isterim ve titrerim vefadan sonra ayrılığına düşme dehşetiyle.
Genişlet sana indirilene yaslanmakta sinemi, ve sade kıl sensiz düşüncelerden gönül ayinemi.
Bir yankı ol, ses kat sesime; bir nazar kıl can ver nefesime. Düşümde ya hayalde gel, bitirdi gerçek beni; geldir bizi her halde gel ya yanına çek beni!.
Gel Efendim! Sen gelmeyince hatıra bilsen neler gelir!..
Gönül ki Gül'e hasret...
Güzellik kendisine sıfat değil ad olan... Gül olmayınca bahçeler berbad olan...
Bakışındandır başlangıcı bütün hadiselerin; ve en büyük yangın aşkının bir kıvılcımından...
Dönüyorsa gökler bir yüzük halkasınca, ve dönmedeyse içinde ne varsa, kaşındandır yüzüğün, inci tanesi kaşından... İyi hal de hatırlatıyor seni bize, kötü hal de; korktuğumuzda da sevgin var içimizde, umduğumuzda da...
Gözyaşlarımız gözbebeklerimizi boğazlıyor sensiz, duru şaraplar içinde zehirler yutuyoruz... Gökkuşaklarını toprağa gömenler de, nurunu ağızlarında söndürmek isteyenler de senden öte sınavlarda değiller aslında.
Nefis kendini içine üflemekte daim...
Gülü kendi sesinde solduranların seni beklemekle geçecektir yüzyıllar süren ömürleri. Ah bir bilseler!.. Hâb-ı gaflette geçen ömrümü rü'yâ gördüm.
Gönüller ki Gül'e hasret...
Gönül ki kana boyandı, ve Gül'ün aşkına yandı...
***
Aşk, bir Gül'ün adıydı... İmdat ki seven unuttu, vefa yine sevgiliye düştü!.. Gel ey, unutma bizi!... Seni bir seven aşkına sev hepimizi!.. Kararlıyım bu gece, bütün varlığımla seni öveceğim... Seni sevdiğim gibi...
İskender Pala
Güneş doğamaz o ilahi Aşk olmasa..
18/10/2009 · Kategori: En sevgiliye

yürek de damla damla akar mı böyle..
gül kokusu, gül muhabbeti, yürekten damla damla süzülür mü böylesi..
aşk, taneyi mücevher yapan, faniyi baki yapan.. bir kainatı aşk ile dolduran Rabb'e aşk... olmazları olduran, kabımızı güllerle dolduran Rabb'e aşk... bir zerreye bile akla sığmaz kanunları sığdıran, nice fabrikalar işletip en güzel suretiyle bize sunan Suyu Rahmet, Gülü Muhabbet eyleyen Rabb'e aşk...
Ancak aşk ile dönebilir bu dünya, Aşk olmazsa bir elektron dahi yörüngesinde duramaz.. Su molekülleri biraraya gelemez.. Yağmur yağamaz, Güneş doğamaz o ilahi Aşk olmasa..
Halık-ı Kerim'in "ol" emri olmasa.. Ne alem olur, ne zerre, ne katre, ne güller, ne gülistanlar ve ne biz insanlar..
Ama "Ol" dedi Rabbim.. "Gel" dedi dünyaya..Ve bizleri bu fani misafirhaneye misafir eyledi, Tüm cihazatları verdi Rabbim.. Görmeye, Bilmeye, İnanmaya, İtaate, Sevgiye, Aşka ve Teslimiyete dair, Tüm cihazlarla donattı bizi... Halk eyledi, Rahmeyledi, nur eyledi..
Alemi melekleriyle donattı, herbirini emrimize memurlar eyledi.. Hizmetkarlarıyla doldurdu dörtbir yanımızı, ve "en sevdiğini" gönderdi bizlere... Nelerden nelerden nasipdar eyledi...
Mahbub-u Hakiki olan Rabbimiz, O aşk'a teveccüh ettirsin bizi O'na sevk etsin biz..(Ecmain) gülal
Rüzgar essin kokun gelsin ya Resulallah...
13/10/2009 · Kategori: En sevgiliye
Muhammed muhabbettir, muhabbet müebbettir Muhabbetten Muhammed oldu hasıl
Muhabbetsiz Muhammed'den ne hasıl?
Çölde açan bir güldü o. Rengi solmaz, kokusu tükenmez bir gül. Sevginin bedelini ödeyen Yakub gibi, uzaktaki Yusuf'u koklayan bir yürekle gözlerini takas edenler alabilirdi o gülün kokusunu.
Aşkı ve acıyı ondan öğrendik. Yaşamanın ve ölmenin, ölmeden önce ölüp öldükten sonra yaşamanın sırrını o öğretti bize. Göklerin sofrasını o açtı önümüze. Onun sayesinde tenezzül buyurdu ALLAH yüreklerimize.
Evet, aşkı ondan öğrendik: Sevdi ama sevdaya "kara" çalmadı. Sevdanın yüzünü karartmadan sevmeyi beceremeyenlere, "ak sevda"yı öğretti. Aşka istikamet açısı verdi. Sadece o açıyı takip edenler aşkın sırrına erdi.
Başkalarının öğrettiği aşk sahibini tutuklayan bir tutkuya dönüşüyordu. Onun aşk öğretisi ise sahibini özgür kıldı. O aşk çizgisini izleyenler sevdikçe özgürleştiler, özgürleştikçe sevdiler ve sonunda hayatı bir demet muhabbete dönüştürdüler; muhabbete, yani insanın harcadıkça çoğalan tek sermayesine...
İman etmedikçe cennete giremezsiniz" diyordu; fakat daha müthiş, insanı iliklerine kadar sarsan bir şey daha söylüyordu: "birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş sayılmazsınız!" Bu, imanı yetiştiren toprağın sevgi olduğunu ifade etmekti. Muhabbetin yürekte istikrar bulmuş hali olan iman, ancak sevgi toprağında boy verebilirdi.
Dahası "Mü'min, seven ve sevilen dost olan ve dostluk kurulandır, sevmeyen ve sevilmeyende, dost olmayan ve dostluk kurulmayanda hayır yoktur!" diyordu. Sadece demekle kalmıyor, bu sözün nasıl hayata dönüştürüleceğinin en güzel örneklerini de veriyordu.
Onun sevgisi, canlıları aşıp cansızları dahi kuşatıyordu. Uhud için diyordu ki; "Uhud, o bir dağ; ama o bizi sever, biz de onu severiz!"
Dağla sevişen, dağı seven ve dağ tarafından sevildiğini farkeden bir yürek nasıl bir yürektir? Bu insanı yürekten sarsan muhabbet dersinin, bizim özlemeyen, sızlamayan, yanmayan, inlemeyen, sevmeyen, duyarsız, taşlaşmış ve hatta taştan daha da katılaşmış yüreklerimizde yaptığı yankı nedir?
Modern birey anlayabilir mi bu tavrı? İçinde yürek yerine taş taşıyan modern insanda nasıl bir karşılık bulur bu davranış? Şairin "Şarkı görmez, garbı bilmez, görgüden yok vayesi/Bir utanmaz yüz yaşarmaz göz bütün sermayesi" dediği bedeviden bozma, köylülüğe müptela, varlıkla sınanınca lümpen kaprislerine, yoklukla sınanınca aşağılık komplekslerine kapılanlar, nasıl anlar ve anlatır, nasıl yaşar ve yaşatırlar bu muhabbeti/Muhammed'i?
Muhabbeti Muhammed'den öğrenenler ölmemenin sırrını da öğrenmiş oldular. İşte onlardan biri, bu sırrı şu dizelerle açığa vurdu:
Âşık öldü diye salâ verirler
Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez
Âşıkların ölmeyeceğinin ondan güzel kanıtı olur mu? Muhabbetin merkezi olan gönülden yola çıkarak anlayın bunu: Birine "alçak" derseniz hakaret etmiş olursunuz, "alçak gönüllü" derseniz iltifat. Çünkü gönül öyle yüce bir makam ki, kendisine ilişen alçaklığı bile elinden tutup katına yüceltir, "alçak gönüllülük" bir yücelik olup çıkar.
Acıyı da "Ben hüzünlerin peygamberiyim!" itirafında bulunan o Ufuk İnsan'dan öğrendik: Saçları sevdiklerinin ölümüyle değil, ALLAH'la ilişkisini örselememek uğruna gösterdiği çabayla ağaran Yüce Önder, Kutlu Rehber'den. Çağların günahını yıkamak için gece yarıları saldığı gözyaşları, yattığı şilteyi ıslatıp Aişe'yi uyandıracak kadar sel olup çağlayan Ayaklı Kur'an'dan.
Bu soylu acı değil miydi, Hıra'da kendi ruhunu yeniden doğuracak bir sancıya ebelik eden? Buna insanın oluş sancısı da diyebilirsiniz. Baksanıza o okyanus misali kutlu sancıdan payına bir damlacık düşenler, yaşadıkları çağın, 'nükleer güç merkezlerinin' dahi yanında yaya kaldığı etkinlikte birer 'gül ve güç merkezi' oluyorlar!
Çağın Ebu Cehillerinin onu anlamasını, onu sevmesini kimse beklemesin. Değil mi ki o, atası İbrahim gibi insanlığa şeytanı, şeytanları taşlamayı öğretti. Şeytan ve dostları da o gülü ve onun gül yüzlü dostlarını taşlayacaklardır.
Ben modern Ebu Cehillerin yaptığından daha çok, ona ümmet olduğunu söyleyenlerin yaptıklarının onu üzdüğünü düşünüyorum. Onun mirasına sahip çıkması gerekenler, sadece sakalına ve hırkasına sahip çıkıp onun öğretisini çağın dışına atmakla onu daha fazla üzüyor olsalar gerek.
ALLAH'ın bize gönderdiği Hz. Muhammed (sonsuz sayıda selam, hürmet ve muhabbet ona olsun) bir tek Muhammed idi. Fakat, geleneğimiz en az üç Muhammed ortaya çıkardı: 1. Göklere çıkartılan insanüstü Muhammed 2. Ara kablosu, postacı muamelesine maruz bırakılarak aşağılanan Muhammed 3. Kur'an'ın tanıttığı muhteşem bir ahlaka sahip olan örnek insan Muhammed.
Bir de muhaddislerin ömrü boyunca hep konuşan ve hiç iş yapmayan Muhammed'i, sûfilerin ömrü boyunca içiyle uğraşıp dış dünyaya sırt dönen Muhammed'i ve fakihlerin işi-gücü Kur'an'ı kodifike edip ondan formel hükümler devşirmek olan Muhammed'i var.
İsterseniz, bu birbirinden ayrı "üç Muhammed"in özelliklerine gelecek hafta değinelim.
Ama bu satırları bitirmeden, o insan güzeline bir maruzatım var:
Seni çok özledik, bizi bu çağa karşı dik tutan senin kokundur:
Yel essin Ya RasullALLAH...
Kokun gelsin!
Tüm İslam Aleminin Ramazan Bayramı Mübarek Olsun..!
22/9/2009 · Kategori: islami-yazilar
SEMA KAPILARININ ACIK OLDUGU BUGUNDE HEYBENIZDE TOHUM TOHUM DUA MENEKSELERI SACMANIZ TEMENNISIYLE HAYIRLI BAYRAMLAR.
« Önceki ::
|
|